Aniden hücum eden bunca parça yüzünden Sunny’nin dengesi bozuldu, olduğu yerde sendeledi. Vücudu neredeyse görünmez bir hızla kendini yeniden inşa ediyor, her an daha da güçlenip kudret kazanıyordu. Aradaki fark o kadar keskindi ki bunu varlığının her zerresinde hissedebiliyordu.
Uyanmış olanlar ruh parçalarını –Sunny’nin durumunda ise gölge parçalarını– emdikçe çekirdeklerinin kapasitesi artar ve fiziksel becerileri bir nebze gelişirdi. Normalde bu artışlar o kadar küçük miktarlarda olurdu ki aradaki farkı ayırt etmek imkansızdı; ancak Sunny bu sefer akıl almaz bir işe kalkışmış ve tam bin dört yüz gölge parçasını tek seferde tüketmişti.
Tarih boyunca başka birinin bu başarıya ulaşıp ulaşamadığını merak etti.
Pek... pek ihtimal dahilinde değil.
Kendini tutmak için sunağın kenarına tutundu, hissettiği o tuhaf ve kendinden geçiren coşkuya elinden geldiğince direnmeye çalıştı.
Sunny’nin bildiği kadarıyla Nephis ve kendisi dışında herkes tek bir çekirdekle sınırlıydı; hal böyleyken kim böyle bir şeyi başarabilirdi ki? Bu kadarını emmeyi hayal bile edemezlerdi...
Ah...
Unutulmuş Kıyı günlerinde Sunny, neredeyse hiç gölge parçası yokken çekirdeğini bin parça ile tamamen doyurmuştu. Bu süreçte, sıradan bir insandan farksızken beşeriyetin zirvesine tırmanmış, hatta o sınırları bile aşmıştı.
Uyanmış birine dönüşmek onu normal kabul edilenin çok daha ötesine taşımıştı. Sıradan bir insanın asla hayal edemeyeceği kadar güçlü ve hızlıydı; üstelik bu maharetini öz ile daha da pekiştirip gerçek anlamda insanüstü bir kuvvete ulaşabiliyordu.
Şimdi ise Unutulmuş Kıyı’daki yükselişine benzer ölçekte bir değişim geçiriyor, katbekat daha güçlü hale geliyordu. Aslına bakılırsa, şu an muhtemelen hem uyanış dünyasında hem de Rüya Aleminde –fiziksel yapılarını doğrudan geliştiren özelliklere sahip olanlar hariç– en güçlü uyanmış oydu.
Hatta o durumda bile gölgelerin yardımıyla fiziksel yeteneğini çift... hatta üçlü katına çıkarabilirdi.
Delilik!
Sunny derin bir nefes alıp sessizce kaslarını sıktı, damarlarında akan yeni gücü hissetti. Kendini... inanılmaz hissediyordu. İnanılmaz güçlü, inanılmaz hızlı ve inanılmaz dayanıklı.
Ama hepsi bu kadar değildi.
Her iki gölge çekirdeğinin kapasitesi de devasa oranda artmış, saniyeler içinde neredeyse iki katına çıkmıştı. Dolayısıyla gölge özü rezervleri artık çok daha derindi.
Bu da en üst formunda daha uzun süre dövüşebileceği, eşyalarının aktif güçlendirmelerini daha fazla kullanabileceği, gölge formunda daha uzun süre kalabileceği, gölgelerini daha uzak mesafelerden kontrol edebileceği ve gölge adımı kullanırken çok daha uzağa seyahat edebileceği anlamına geliyordu.
Kısacası... Sunny tam bir felaket haline gelmişti.
Bu yeni ve gelişmiş fiziğine yavaş yavaş alışırken yüzünde ister istemez bir gülümseme belirdi.
Nihayet o mucizevi sikkeleri kullandığına göre, önceki o hüsranla biten keşif gezisi artık gözüne farklı görünüyordu. Çektiği onca acıya ve ölümle burun buruna gelmesine rağmen, bir şekilde tüm bunlara değdiğini hissediyordu.
Amacı güçlenmekti ve Sunny bu hedefe doğru devasa bir adım atmıştı.
...Bu iyi hissettiriyordu.
Sunny zafer sarhoşluğuyla düşüncelere dalmışken, gözleri sunağın üzerinde duran obsidyen bıçağa takıldı.
Bir süre duraksadıktan sonra temkinli bir hamleyle elini uzatıp soğuk taş kabzaya dokundu.
Acaba işe yarayacak mı?
O bıçak, bu sığınakta insanlar yaşadığı sürece sunağın üzerinde durmuştu. Bu Hisar’a ayak basan hemen hemen her uyanmış, onu o beyaz yüzeyden kaldırmayı en az bir kez denemişti... Sunny dahil.
Ancak hiçbiri başarılı olamamıştı. Bıçak sanki adanın tamamından daha ağırmış gibi sunağa yapışık duruyordu. Kim ne kadar denerse denesin, onu bir milimetre bile kıpırdatmayı başaramamıştı.
Gelgelelim, Sunny mucizevi sikkeleri ilk kez kullandığında, obsidyen bıçağın hafifçe yerinden oynadığını fark eder gibi olmuştu.
Bu yüzden, sunağın üzerine yeterince sikke yerleştirirse bıçağın serbest kalacağı ve ellerine düşeceği sonucuna varmıştı.
Nefesini tutan Sunny, parmaklarını kabzanın etrafına doladı.
...Hadi bakalım.
Tüm gücünü çekişine vererek obsidyen namluyu sunaktan kaldırmaya çalıştı.
Fakat bıçak en ufak bir direnç göstermedi. Herhangi bir bıçak nasılsa öylece, beyaz taşın üzerinden kolayca kayıverdi. Sunny bu beklenmedik hafiflik yüzünden dengesini kaybedip yere kapaklandı ve pek de zarif olmayan bir şekilde yuvarlandı.
Doğrulup elindeki bıçağa fal taşı gibi açılmış gözlerle baktı. Ardından ürperdi.
Kahretsin!
Sunny her an tüm sığınağın aşağıdaki gökyüzüne gömülmesini veya geçidin işlevini yitirmesini bekliyordu. Bu yüzden bıçağı sadece birazcık kaldırıp bir şeyler ters giderse hemen yerine bırakmayı planlamıştı. Oysa şimdi sunaktan birkaç adım uzaktaydı ve hemen geri dönme imkanı yoktu.
...Neyse ki korkularının hiçbiri gerçek olmadı.
Obsidyen bıçak sunaktaki alışılmış yerini terk etmiş olsa da ada gayet yolunda görünüyordu. Her şey birkaç saniye öncesiyle aynıydı.
Gözle görülür bir rahatlama ile nefesini verdi.
Güzel... Zincirli Adalar'daki herkes için işleri berbat etmek istemezdim.
Ayağa kalkan Sunny, obsidyen bıçağı inceledi. Keskinleştirilmiş ve cilalanmış namlusuyla tek bir siyah taş parçasından yontulmuş gibi duruyordu. Görünüşünde özel hiçbir yan yoktu. Hatta biraz kaba, neredeyse ilkel bir hali vardı.
Bir de küçük bir sorun söz konusuydu.
Bıçak bir eşyaya dönüşmemişti.
Ha...
Sunny tıpkı Dokumacı'nın Maskesi'nde olduğu gibi veya yeni bir sahibi tarafından kaldırılan parça eşyaların yaptığı gibi, bıçağın bir kıvılcım yağmuruna dönüşüp çekirdeğine girmesini beklemişti. Mordret, Gece Tapınağı’ndaki fildişi bıçaktan bahsederken buna benzer bir şeyden söz etmişti.
Sunny'ye, yüzeyinde duran bıçağın eşyasını elde etmek için siyah sunağın üzerine kan dökülmesi gerektiğini söylemişti.
Ancak obsidyen bıçak böyle bir şey yapmadı. Hayal edilebilecek kadar somut ve elle tutulur bir halde elinde durmaya devam etti.
Daha da garibi ise...
Bıçağın bir büyü örgüsüne sahip olmamasıydı. Hiç şüphesiz sihirli bir eşya idi; Sunny ne gibi özellikler taşıdığını bilmese de bunu hissedebiliyordu. Lakin bıçağın yüzeyinin altına baktığında, demirleme ışıklarının etrafına dolanan o tanıdık ruhani iplik desenlerini göremedi.
Bunun yerine gördüğü tek şey, sanki bıçak ağzına kadar ruh özü ile doluymuşçasına yayılan parlak bir ışıltıydı. Ve o ışıltının içinde sadece tek bir ip duruyordu...
Fakat bu, bildiği o ruhani ipliklerden değildi.
Bu bir...
Sunny kaşlarını çattı.
Kader bağıydı.
Tek bir kader bağı bir şekilde obsidyen bıçağın içine yerleştirilmiş, kendi üzerine sonsuzca katlanmış ve iki ucu birleşerek kusursuz, bitmek bilmeyen bir daire oluşturmuştu.
Sunny bir süre bu tuhaf bağa dik dik baktı, ardından alnını kırıştırdı.
...Şimdi, bu da neyin nesi?
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.