Sunny, can çekişen bir balık gibi havayı soluyarak yerde yatıyordu. Boğuluyormuş gibi hissediyordu.
Vücudu adeta bir acı haritasına dönmüştü. Kaç darbe aldığını hatırlayamıyordu bile… Caster’ın jian kılıcıyla yan tarafında açtığı yarık, köprücük kemiğini neredeyse koparan o korkunç yara, kaburgaları boyunca uzanan derin kesik ve sayısız küçük yara.
Ama hâlâ hayattaydı.
Hâlâ dövüşebiliyordu.
Hâlâ pes etmeye niyetli değildi.
Etrafındaki Kızıl Kule titreyip inliyor, yavaş yavaş çökmeye başlıyordu.
Sunny dişlerini sıkarak yorgunlukla kendini yerden yukarı itti. Vücudu bu duruma isyan etse de onu zorla susturdu ve yavaşça ayağa kalktı. Gece Yarısı Parçası’nın namlusu, o kılıcı yukarı çekerken taşlara sürtünerek tiz bir ses çıkardı.
Nephis de aynısını yapıyordu.
Genç kadın ayağa kalktı, sendeledi, ardından dengesini bulup öylece durdu. Omuzları çökmüş vaziyetteydi, bir elini karnındaki derin yaranın üzerine sıkıca bastırmıştı.
Değişen Yıldız zayıf ve hırpalanmış görünüyordu; o korkutucu heybetinden eser kalmamıştı. Yüzü solgun, kan revan içinde ve bitkindi; ıstırap dolu bir ifadeyle buruşmuştu.
Sadece sönmeye yüz tutmuş beyaz alevlerle yanan gözleri aynı kalmıştı; çarpıcı, soğuk ve sarsılmaz bir kararlılıkla dolu.
İkisi de Geçit’in uhrevi ışığıyla yıkanıyordu.
Sunny, o ışığın altında Neph’e bakarken yavaşça nefes aldı ve boğuk bir sesle konuştu:
“Hadi… Bitirelim şu işi.”
Nephis ona birkaç an boyunca dik dik baktı, sonra sırıttı.
Dişleri kandan kıpkırmızı olmuştu.
Bir sonraki an, Nephis kılıcını kaldırıp ileri atıldı ve ayaklarıyla havaya bir toz bulutu savurdu.
Geçit’in kürsüsünün altında çarpıştılar; kılıçları havada aç canavarlar gibi ıslık çalıyordu. Çeliğin çınlaması, taşların kırılma sesini bastırarak Kızıl Kule’nin karanlığında bir kez daha yankılandı.
Hem Sunny hem de Nephis korkunç şekilde yaralanmıştı ama ikisi de bu ızdırabın ve acının kendilerini zayıflatmasına izin vermiyordu. Aksine, ellerinde kalan her şeyi birbirlerine savurarak, hiçbir şeyi esirgemeden amansız bir vahşetle dövüşüyorlardı.
Şimdi Değişen Yıldız ağır şekilde kan kaybettiği için, Sunny’nin boynundaki Kan Çiçeği bir cinnet haline girmişti. Bazen kılıcı kendi kendine hareket ediyor, daha hızlı, daha sert ve daha ölümcül bir isabetle vurmasına yardım ediyor gibiydi.
Daha önce hiç şu anki kadar güçlü olmamıştı.
Yine de yeterli değildi.
Nephis hâlâ başa çıkamayacağı kadar fazlaydı. Hâlâ çok güçlü, çok hızlı ve çok eziciydi.
Bir insandan ziyade bir canavar gibiydi.
Soluk beyaz alevlere bürünmüş gümüş çelikten bir iblis.
Sunny, onun tüyler ürpertici yara koleksiyonuna birkaç derin kesik daha eklemeyi başardı ancak karşılığında aldığı hasar iki kat daha berbattı. Sol kolu yavaş yavaş uyuşuyor, Gece Yarısı Parçası’nın kabzasını tutuşunu zayıflatıyordu.
Ciğerleri yanıyordu ve nefes almak her geçen saniye daha da zorlaşıyordu. Her nefesinde dudaklarından ıslak, rahatsız edici bir ses dökülüyordu. Gözleri de yanıyordu; içine akan kan yüzünden görüşü bulanıklaşıyordu. Bu engelleyici durumun üstesinden gelmek için büyük oranda Gölge Duyusu’na güvenmek zorundaydı.
‘Yapamıyorum… Bu şekilde devam edemem…’
Bir şey düşünmesi gerekiyordu. Kurnazca ve zekice bir şey, işe yarayacak bir şey…
Fakat Sunny’nin hilelerle dolu çantası ilk defa boş kalmıştı.
Ne kadar düşünürse düşünsün, Nephis’i yenecek hiçbir yol hayal edemiyordu.
Kız onu çok iyi tanıyordu. Dünyadaki herkesten daha iyi.
Hatta iki dünyadaki…
Yine de Sunny, her şey böyle devam ederse zafer şansının olmadığını hissediyordu. Zaten ölüme sadece bir adım uzaktaydı.
Bu yüzden aklına gelen tek şeyi yaptı.
Başarı şansı çok düşük, çaresizce bir kumar.
Geriye kalan tüm gücünü ve direncini toplayarak algısını değişmeye zorladı… Ve Gölge Dansı’nın o tuhaf, yorucu hareketlerini tekniğine dokumaya başladı.
Zihninin biçimsiz ve şekilsiz bir hale gelmesine izin verdi, ardından tüm odağını Değişen Yıldız’a çevirdi; onun o inanılmaz savaş sanatını en küçük ayrıntısına kadar taklit etmeye çalışıyordu.
Ve bunu onu yok etmek için bir silah olarak kullanacaktı.
Neticede, Neph değilse başka kimi taklit edebilirdi ki?
Dünyada onu en iyi tanıyan kişi Sunny’ydi. Onun yoldaşı, dostu ve müridiydi.
Zaten pratik olarak onun gölgesiydi; onun itaatkar küçük yardımcısı. Kızın planlarının ağına, o çılgın ve doyurulamaz arzusuna yakalanmış, kurtulmaya gücü yetmeyen biriydi. Sadece başka çaresi olmadığı için değil, aynı zamanda ondan… ondan gerçekten ayrılmak istemediği için.
Kızın akıcı ve ölümcül savaş tarzını, Nephis’in kendisi hariç herkesten daha iyi biliyordu. Ne de olsa o da bu tarzı çalışmış, temelini kavramak ve ilkelerini anlamak için sayısız saat harcamıştı. Aynı dikey şlakk hareketini yüz binlerce kez tekrarlamaktan bu korkunç savaşa kadar, ondan bir şeyler öğrenmeyi hiç bırakmamıştı.
Eğer Gölge Dansı’nın birinci seviyesinde uzmanlaşmak için o son adımı atma şansı varsa, o şans tam da bu dövüştü.
Sunny, yedi gölgesiyle dans eden o güzel köle kızın anısını çağırarak dövüştü. Zaten iflas etmekte olan vücudunu sınırlarına kadar, sınırlarının ötesine kadar zorladı; Değişen Yıldız’ın o ölümcül zarafetini ve korkunç asaletini mükemmel şekilde yansıtmaya çalıştı.
Bu baskı altında vücudu çökmeye başladı.
Sunny, göğsünün tam ortasında gevrek bir şeylerin olduğunu, vücudunun küçük bir parçasının bu baskı altında yavaş yavaş çatladığını hissetti. Her hareketinde yüzeyinde yeni bir çatlak beliriyordu.
Sadece, o küçük parça infilak etmeden önce atılım yapmayı umuyordu… Eğer biraz daha dayanabilirse, biraz daha yapabilirse, biraz daha anlayabilirse…
Ama sonunda yapamadı.
Diğerlerinden bir şekilde farklı hissettiren, tuhaf ve ıstırap verici bir başka hareketin ardından, göğsündeki o narin şey aniden sarsıldı ve kırıldı.
Bir an için Sunny, ipleri kesilmiş bir kukla gibi hissetti. Gözleri dehşetle açıldı.
Derken, Gece Yarısı Parçası hafifçe titredi.
Bir sonraki saniyede, ruhunda gizli duran o görünmez güç kuyusu açıldı ve canlandırıcı bir güç seli tüm yorgunluğunu silip süpürdü.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.