Sunny, hırpalanmış bedenindeki yorgunluk yavaşça çekilirken uzun bir uykuya daldı. Bir süre sonra bilinci, sızı ve susuzluğun çağrısıyla uykunun en derin katmanlarından yüzeye çıktı. İç çeker gibi bir ses çıkarıp öteki tarafına döndü ve yeniden uyumaya çalıştı. Ancak yatakta bir aşağı bir yukarı dönüp durduğu birkaç saatin sonunda, yere devrilen bir şeyin çıkardığı gürültüyle tamamen ayıldı.
Saint ne yapıyor acaba?
İstemsizce gözlerini açıp yatağında doğruldu.
Sunny ağırlığını verir vermez altındaki yatak büyük bir çatırtıyla kırılıverdi. Şaşkınlık dolu bir çığlıkla kendini yerde buldu.
"Ne?!"
Ayağa kalkıp önce kırılan yatağa, sonra da karanlığa gömülmüş olan Obsidyen Kule'nin salonuna baktı. Yüzünde afallamış bir ifade vardı.
Daha önce girdiği oda, o uyurken akılalmaz bir dönüşüm geçirmişti. Büyülü fenerler sönmüş; içerideki her şey eskimiş, köhnemiş ve sanki dokunsan paramparça olacak bir hale gelmişti.
O muazzam aletler ve edevatlar paslanıp deforme olmuştu; çalışma masası kendi ağırlığına dayanamayıp çökmüştü —Sunny’yi uyandıran ses de buydu— dün iştahla yediği yemekler ise toza dönüşmüştü. Salonun o tertemiz halinden eser kalmamış, her yer karanlık, enkaz ve pislikle dolmuştu.
Sanki uykuya daldığından beri asırlar geçmiş gibiydi.
Göğsüne buz gibi bir his oturdu.
Yoksa bin yıl boyunca mı uyudum?
Benzer olayların yaşandığı masalları anımsayınca içine bir anlık dehşet düştü; fakat birkaç saniye düşünüp taşınınca sakinleşti.
Hayır, öyle olamazdı... Çekirdeklerinde biriken gölge özü miktarına bakılırsa, aralıksız yaklaşık yirmi dört saat uyumuştu. Bu uzun bir süreydi ama bin yılın yanından bile geçmezdi. Yakınında nöbet tutan Saint de sanki yüzyıllardır bekliyormuş gibi görünmüyordu.
Asıl yaşlanan kuleydi. Sanki onu binlerce yıl boyunca zamanın yıpratıcılığından koruyan görünmez bir mühür kırılmış ve zaman sonunda kulenin yakasına yapışmıştı.
Ne de olsa zaman, en amansız yok ediciydi.
Sunny rahatlama ile içini çekti, ardından yüzünü ekşitti.
Lanet olsun! Dün daha fazla yemeliydim... Çok daha fazla!
O canım yemekler ziyan olup gitmişti.
Üzüntüyle başını sallayan Sunny etrafına bakındı, sonra kendi durumunu tarttı.
Yaraları düne göre çok daha iyi durumdaydı. Yanıklar hâlâ canını yakıyordu ama savaşırken onu çok fazla yavaşlatmayacak, katlanılabilir bir seviyedeydi. Birkaç gün daha dinlenirse tamamen eski formuna kavuşabilirdi.
Ancak fena halde acıkmıştı.
Yine de bu mesele beklemek zorundaydı.
Mehtap Parçası'nı çağırıp Saint'e onu takip etmesi için komut verdi ve Obsidyen Kule'yi keşfe çıktı.
Kadim kulenin ilk katını tamamen taraması yaklaşık bir saatini aldı. Dış koridordaki kapıların bazıları çökmüş ve toza karışmıştı; bazılarıysa hâlâ ayaktaydı ve kilitlerini açmak için az miktarda gölge özü kullanması gerekmişti.
Kapıların ardında her türden oda vardı. Çoğu boştu, bu da kulenin ustasının değerli ne varsa yanına alıp uzun zaman önce buradan taşındığını gösteriyordu; bazılarındaysa aşınmış moloz yığınları ve toz vardı. Sunny, bu kalıntıların bir zamanlar ne olduğunu anlamak için epey vakit harcadı ancak hızlanmış zamanın verdiği hasar o kadar büyüktü ki tahmin yürütmek bile imkansızdı.
Ne yazık ki...
Garip bir hayal kırıklığıyla bir üst katlara bakmaya karar verdi. Onu buraya çeken şeyi ve umuyordu ki Zincirli Adalar'a ya da gerçek dünyaya dönmesini sağlayacak bir yolu henüz bulamamıştı.
Bu adada sonsuza dek mahsur kalma fikri pek de cazip gelmiyordu.
Hele de etrafta yiyecek tek bir lokma bile kalmamışken...
İlk katta ilgi çekici bir şey bulamayan Sunny, aramayı derinleştirdi.
Dışarıdan bakıldığında Obsidyen Kule altı katlı gibi görünüyordu ve bu durum Sunny'yi şaşırtmıştı. Yedi katlı olmasını bekliyordu. Ancak biri yukarı diğeri aşağı giden iki merdiven boşluğu bulunca, yer altında da bir kat olduğunu fark etti ve bu küçük tutarsızlık kafasında çözüldü.
Büyü ve Rüya Âlemi ile ilgili her şeyin yedi sayısına bağlanma eğilimi vardı... Sadece altı tane olan tanrılar hariç.
Sanırım bu yüzden onlara tanrı deniyor... Hiçbir kanun onları bağlayamaz. Her şeyin yedişerli gruplar halinde olması gibi tuhaf ve rastgele bir kural bile.
Sunny bir yukarı bir de aşağı baktı ve önce yer altı katını keşfetmeye karar verdi.
Saint'in önden gitmesine izin vererek döner merdivenlere girdi ve karanlık adanın derinliklerine doğru indi.
Zemin katın aksine, Obsidyen Kule'nin bodrumu devasa tek bir salondan ibaretti.
Ve içeride...
Sunny irkilerek geri çekildi.
Bir an için salonun ortasında yüzlerce parçalanmış cesedin yığılarak ürkütücü bir tepe oluşturduğunu sandı. Ancak geri adım atıp içgüdüsel olarak Mehtap Parçası'nı kaldırdığında bir hata yaptığını anladı.
Odanın ortasındaki cesetler insanlara ait değildi. Onlar... oyuncak bebeklerdi.
Yüzlerce kırık porselen bebek, her biri bir insan boyutunda, yer altı salonuna terk edilmişti. Narin gövdeleri parçalanmış ve kırılmış, bir kenara atılmış oyuncaklar gibi öylece yatıyorlardı. Bazılarının uzuvları eksikti, bazılarının gövdelerinde devasa delikler açılmıştı. Bazıları ise çoktan küçük parçalara dönüşmüş, yüzlerinden eser bile kalmamıştı.
Ancak sağlam kalan o yüzler...
Sunny başını yana eğip Saint'e bir bakış attı.
Kırık bebeklerin her biri aynı yüze sahipti; daha doğrusu, yüzleri birbirine çok benziyordu... Sanki hepsi aynı orijinalin kusurlu kopyaları gibiydi.
Saint'in sahip olduğu o kusursuz, insanüstü güzellikteki hatlara sahiptiler; ancak bu kırık bebeklerin yüzlerindeki işçilik çok daha kaba duruyordu. Sanki heykeltıraş onları yaratırken henüz becerisini mükemmelleştirememiş gibiydi.
Hepsi Saint'in daha düşük seviyeli kardeşlerine benziyordu.
Eğer Sunny'nin bu Obsidyen Kule'nin bir zamanlar malum Yeraltı Dünyası İblisi'ne ait olduğuna dair en ufak bir şüphesi kaldıysa, artık o da yok olmuştu. Bilinmeyen'in son evladı belli ki burada vakit geçirmişti. Muhtemelen bu siyah kuleyi, Sunny'nin tahmin bile edemeyeceği gizemli bir amaç uğruna bizzat o inşa etmişti.
Derken, dikkati başka bir şeye kaydı.
Geniş salonun zemini, binlerce yıldır dokunulmamış olması gereken kalın bir toz tabakasıyla kaplıydı.
...Ama birileri dokunmuştu.
Sunny'nin durduğu merdivenlerin dibinden başlayıp kırık bebek yığınına kadar uzanan, yığının etrafında dolanıp sonra da gizemli bir şekilde kaybolan bir dizi taze ayak izi vardı.
Sunny şaşkınlıkla izlere bakakaldı.
Birisi... birisi benden önce Obsidyen Kule'ye girmiş.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.