Çok uzaklarda, sonu gelmez ve kaçışı olmayan bir kâbusun derinliklerinde, bembeyaz bir güneşin kör edici diski devasa bir çölün kumullarını yakıcı bir sıcaklık seline boğuyordu. Çölün kumları kusursuz bir beyazlıktaydı ve tepelerindeki masmavi gökyüzü, ipeksi genişliğini lekeleyen tek bir bulut bile barındırmadan kadim bir okyanus gibi derin ve sınırsız uzanıyordu.
Sıcağın darbeleri altında, yalnız bir figür kumların üzerinde ilerliyordu.
Bu, gri gözleri insanın aklını başından alan genç bir kadındı. Cildi korkunç yanıklar içindeydi, gümüş rengi saçları kanla kirlenmişti ve etrafı yansıyan ışığın yarattığı parlak bir haleyle çevriliydi. Üzerinde parçalanmış bir zırhın kömürleşmiş kalıntılarını taşıyor, elinde ise kırık bir kılıç tutuyordu; gümüş namlu çatlamış, kabzaya yakın bir yerde pürüzlü bir uçla son bulmuştu.
Genç kadın ileriye doğru yürüdükçe ayak izleri uzaklara, ufkun ötesinde kaybolana dek uzanıyordu. Solunda uçsuz bucaksız beyaz kumul denizinden başka bir şey yoktu; sağında ise siyah dağ silsilesi bu kavurucu çölün sınırlarını çiziyordu.
Epey ileride, kızıl yapraklı bir ağaç ve geniş dallarından sarkan soluk meyvelere benzeyen bir şeyler görünüyordu.
Nephis’in hedefi burasıydı.
Gece çökmeden ağaca varmalıydı, yoksa… Hayır, bunu düşünmemek en iyisiydi.
Suyu çoktan bitmişti ve susuzluk yavaş yavaş zihnini ele geçiriyordu. İşkence görmüş bedeni bir acı denizi gibiydi ama hâlâ yürüyebiliyordu. Hâlâ dövüşebilirdi.
Vazgeçmeye niyeti yoktu.
Bir süre sonra ağaç yakınlaştı.
Nephis durup ağacın beyaz kabuğuna, kızıl yapraklarına ve meyve sandığı o şekillere baktı. Ama onlar meyve değildi. Güzel dallardan, siyah ipekten parlak iplerle tutturulmuş on binlerce kafatası sarkıyordu.
Ulu ağacın gölgesinde berrak bir su birikintisi oluşmuştu ve kıyısında, arkası ona dönük halde paslı ve garip bir zırh kuşanmış bir figür duruyordu.
Bir insan mı?
Hayır, bu yaratık kendi türünden biri olamayacak kadar uzundu.
Yaratık, sanki düşüncelerini duymuş gibi arkasına döndü; bir cesedin kurumuş yüzünü, uğursuz bir mavi ışık saçan çukurlaşmış gözlerini ve her biri bir silah kabzasını kavrayan altı elini gözler önüne serdi. İki elinde namluları usturadan keskin ve hafifçe kavisli uzun kılıçlar, iki elinde tehditkâr ve bükülmüş tırpanlar, son iki elinde ise ağır bir asa ile kırık bir kalkan tutuyordu.
Yaratığın paslı zırhının göğüs plakası parçalanmış, altındaki dehşet verici yara ortaya çıkmıştı.
Susuzluk ve bitkinlikten tükenen Nephis, sanki yaratığa durması için yalvarırcasına elini kaldırdı.
Ama elbette durmadı.
Gözlerinde öfkeli bir delilik yanan ucube, tırpanlardan birini savurarak üzerine atıldı. Yıldırımdan hızlı hareket ediyor, sert bir rüzgârla dökülmüş kızıl yaprakları havada savuruyordu.
Nephis geri bir adım atarak namlusu olmadığını unutmuşçasına yıkıcı darbeyi savuşturmak için kırık kılıcını kaldırdı.
Ancak son anda, namlunun olması gereken yerde saf gün ışığından bir hüzme belirdi ve tırpanın etini parçalamasını engelledi.
Nephis darbenin şiddetiyle sarsıldı ama ayakta kalmayı başardı. Çatlamış dudakları aralandı ve arasından kısık bir fısıltı döküldü:
“Yanalım o zaman… Birlikte yanalım…”
Bir an sonra gözlerinde beyaz alevler parladı.
Teninden aniden saf bir ışık yayılmaya başladı; bu ışık giderek parladı, parladı ve daha da güçlendi.
Tırpanı savuşturup üzerine gelen iki kılıç darbesinden kaçındı ve zırhlı devin etrafında adeta dans etmeye başladı; güneş ışığından kılıcı, paslı zırhı korkunç bir kolaylıkla delip geçiyordu.
Kadim ağacın gölgesinde dövüştüler; rüzgârda sallanan binlerce kafatası, boş göz çukurlarıyla bu savaşı izliyordu.
Nephis, altı kollu iblisten çok daha yavaş ve zayıftı ancak becerisi kusursuz, akıl almaz ve ölümcüldü. Savaşın akışıyla sanki kendi doğal ortamındaymış gibi hareket ediyor, çarpışmanın ritmini kayıtsız bir rahatlıkla kontrol ediyordu. Eti parçalandıktan saniyeler sonra kendini onarıyor, gözlerinde yanan alevler ise gittikçe daha da kızışıyordu.
Korkunç acıdan dolayı bembeyaz kesilen güzel yüzü gittikçe soğudu ve neredeyse insanlıktan çıktı.
Bu sırada gün ışığı kılıcı, kadim iblisin bedeninde erimiş izler bırakıyordu. Bu tür yaralar normalde ona asla zarar veremeyecek olsa da bir süre sonra yaratık aniden sendeledi.
Tabii ki sendelemişti. Sonuçta bu, Unutulmuş Kıyı’nın İsimsiz Güneş’inden geriye kalan bir hatıraydı. Dokunduğu her şeyin ruhunu yok etmeye mahkûmdu.
Nihayet Nephis bir açık bulup ileri atıldı ve İsimsiz Güneş’i yukarı doğru savurdu. Gün ışığından kılıç paslı zırhı yarıp iblisin kollarından birini kesti, ardından aşağı inerken bir diğerini biçti.
Yaratık kendini toparlayamadan Nephis zaten üzerine çökmüştü. Ağır asanın ezici darbesinden sıyrılıp elini iblisin yüzüne koydu.
Yaratık kaskatı kesildi ve sanki çığlık atacakmış gibi ağzını açtı.
Ancak ağzından çıkan tek şey, dans eden beyaz alev dilleriydi.
Nephis’in tenini saran saf ışık sönerken iblis sanki içeriden yanıyormuş gibi görünüyordu. Vücudunda alevli yarıklar açıldı, buralardan saf ateş sızıyor ve yok edici bir ısı yayılıyordu. Eti kaynadı ve karardı; sonunda gözlerindeki mavi ışıltının yerini kör edici beyaz bir ışık aldı.
Ardından o ışık da sönerek geride iki karanlık, kömürleşmiş delik bıraktı.
Nephis yaratığın yüzünü bıraktı ve kavrulmuş bedenin yere yığılışını izledi.
Tek bir an boyunca öylece baktı, sonra kayıtsızca arkasını döndü. Birkaç adım attıktan sonra sendeledi ve dizlerinin üzerine çöktü.
Titreye elleriyle su birikintisine uzandı, avuçlarını birleştirdi ve bir avuç soğuk, tatlı suyu dudaklarına götürdü.
Nihayet o korkunç susuzluğunu dindirebilecekti.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.