Konvoydaki yegane uyanmış kişiler Şeytanlar olduğu için, kabustan yeni dönen uyuyan gencin bir şeyler öğrenebileceği başka kimse yoktu. Genç askerin asıl yeteneğinin yakın dövüş üzerine olduğunu öğrenen Sunny, onu Belle’e gönderdi ve usta kılıç ustası adamdan çocuğa işin inceliklerini öğretmesini istedi.
Uyuyan tuhaf bir konumdaydı; artık sıradan bir asker değildi ama tam manasıyla bir uyanmış sayılmazdı da. Bir aslı, bir yeteneği vardı ve anıları çağırabiliyordu.
Buna rağmen gücü, uykudaki bir kabus yaratığıyla yüzleşmeye ancak yetiyordu; aktif efsunlara sahip güçlü anılar ise onun ellerinde çarçur edilmiş olurdu.
Aman, neyse ne. Ben uyuyan biriyken sağda solda düşmüş zebanileri devirip duruyordum...
Sunny kendi kendine alaycı bir tavırla güldü.
Elbette, ne kadar istese de herkesi Unutulmuş Sahil’den kurtulanların standartlarına göre yargılayamazdı. O cehennemden kaçmayı başaran herkes birer anormallikti ve kurtulan her bir kişiye karşılık, canını orada bırakan yüzlerce kişi vardı.
Her halükarda, bu uyuyan en azından mültecilere göz kulak olabilecek kapasitedeydi; bu da Aykırılar’ın omzundaki yükü bir nebze hafifletiyordu. İşini kolaylaştırmak için genç adama birkaç anı bağışladılar. Şimdi üzerinde sağlam yılan derisi bir zırh, elinde ise Belle’in yedek kılıcı vardı. Hatta efsunlu bir yayı, zehirli oklardan oluşan bir okluğu, sihirli bir feneri ve onu soğuktan koruyan bir tılsımı bile olmuştu.
Eğer Aykırılar’ın elinde bolca bulunan bir şey varsa, o da düşük rütbeli anılardı. Girdikleri hemen her çatışmanın sonunda ekipten birileri mutlaka bir iki parça bir şey elde ediyordu. Sunny tarafından geliştirilmeden önce bile ekipmanları son derece kaliteli olan grup üyeleri için bu anıların çoğu işe yaramazdı ama çiçeği burnunda bir uyuyan için biçilmiş kaftandı.
Hatta birkaç kişiyi daha silahlandıracak kadar fazlası vardı.
Düşününce... Sunny şimdiye kadar çoğunlukla büyünün kontrolsüz yayılmasının yol açtığı insan kayıplarına odaklanmıştı ama Antarktika’yı yiyip bitiren bu salgının başka bir yönü daha vardı. Çok geçmeden kıtada bunun gibi pek çok uyuyan türeyecekti. Hatta sayıları gelecekte Tahliye Ordusu ile yarışabilecek düzeye gelebilirdi.
Bu gecikmiş farkındalık onu bir an duraksattı.
Yine de bunlar geleceğin düşünceleriydi. Şimdilik sadece konvoyu ve onun kaderini önemsiyordu. Konvoyun yakın zamanda binlerce uyuyan tarafından korunması mümkün değildi ama belki bir gün kendi mangalarını kuracak kadar sayıya ulaşabilirlerdi.
"Pekala... Belle’e söylesem iyi olacak, şu çocuğa adamakıllı akıl hocalığı yapsın."
Bu düşünceyle birlikte, uyuyan hakkındaki fikirlerini şimdilik zihninden uzaklaştırdı. Yapılacak çok iş vardı ama zaman kısıtlıydı.
Sabah olduğunda Sunny; Quentin, Samara ve Kim’i konvoydaki araçları incelemeye gönderdi. Erebus Sahası’na tek parça halinde ulaşabilmeleri için her aracın gözden geçirilmesi, bakımlarının yapılması ve umulur ki tamir edilmesi gerekiyordu. Aynı zamanda Dorn ve Gere’in askerlerinden yirmi kişiyi, sığınakta işlerine yarayabilecek bir şeyler olup olmadığını araştırmaları için görevlendirdi.
Yeraltı tesisi en az yarım yüzyıldır terk edilmiş haldeydi ancak araçların onarımı için parçalanabilecek birkaç sağlam makine kalmış olma ihtimali vardı. Ayrıca hiç dokunulmamış erzak depoları bulunabilirdi. Tabii bir de temizlenip parçalanması gereken kabus yaratığı leşlerini de unutmamak lazımdı.
Ekibin her bir üyesinin özü zaten doymuş durumdaydı, bu yüzden artan ruh parçalarını değerlendirmenin bu acemi uyuyan gencin boğazından geçirmekten daha iyi bir yolu yoktu. Böylece genç asker, kabustan döndüğü ilk gününde yüzlerce ruh parçası tüketecekti.
Vay be, şanslı piç...
Unutulmuş Sahil’de tek bir parça elde etmek için ne kadar büyük çileler çektiğini anımsayan Sunny, Beth’i donuk bir ifadeyle dinlemeye başladı. Kadın mültecilerin durumunu rapor ediyordu; özetlemek gerekirse... pek de iç açıcı değildi.
Zaten başka ne bekliyordu ki? Bu insanların hala akıl sağlıklarını koruyabiliyor olmaları bile bir mucize sayılırdı. Üstelik çoğu insanlığın en savunmasız kesimiydi; çocuklar ve yaşlılar. Gözlerinin önünde bütün bir kıtanın alevler içinde kalışını izlemenin şoku, bedel ödemeden atlatılabilecek bir şey değildi.
İç çeker
Sunny, Açgözlü Kasa’yı çağırdı ve Antarktika seferi için içine istiflediği değerli eşyaları boşaltmaya başladı. Kaliteli yiyecekler, şeker, tuz, baharatlar, kuru meyveler, çikolata, çay, kahve, kişisel bakım ürünleri, özel günler için pahalı içkiler ve çok daha fazlası... Bu zulayı hazırlarken ekibe en az bir yıl yeteceğini düşünmüştü.
Hatta katlanabilir mobilyalar, geniş bir sahra çadırı ve görev aralarındaki boş zamanları daha keyifli hale getirecek birkaç eşya bile vardı.
Beth, orta boy bir sandıktan durmadan çıkan eşyaları fal taşı gibi açılmış gözlerle izliyordu. Sunny ise o sırada içi sızlayarak bakıyordu.
Erzak yığını koca bir odayı dolduracak kadar büyüktü. Kısa bir süre öncesine kadar bu çok gibi görünüyordu... ama doyurulması gereken yüzlerce ağız varken, mültecileri ancak birkaç gün idare ederdi.
Ancak bu erzak onları hayatta tutmak için değil, morallerini az da olsa düzeltmek içindi. Hayatta kalma kısmını, sivillere yedirdiği tek şey sentetik macun çorbası ve içirdiği tek şey filtrelenmiş su olsa da Çavuş Gere hallediyordu. Sunny’nin hazine yığını ise farklı bir şeyi başarmalıydı; morallerini düzeltmeliydi.
Eğer bir diş macununuz ve temiz bir diş fırçanız varsa, kıyamete direnmek çok daha katlanılabilir bir hal alırdı. Bu iddia saçma ve aptalca görünse de bir şekilde doğruydu. Sunny bunu bizzat tecrübe etmişti.
"Al bunları. Gere ile konuş ve bu eşyaları sivillere dağıt. Aşçılara da ellerini korkak alıştırmamalarını söyle. En azından bu sığınaktan ayrılana kadar sonraki birkaç öğünün gerçekten lezzetli olmasını istiyorum."
Sanki büyülenmiş gibi bir paket ucuz kokulu sabuna bakan Beth, yavaşça başını salladı.
"Ah... evet... yapacağım... ha..."
Sunny içini çekerek, genç kadının dikkatini çekmek için parmaklarını şıklattı ama nafileydi.
Kahretsin. Yoksa bir tane de ona mı tokat atmam gerekecek?
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.