Sonunda, fazla hırpalanmadan Kuzey Çeyreği’ne ulaştılar. Yolculuk, Sunny’nin daha önce okyanusu aştığı seferlerin hepsinden çok daha kısa ve sakin geçmişti. Kabus canavarlarının çoğu Gece Bahçesi’nden çekiniyor, mesafesini koruyordu; korumayıp da üzerine atılanlar ise devasa geminin canlı gövdesi tarafından yutuluyordu.
Bu, insanın tüylerini ürperten bir manzaraydı.
Canlı ahşap adeta bir bataklık gibiydi; aşınmış yüzeyine temas eden hiçbir şeyi bırakmıyordu. Gemiye saldırmaya ya da tırmanmaya cüret eden ucube canavarlar, pençelerini bu geçit vermez gövdeye kaptırıyor, ardından yavaşça Gece Bahçesi’nin derinliklerine çekilerek sırra kadem basıyordu. Canlı ahşap onları bünyesine katarken can havliyle çırpınıyorlardı ama nafile. Birkaçı sıkışan uzuvlarını kopararak kaçmayı başarsa da, çoğu debelendikçe daha da beter batıyordu. Devasa geminin yüzeyinde açmayı başardıkları ufak tefek çizikler bile yakında iz bırakmadan kayboluyor, geride onlardan hiçbir eser kalmıyordu.
Anlaşılan o ki dipsiz karanlığın dehşetleri Gece Bahçesi’nden uzak durmakta haklıydı... Ya da belki de doğrudan Sunny’nin kendisinden çekiniyorlar, gölgesinde pusuya yatmış o uçsuz bucaksız karanlığı hissediyorlardı.
Her halükarda, konvoya yönelik saldırılar Sunny’nin tahmin ettiği kadar yoğun olmamıştı. Tabii bu hiç tehlike yok demek değildi; Gece Bahçesi’ni takip eden savaş gemileri hala savunmasızdı, üstelik havadan gelecek tehditler de cabasıydı. Ne var ki ulu kale sadece milyonlarca sıradan insanı taşımıyordu; içinde sayısız uyanmış savaşçı da vardı ve bunların çoğu Tahliye Ordusu’nda pişmiş rütbeli askerlerdi. Jet ve Gece Hanedanı’nın azizleri de durumu kontrol altında tutmak için oradaydı. Bu sayede konvoya yönelen her saldırı nispeten kolayca püskürtüldü.
Yine de kaderine terk edilmiş canavarlarla yaşanan bazı karşılaşmalar, diğerlerine kıyasla çok daha akılda kalıcıydı.
"Hadi canım sen de."
Gözlerini Dokumacı’nın izlerini aramaktan bir anlığına ayıran Sunny, endişeli bir ifadeyle ileriye baktı.
Orada, Gece Bahçesi’nin tam önünde okyanus simsiyah bir renge bürünmüştü. Yağlı, kapkara suların lekesi her yöne, uzak ufuklara kadar yayılıyor, gözün görebildiği her yeri karartıyordu. Dev dalgalar, meçhul bir canavarın kömürleşmiş parmakları gibi uzanarak kocaman geminin pruvasına şiddetle çarpıyordu. Bu, hem Fırtına Denizi’ne hem de Dünya’nın okyanuslarına musallat olan gizemli ve habis bir doğa olayı, yani Kara Su’ydu.
Kara Su akıntılarının aslında ne olduğunu kimse tam olarak bilmiyordu. Bazıları bunun bir tür ucube olduğunu düşünürken, bazıları da binlerce parçaya bölünmüş kadim bir dehşetin kalıntıları olduğuna inanıyordu. Hatta zamanın şafağında, tanrılar tarafından katledilen kutsal olmayan bir titan dökülen kanı olduğunu iddia edenler bile vardı.
Ne olursa olsun, suların karardığını görmek denizle yaşayanlar için genellikle ölüm demekti. Ama bu kez öyle olmadı. Sunny, Gece Bahçesi kara sulara girdiğinde gemide sanki uykudan uyanır gibi hafif bir değişim hissetti. Ardından devasa gemi, o azgın dalgaları ezip geçerek ilerlemeye devam etti ve pruvasıyla o uğursuz karanlığı yardı.
Bir süre sonra okyanus yeniden berraklaştı.
"N-nasıl yani?"
Mesele konvoyun Kara Su ile kirlenmiş bölgeyi geride bırakıp temiz sulara çıkması değildi. Dalgalara bulaşan o yağlı karanlık resmen yok olmuştu.
Gece Bahçesi, diğer her canavarı ya da besin kaynağını yuttuğu gibi Kara Su’yu da içine çekmişti.
Sunny, arayışını birkaç saniyeliğine unutup şaşkınlık içinde okyanusun masmavi, duru sularına bakakaldı.
"O şeyin yok edildiğini göreceğim hiç aklıma gelmezdi... Asla."
Kara Su ile ilk karşılaşması Antarktika yolunda, Kabus Zinciri Güney Çeyreği’ni yutmadan hemen önce gerçekleşmişti. O zamanlar bu güç tamamen yenilmez görünüyordu; yok edilebilecek şeyler sınıfının çok dışındaydı. Adeta bir tabiat kuvveti gibiydi.
Ama şimdi, Gece Bahçesi o tabiat kuvvetini paramparça edip yutmuş, dünya üzerinden silip atmıştı.
"Düşününce... Tabiat kuvvetleri de artık eskisi gibi dişli değil."
İnsanlar doğal afetleri kaçınılmaz felaketlerin ve akıl almaz güçlerin zirvesi olarak görmeye meyillidir. Oysa şimdi Sunny, her türlü sıradan fırtınaya göğüs gerebilecek, en yıkıcı depremde bile ayakta kalabilecek ve püsküren yanardağları devirebilecek bir varlıktı. Sellere karşı kayıtsızdı, kuraklığı zerre umursamazdı; orman yangınları gibi basit şeylerden bahsetmeye gerek bile yoktu. Kendisi, doğanın ortaya çıkarabileceği her şeyden çok daha korkunç bir felakete yol açabilirdi. Bu yüzden Gece Bahçesi’nin Kara Su’yu, en azından bu akıntıyı yutması şaşırtıcı olmamalıydı.
Nasılsa Fırtına Denizi’nin bir yerlerinde bunlardan binlercesi daha vardı.
"Ayrıca o Karanlık Deniz ile de hala kapatılmamış bir hesabım var..."
Gezgin ulu kalenin öncülük ettiği askeri konvoy, nihayet Kuzey Çeyreği’nin kıyılarına ulaştı. Devasa gemi bir liman kalesinin yakınlarında birkaç gün geçirerek savaş gemilerinden inen sığınmacılara göz kulak oldu ve erzak depoladı.
Gece Bahçesi’nin gövdesi akılalmaz derecede yüksek olduğu için kargo konteynerlerini güverteye kadar çıkarmak büyük bir çaba ve makaralarla asansörlerden oluşan karmaşık sistemler gerektirdi. İşler tamamlandığında, dev geminin önünde parıldayan bir rüya kapısı yarıldı; onu evine, Fırtına Denizi’nin puslu enginliklerine geri çağırıyordu.
Artık sınırlarına dayanmış olan Sunny, uyanık dünyanın o sevimsiz baskısından kaçıp Rüya Alemi’ne döneceği için rahatlamıştı. Garip bir şekilde, Gece Bahçesi de Savaş Alemi’nin bu çorak topraklarını terk ettiği için huzura ermiş gibiydi. Görünmez rüzgarların ittirdiği devasa gemi, rüya kapısının beyaz cehennemine doğru süzüldü, dalgalı okyanus yüzeyinden sıyrılarak arkasında Dünya’yı bırakıp kayboldu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.