Takip eden birkaç gün Sunny’nin hayatı oldukça tekdüze bir hal aldı. Ruh Yılanı'nın kıvrımları arasında gölge özü dolaştırarak yenilenme hızını artırıyor, derin bir meditasyona dalıyor, ardından bu özü obsidyen kemere akıtıyordu... Ve tüm süreci baştan tkrarlıyordu.
Her döngüyle birlikte portalı çevreleyen rünler biraz daha parlıyordu. Portal yavaş yavaş canlanırken, Sunny’nin içini dizginlemekte zorlandığı yoğun bir umut kaplıyordu. Kemeri aktif hale getirebileceğinden artık en ufak bir şüphesi bile kalmamıştı.
Ve sonra... Fildişi Kule’ye gidecek, bir yolunu bulup Zincirli Adalar’a geri inecek ve ne yapıp edip gerçek dünyaya dönecekti.
Bir de yeni bir buzdolabı alacaktı.
"İçini de her çeşit yemekle dolduracağım!"
Abanoz Kule’nin en üst seviyesinin taş zemininde oturan Sunny, hemen yanında duran Açgözlü Sandık'a kin dolu bir ifadeyle baktı. Orada ne bir parça et ne de başka bir yiyecek kaldığını gayet iyi biliyordu.
Günün birinde Mordant Taklitçisi'nin o iğrenç etini özleyeceği kimin aklına gelirdi?
"Galiba asla asla dememek gerekiyormuş..."
Gölge özünü tamamen doldurmaya yaklaştığı için zihni de uzaklara dalmaya başlamıştı.
Can sıkıntısından Ruh Denizi’ne daldı, bir süre gölgeleri süzdü, sonra ortalıkta biraz volta attı; bazı anılarını çağırıp açıklamalarını yüzüncü kez okudu, gölge çekirdeklerinin tepede asılı duran kara güneşlerine dik dik baktı, yine biraz volta attı ve birkaç anı daha çağırdı.
"Sıkıcı... Hem de çok sıkıcı..."
Bir süre sonra nihayet bir şey dikkatini çekmeyi başardı.
Dokumacı’nın Maskesi’ndeki rünler görünüşe göre biraz değişmişti.
Daha önce, üçüncü efsunun isminin yerinde soru işaretleri duruyordu. Sunny bu efsunu etkinleştirdikten sonra —ki bu süreçte neredeyse beynini kızartıyordu— isim değişmişti.
Gözlerini birkaç kez kırpıştırdı ve rünlere tekrar baktı.
"Ben... Yanlış mı okuyorum?"
Hayır, hata yoktu. İlk iki efsun eskisi gibiydi: Yalanlar Örtüsü ve Basit Numara. Ancak üçüncüsünü tanımlayan rünler artık farklıydı...
Anı Efsunu: Gözüm nerede?
Gözüm nerede? Efsun Açıklaması: "Kullanıcının kader dokusunu dikkatle bakarak süzmesine yardımcı olur."
Sunny bir süre ifadesiz bir suratla rünlere baktı, ardından öyle bir kahkaha patlattı ki bu sarsıntı onu Ruh Denizi’nden dışarı fırlattı.
"Ah... Ah tanrılar aşkına... Gözüm nerede mi? Paha biçilemez!"
Dokumacı’nın bu tuhaf isim verme zevkine gülmesi bittiğinde, gölge özünü yenileme döngüsü de tamamlanmıştı.
Sunny başını iki yana sallayıp gülümsedi, sonra ayağa kalkıp Zalim Bakış’ı çağırdı.
Artık rün çemberi öfkeli bir beyaz ışıkla parlıyor, o kasvetli siyah salonu ışık ve karanlığın keskin bir tezat oluşturduğu bir tabloya çeviriyordu. Kemerin içindeki hava, sıcağın etkisiyle buğulanmış gibi hafifçe dalgalanıyordu.
Obsidyen kemere doğru yürüdü ve vakit kaybetmeden gümüş mızrağın ucunu ona dokundurdu. Ruh özü bir kez daha korkunç bir hızla sömürüldü.
Ancak bu sefer özünün sadece yarısı tükendi.
Aniden gözlerine vuran parlak ışıkla birlikte Sunny gayri ihtiyari bir adım geri çekildi ve elleriyle yüzünü siper etti. Yüzünü serin bir esinti okşadı ve burnuna birden bir koku geldi... Ağaç kabuğu, otlar ve toprak kokusu.
Yaşamın kokusu.
Gözleri bu parlaklığa alıştığında elini yavaşça indirdi ve şaşkın bir ifadeyle kemere baktı.
Sanki Abanoz Kule’nin içinde gerçekliğe açılan bir yarık belirmişti.
Portalın çevresindeki salon her zamanki gibiydi; karanlık, kasvetli ve mat siyah taştan oyulmuş.
...Lakin portalın içi masmavi bir gökyüzüydü. Binlerce yıl zifiri karanlıkta kalan Abanoz Kule’ye güneş ışığı aniden hücum etmiş, yanında rüzgarın sesini ve yaprakların hışırtısını da getirmişti.
Sunny gökyüzünü görebiliyordu ama aynı zamanda yeri de görüyordu. Obsidyen zeminin bittiği yerden itibaren canlılık ve hayat dolu, muazzam güzellikte yeşil bir çayır uzanıyordu. Uzun bir ağacın gölgesi portalın hemen yanına düşüyordu ve oradan bir yere doğru uzanan beyaz taştan bir yol vardı...
Biraz ileride, Sunny’nin portalın içinden görebildiğinden çok daha yükseğe uzanan bembeyaz, tertemiz bir duvar yükseliyordu. Mavi gökyüzü, bulutlar ve hayat fışkıran yeşil otlarla çevrili bu yer, güzelliğin ve huzurun timsali gibi görünüyordu.
Tüm bu manzara adeta bir cenneti andırıyordu.
Yutkun du.
"Fildişi... Fildişi Kule. Mordret haklıymış!"
Dahası, otların rüzgarda ne kadar yumuşak salındığına ve ağaç dallarının ne kadar tembelce hareket ettiğine bakılırsa, bu göksel ada gerçekten de... Gerçekten de Ezilme’den etkilenmemişti.
En azından bu açıdan güvenliydi.
"Evet!"
Birden gerilen Sunny, hızlıca rün çemberine göz attı. Beklediği gibi, ışıklar zaten sönmeye başlamıştı. Portal, Sunny’nin geçtiğimiz günlerde içine doldurabildiği o az miktardaki ilahi alevi hızla tüketiyordu ve yakında kapanacaktı.
"Lanet olsun!"
Gerçi portal açılır açılmaz içinden geçmeye hazır olmaması gibi bir durum söz konusu değildi. Şartlar göz önüne alındığında, Abanoz Kule’de yapmak istediği her şeyi yapmıştı. Zaten burada yapılacak pek bir şey de yoktu. Zaman, bulabileceği her türlü olası ganimeti yok etmişti; en değerli hazineler ise —Kemik Dokusu ve Yeraltı Dünyası Prensi'nin geride bıraktığı haritanın bilgisi— zaten yanındaydı.
Şimdi tek yapması gereken sağ salim kaçmaktı.
Tüm anılarını serbest bırakan Sunny, her iki gölgeyi de vücuduna sardı... Ve ışığa doğru fırladı.
"Lütfen, lütfen bir illüzyon olma!"
Portalın dibinde belirdi, içeri daldı... Ve tökezleyerek dizlerinin üzerine düştü.
Parmakları yumuşak otlara değdi. Kemik Dokusu sayesinde keskinleşen duyu yeteneğiyle, otların dokusundaki her bir detayı, altındaki zengin toprağı ve cildindeki güneşin sıcaklığını hissetti.
Hepsi gerçekti.
Bu harikaydı!
Portal arkasında titreyerek kapanırken, Sunny gözlerini sıkıca yumdu ve kısa, sessiz bir çığlık attı. Kalbinde kelimelere dökülemeyecek kadar çok duygu kaynıyordu.
Başarmıştı. Boşluktan kaçmıştı.
Geride hiçbir şey bırakmamıştı...
Sunny Aşağıdaki Gökyüzü’nden kaçmanın verdiği sevinci yaşarken başka bir şey daha oldu.
Çok uzaklarda ya da belki de hemen yakınlarda, sağır edici bir sessizliğin hüküm sürdüğü, soğuk taştan inşa edilmiş bir oda vardı. Karanlık ve boş olan bu oda yedi kenarlı bir şekle sahipti ve yedi köşesi de derin gölgeler içinde boğuluyordu.
Odanın yedi duvarının her birinde, merkeze dönük yedi ayna duruyordu.
Orada görünürde hiçbir şey yoktu.
...Ancak yedi aynanın her birinde, elleri arkadan zincirlenmiş halde taş zeminde oturan genç bir adamın figürü yansıyordu.
Genç adam kımıltısız ve hareketsizdi; sanki canlı bir varlık değil de bir heykel gibiydi.
Fakat sonra bir şeyler değişti.
Sunny portaldan geçip Fildişi Kule’nin adasında belirdikten birkaç an sonra...
Genç adamın dudaklarının bir kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı, belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
Mordret de Sunny’nin kaçtığını gördüğüne sevinmişti.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.