Sunny sarsılarak uyandı. Daha doğrusu hakikati kavradıktan sonra zihni yeniden yerine geldi. Tıpkı önceki seferlerdeki gibi aldığı bu lütuf tam olarak bir görü sayılmazdı, ama bir anı da değildi. Olan bitenin bilgisi doğrudan zihnine zerk edilmiş gibiydi; muğlak, kopuk ama bir şekilde anlaması zahmetsiz.
Ariel’in Oyunu’ndaki dünya bıraktığı gibiydi. Tapınak hemen arkasında heybetle yükseliyor, önündeki lav gölü ise dayanılmaz bir ısı yayıyordu. Gökyüzü simsiyah bir duman ve kül bulutuyla kaplıydı.
Ancak Sunny, yeşim figürü göle atmadan önceki adam değildi artık. Yüzünde dona kalmış, inanmayan bir ifade vardı; kalbi göğüs kafesini delercesine çarpıyordu.
Gözleri açıktı fakat öğrendiklerinin ağırlığı altında ezildiğinden çevresinde olup biteni henüz tam olarak algılayamıyordu.
"Olamaz…"
Bir hışımla ayağa fırladı.
Zihni öylesine çalkalanıyor, düşünceleri öylesine darmadağınık akıyordu ki kolayca sakinleşmesi imkânsızdı. Bir süre olduğu yerde çakılı kaldı. Sonra ayaklarının ucundaki moloz parçalarına tekmeler savurarak bir o yana bir bu yana volta atmaya başladı.
"Yok artık. Cidden olamaz!"
Sonunda durdu. Gözlerini fal taşı gibi açıp uzaklardaki dağlara dikti.
"Ben daha az önce bu da ne izledim böyle?"
Kurt’u katletmesinin ödülü olarak bahşedilen bu aydınlanmanın heybeti, zihninin kavrayabileceğinden çok daha büyüktü. Tanrılar, iblisler, dünyanın kaderi, Dokumacı…
Ve Dokuzlar.
Zaman zaman belirsiz izlerine rastladığı o gizemli grup. Sunny, Dokuzlar’ın önemli bir paya sahip olduğundan her zaman şüphelenmişti. Hatta İlk Basabasan’da kazandığı o görkemli değerlendirme bile büyük ihtimalle Dokuzlar’dan Kahraman Auro’yu öldürmeyi başarmış olmasından kaynaklanıyordu.
Ariel’in Oyunu’nda öğrendiği hakikatlerin ikisinde karşısına çıkan o canlı, kızıl saçlı genç çocuk…
Fakat Dokuzlar’ın tanrıların ölümünden sorumlu olduğunu düşünmek…
En azından tanrıları öldürmeye ant içtiklerini anlamak…
Başarılı olup olmadıklarını söylemek imkânsızdı.
Yine de Sunny bir şekilde başardıklarına inanmaya meyilliydi.
Şu iki yeşim figürü lava fırlattığında sorduğu soru dünyanın sonuyla ilgiliydi. Ancak kendisine gösterilen şey, tanrılar ile iblisler arasındaki bir savaş alanının o mutlak yıkım manzarası olmamıştı. Sıradan ölümlülerin görkemli bir adaya varıp orada yaşayan bir avcı kadına, krallıklarının sınırında Yüce bir Canavar’ın dehşet saçtığını haber verdiği, görünüşte son derece alelade bir olay izletilmişti.
Sunny o an Avcı’nın geçmişinden bir kesit gördüğünü varsaymıştı ki öyleydi de.
Peki ya o an, aynı zamanda sorduğu sorunun da yanıtıysa?
Ya dünyanın kaderi tam da o anda mühürlendiyse?
Sunny başını ellerinin arasına alıp kendini sakinleştirmeye çalıştı.
"Sakin ol… Yavaş yavaş düşünelim."
Savaş Tanrısı… Büyük olasılıkla Savaş Tanrısı’nın ölümlü bedenlerinden biri tarafından kurulmuş bir imparatorluk vardı. Altın Çağ’ın alacakaranlığında tanrılar kibirlenip uzaklaşmış, ölümlü diyarlara giderek daha az ilgi gösterir olmuştu. Onların yokluğunda Savaş İmparatorluğu sonu gelmez bir fetih hareketine girişmişti.
Sayısız diyarı yutmuş, sayısız halkı boyunduruk altına almış, Gölge Tanrı’nın tapınaklarını ateşe vermişti… Hepsi de kendilerini unutan ilahlarının şanı uğruna.
Şan, şan, şan…
Sunny, İlk Basabasan sırasında bir imparatorluk kölesi olmanın ıstırabını bizzat yaşamıştı. İkinci Basabasan’da da Savaş bağnazlarının vahşetine tanık olmuştu. Tabii onlar Umut yüzünden akıllarını yitirmiş, en ateşli arzuları onun zehirli nüfuzuyla alevlenmişti.
İmparatorluk büyümeye, o özel diyarla karşılaşana dek daha fazla toprak fethetmeye devam etmişti. Güzel, huzurlu bir diyardı bu… Ama aynı zamanda çok da özel bir yerdi.
Çünkü o huzurlu diyarın insanları hiçbir tanrıya tapmaz, bir Kâhin tarafından yönetilirdi.
Sunny’ye bahşedilen hakikatte Kâhin, krallıklarının özel olduğundan öylesine bahsetmişti. Ancak Sunny bunun doğru olduğunu biliyordu. Sadece o üç kâhin yüzünden değil, o diyarda yaşayan ve tıpkı bir zamanlar kendisinde olduğu gibi Kaderin Cilvesi niteliğine sahip dokuz kişi bulunduğu için…
"Sadece bu bile delilik! Tamamen akıl kârı değil!"
Dokuzlar’ın hepsi, tıpkı Sunny gibi kaderin ağına takılmıştı. Nitelikler kişiye özel değildi; Kaderin Cilvesi neredeyse imkânsız derecede nadir hissettirse bile, dışarıda bir yerlerde bu niteliği onunla paylaşan birileri olabilirdi.
Sunny, Dokuzlar’dan birinin bu niteliğe sahip olmasını kabullenebilirdi ama hepsinin mi? Aynı krallıkta, üstelik aynı zamanda yaşayan dokuz insan?
Bu… Bu sanki varlıklarının kendisi kaderde yazılıymış gibiydi. Kaderin o muazzam duvar halısını bir arada tutan düğümlerden biriydiler sanki.
O küçük diyar gerçekten de özeldi.
Ve İmparatorluk gözlerini açgözlülükle oraya diktiğinde… Kâhin, İmparatorluk’u yerle bir etmeleri için kaderin seçtiği dokuz şampiyonu görevlendirmişti. Savaş ile baş edemeyecek olan yurtlarını kurtarmak için değil, onun yıkımının öcünü almak için. Katledilmeye ve köleleştirilmeye mahkûm edilen halklarının intikamını almak için.
Tek bir sorun vardı… İmparatorluk’un koruyucu bir ilahı vardı. Altı büyük tanrıdan biri.
Böylece Dokuzlar, tanrıları öldürmeye ant içmişti.
"Başarmış olamazlar… Değil mi?"
Sadece onlar başarabilirdi. Ne de olsa tanrılar ölmüştü. İmparatorluk yerle bir olmuştu. İşlediği günahlar, hem İmparatorluk’un hem de dünyanın geri kalanının üzerine dehşet verici bir gazap çekmişti.
Sunny ellerini yavaşça indirdi.
"Gerçekten… Gerçek neden bu olabilir mi?"
Dünya, sadece dokuz ölümlünün ve onların karanlık kararlılığının yüzünden yıkılmış olabilir miydi?
Eğer öyleyse, biraz ürpertici olsa da son derece edebi bir sondu bu. Tanrılar yarattıkları dünyayı boş vererek, onların yetkilerini kullandığını iddia edenlerin ölümlü diyarlarda terör estirmesine göz yumarak kendi sonlarını hazırlamış olurlardı.
Ulu tanrılar, acılarını görmezden geldikleri önemsiz, küçücük ölümlüler tarafından yok edilmiş olurdu. Fakat Dokuzlar tanrıları nasıl öldürebilmişti? Sunny’nin bir türlü kavrayamadığı şey işte buydu.
Yine de ipuçları zaten ellerinin arasındaydı…
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.