Gizli geçit Sunny'yi yer altına, taş kütlelerinin arasında kıvrıla kıvrıla uzanan bir yola sürükledi. Birkaç dakikadır temkinli adımlarla ilerlemesine rağmen hâlâ katedralin tam altında olduğunu hissediyordu. Hatta tahminlerine göre merkeze iyice yaklaşmıştı.
Nitekim tam da tanrıça heykelinin bulunması gereken noktanın altında, dar geçit geniş bir odaya açıldı. Odanın ortasında, daha da derinlere inen dipsiz bir kuyu ve karanlığa doğru spiral çizerek süzülen dolambaçlı bir merdiven vardı.
Sunny kaşlarını çattı.
Bu yerin de ürpertici, karanlık kuyularla derdi neydi böyle?
Daha aşağı inmek, katakomplara tehlikeli derecede yaklaşmak demekti. Bunun nasıl bir tehdit doğuracağını çok iyi biliyordu; şehrin altındaki o kadim tünel labirentine son girişinde canını zor kurtarmıştı.
Bir an tereddüt etse de merdivene ilk adımını attı ve aşağı inmeye başladı. Sunny'yi çevreleyen derin, kadim gölgeler ona hafif bir rahatlama hissi verdi.
En azından kendi soyundan olanların arasındaydı.
Yaklaşık bir dakika süren inişin ardından, insan eliyle yapılmaktan ziyade doğrudan ana kayanın oyulmasıyla oluşmuş gibi duran geniş bir salona vardı. Salonun diğer ucunda, iki yanan meşalenin aydınlattığı, siyah çelikten dövülmüş devasa bir kapı yükseliyordu.
Sunny'nin zihninde aynı anda iki düşünce belirdi.
İlki, yekpare kapının yapıldığı metalin ürkütücü derecede tanıdık gelmesiydi. Bu, kara şövalye zırhının yapıldığı o donuk, ışığı yutan, aşılmaz alaşımın aynısıydı.
İkinci düşünce ise çok daha rahatsız ediciydi.
Bu meşaleler nasıl oluyordu da hâlâ yanıyordu?
Binlerce yıldır hiç sönmemiş olabilirler miydi?
Düşününce, meşalelerde tuhaf bir şeyler vardı. Işık saçıyorlardı ama bu soluk ve hayaletimsi bir parıltıydı. Üstelik etrafa en ufak bir sıcaklık da yaymıyorlardı.
En ürpertici olanı ise bu hayaletimsi alevlerin saçtığı gölgelerdi. Ateşin kıpırtısıyla yerde dans etmeleri gerekirken, gölgeler tamamen hareketsizdi. Sanki meşalenin ışığı onları bir şekilde yakalamış ve dondurmuştu.
Sunny biraz düşündükten sonra kendi gölgesine geride kalmasını emretti. Gölge hiç itiraz etmedi, aksine gözle görülür bir rahatlamayla geriledi. Birkaç abartılı adımla merdiven çıkışındaki koyu karanlığa sığınarak orada beklemeye başladı; bir yandan da gözlerini o tuhaf, hareketsiz gölgelerden ayıramıyordu.
Sunny siyah kapıya doğru temkinli adımlarla ilerlerken Gece Yarısı Kırığı kılıcını savunma pozisyonuna getirdi. Her an, her şeye hazırlıklıydı.
Ancak hiçbir saldırı gerçekleşmedi.
Tek olan şey, o iki hayaletimsi meşalenin aydınlattığı ışık çemberine girdiğinde vücudundan aşağı ani bir ürpertinin yayılması oldu.
Bu meşaleler kesinlikle bir çeşit koruyucu tılsımdı. Güçlerinin gölgelere bile zarar verebileceğinden neredeyse emindi.
Ama asıl sorması gereken soru şuydu: Bu meşaleler, siyah kapının ardındaki şeye birinin ulaşmasını engellemek için mi konmuştu...
Yoksa içerideki şeyin dışarı çıkmasını önlemek için mi?
Bunu öğrenmenin tek bir yolu vardı.
Yaptığı şey çılgınlık gibi görünebilirdi ama aslında değildi. Bu yer altı odasına sadece boş bir merak yüzünden ya da hazine bulma hırsıyla gözü kör olduğu için gelmemişti.
Onu buraya getiren, siyah kapıyı incelemeye iten şey sezgileriydi.
Sunny artık sezgilerinin bilinçaltının basit bir oyunundan çok daha fazlası olduğunu kabul etmek zorundaydı. Şimdiye kadar defalarca haklı çıkmıştı.
Özellikle de o ilahi kan damlasını yuttuğundan beri.
O günden sonra ilahi olanın varlığını hissedebilir hale gelmişti. Hatta bazen ona doğru çekiliyordu; tıpkı bu katedrale ve Ölüler Lordu'nun bedenine gömülmüş o gizemli anahtara çekildiği gibi. Bu ikisi birbiriyle bağlantılı görünüyordu.
Ve Sunny, bunun nedenini ve nasılını öğrenmek üzere olduğunu hissediyordu.
Sezgilerinin tek yeteneği bu da değildi. Başka yönleri de vardı.
Aslında bunun ilahi kıvılcım niteliğinden ziyade kader niteliğiyle bir alakası olduğundan şüpheleniyordu. Tahminine göre, ilahi kanın onu değiştirmesinden sonra bu nitelik biraz daha güçlenmişti. Bu sayede, bedenini sıkıca saran kader iplerinde zaman zaman meydana gelen hafif titreşimleri hissetme yeteneği kazanmıştı.
Gözlerinde gerçekleşen değişim ve bu iplerle olan yakın bağı, ona geleceğe ve kadere dair küçük seziler bahşediyordu; tıpkı Cassie'nin gücü gibi, ama ondan çok daha zayıf bir seviyedeydi.
Yine de kendisini bu kapıya getirmeye ve onu açma isteği uyandırmaya yetmişti.
Yekpare siyah kapının dibine kadar gelen Sunny, üzerindeki karanlık yüzeyi inceledi ve bu devasa bariyer karşısında koskoca bir ordunun bile çaresiz kalacağı kanaatine vardı.
Ancak o karanlık yüzeyde, ustaca gizlenmiş küçük bir anahtar deliği bulunuyordu.
Boynuna asılı ipi çekerek üzerindeki küçük metal anahtarı çıkardı ve avucunda sıkıca kavradı.
Kısa bir tereddütün ardından anahtarı yavaşça siyah kapının kilidine soktu.
Kilit cuk oturmuştu. Anahtar yerine yerleştiği anda, yaydığı o hafif ilahi ışık birden daha da parıldadı.
Sunny derin bir nefes alıp kendini hazırladı ve anahtarı çevirdi.
Metal kapının içinden tok bir klik sesi geldi ve ardından kapı sessizce aralandı. Hayaletimsi meşalelerin soluk ışığı, sanki öteki dünyadan gelen bir rüzgarla dalgalandı.
Kapının ardında, kayanın içine oyulmuş küçük bir oda vardı.
Odanın ortasındaki bir çemberin içinde, yere zincirlenmiş, siyah pelerinli bir ceset duruyordu.
Yüzünü örten tuhaf maske yüzünden cesedin bir erkeğe mi yoksa bir kadına mı ait olduğunu anlamak imkansızdı.
Siyah lake ahşaptan oyulmuş maske, vahşi bir iblisin yüzünü andırıyordu. Ağzından dışarı fırlayan dört azı dişiyle dişlerini gıcırtatır gibi bir ifadesi vardı. Maskenin tepesinde üç kıvrımlı boynuz yükseliyordu.
Maskenin gözlerindeki kapkara boşluklarda ise mutlak karanlıktan başka hiçbir şey yoktu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.