kan Camı

Sunny taktiksel geri çekilme hamlelerine hiç de yabancı değildi. Kuyruğu kıstırıp kaçmakta utanılacak bir şey yoktu; diş geçiremeyeceği bir düşmanla karşılaştığında en mantıklı seçim buydu.

Daha birkaç saniye öncesine kadar Sunny, Buz Kovanı’nı alt edemeyeceklerinden son derece emindi.

Gelgelelim ortada ciddi bir sorun vardı: Geri çekilecek hiçbir yerleri yoktu. Volkanın tepesinde kapana kısılmışlardı ve buradan kaçmaya çalışmak, bulutların altında yaşayan o varlığın gazabını üzerlerine çekmek demekti. Sunny, Kül Kalesi’ni ana kraterin üzerinde tutan zincirleri parçalayıp Kristal Eşek Arıları ile birlikte alevli derinliklere gömülmeyi düşünmüştü ancak bu da pek parlak bir fikir gibi görünmüyordu.

Tam o anda zihninde bir şimşek çaktı.

Bir düşman katlettiniz.

Demek öyle...

Sunny, ezici bir güce sahip olmanın bazen insanı aptallaştırdığını fark etti.

Hükümdar mertebesine ulaştığından beri bu muazzam güç onda kötü alışkanlıklar yaratmıştı. Aslında dürüst olmak gerekirse, bu durum ta Aziz olduğu zamanlarda başlamış olabilirdi.

Henüz zayıf biriyken hayatta kalabilmek için her ihtimali inceden inceye, saplantılı bir şekilde hesaba katardı. Fakat güçlendikten sonra zekasından ziyade kaba kuvvetine güvenme alışkanlığı edinmiş, önüne çıkan düşmanları yüce bir balyoz gibi ezip geçmişti. Buz Kovanı’nı nasıl alt edeceğini bu yüzden hemen kavrayamamıştı.

Bu düşmanları ben öldürdüm.

Sunny yaklaşık on Kristal Eşek Arısı avlamıştı, Katil ise bir düzine daha devirmişti; önce bulut denizini aşarken, şimdi de Kül Kalesi’nin ana burcunda.

Kullanışlı Bileklik, öldürülen düşmanların rütbesini ve sınıfını belirleyemese de bu ölümleri bildirmişti. Belirleyemiyordu çünkü Sunny’nin özleri zaten tamamen doluydu ve bu ölümlerden hiçbir gölge parçası kazanamıyordu. Yine de bu durum eli boş döndüğü anlamına gelmezdi.

Sunny ruh denizine erişemiyor, kendi alanından mahrum kalıyor olsa bile katledilen Kristal Eşek Arıları’nın gölgeleri yine de o denize ulaşacaktı. Ulaşmalıydılar...

Ariel’in bile bunu değiştirebileceğinden şüpheliydi.

Hem neden değiştirsin ki?

Ariel neden Kül Tiranı’nı tüm gücünden mahrum bıraksın?

Sunny ve Kai yeni anılar çağıramıyordu ancak Ariel’in Oyunu’na girmeden önce çağırmış oldukları anılar hâlâ tıkır tıkır çalışıyordu. Yeni anılar yaratabilseydi onları da kullanabileceklerinden emindi. Bunun yanı sıra görünümlerinin bazı yönleri baskılanmış olsa da yetenekleri gayet düzgün çalışıyordu.

Uykuda, uyanmış, yükselmiş ve aşkın yeteneklerini kullanabiliyordu.

Öyleyse neden yüce yeteneğini kullanamasın ki?

Nihayetinde alanı yok olmamıştı. Sadece yerini kül alanına bırakmıştı. Yüce yeteneğinin de tamamen engellenmek yerine bu yeni alana uyarlandığını varsaymak mantıklı değil miydi?

Kullanamayacaksa ona bir alan bahşedilmesinin ne anlamı vardı?

Şimdi anlıyorum. Bu işe yarar, değil mi?

Bu düşünce aklından geçer geçmez Sunny onu hemen zihninden sildi.

Yerini kesin bir inanç aldı:

Şimdi anlıyorum. Bu kesinlikle işe yarayacak.

İradesini dünyaya dayatmak isteyen birinin zihninde şüpheye yer olamazdı. Sunny de tam olarak bunu yapacaktı. Ariel’in Oyunu’na girmeden önce kazandığı gölgeleri ruh denizinden çağırıp çıkaramıyor olsa bile...

Buraya adım attıktan sonra elde ettiği gölgeleri çağıramayacağını kim söyleyebilirdi?

Biri bunu iddia etse bile Sunny ona inanmak zorunda değildi.

Kristal Eşek Arıları etraflarını sararken, kimi kalenin zeminindeki küllerin üzerinde hızla ilerliyor, kimi de tavanda süzülüyorken Sunny derin bir nefes alıp bir gölgeye dönüştü.

Ardından ruhu ile dünya arasında bir kapı açarak yüce yeteneğini harekete geçirdi...

Ve gölgeleri çağırdı.

Bir an için hiçbir şey olmadı.

S-sunny?

Kai’nin sesi endişeli geliyordu. Katil ise alabildiği kadar ulu canavarı beraberinde ölüme götürmeye hazırlanarak yere iyice çömelip tetikte beklemeye başladı.

Derken Kül Kalesi’nin içinde soğuk bir rüzgar esti ve yerdeki küller dalgalandı.

Küller havalanarak karanlık siluetler oluşturdu.

Kristal Eşek Arıları, Sunny ve yoldaşlarını yutmak için ileri atıldığı sırada küllerden şekil alan ve gövdeleri volkan camını andıran obsidyen eşek arıları karşılarına dikildi.

Sayıları yirmi kadardı, yani düşman hâlâ kale savunucularından katbekat üstündü...

Ama bunun hiçbir önemi yoktu.

Çünkü öldürdükleri her ulu canavar ile birlikte savunucuların safına yeni bir yüce gölge katılacaktı.

Yeniden bedenine kavuşan Sunny sırıttı ve Kai’ye manidar bir bakış fırlattı.

Karizmatik okçu bir anlığına konuşma yetisini kaybetmiş gibi görünüyordu.

Dediğim gibi, endişelenme. Görüyorsun ya Kai... Ölüm her zaman kazanır.

Çünkü ölüm kaçınılmazdı.

Sunny elindeki mızrağı Kristal Eşek Arıları’nın arasına fırlatıp birini nalladı ve gölgelerden yeni bir silah yaratıp ileri atıldı.

Kül Kalesi’ni sarsıp inleten amansız bir savaş başladı. Gölgelerden birkaçı yok edildi, ardından birkaç tanesi daha gitti. Ancak kristal böceklerin üzerine korkusuzca ve tereddüt etmeden atılan yenileri anında onların yerini aldı. Tek bir obsidyen eşek arısı, iradeden yoksun olduğu için eski soydaşlarından daha zayıf olsa da onları çağıran titan o iradeye sahipti.

Sunny de arkasında duran bu küçük gölge ordusu sayesinde artık çok daha rahat dövüşüyordu. Bunun sonucunda ölüm saçma hızı katlanarak arttı.

Kai ve Katil de boş durmuyordu.

Çok geçmeden savaşın gidişatı hassas bir dengeye oturdu. Buz sürüsü neredeyse yarı yarıya azalmış, kül gölgelerinin sayısı ise iyice artmıştı. Zafer henüz kesinleşmemişti ama Sunny şansın onlardan yana olduğunu hissediyordu.

Tam o sırada dünyada hafif bir dalgalanma yayıldı.

Neredeyse aynı anda, geriye kalan Kristal Eşek Arıları tuhaf bir şey yaptı.

Hepsi birden arkalarını dönüp Kül Kalesi’nden kaçarak uzaklaştı.

Sunny şaşkına dönmüştü.

Kaçıyorlar mı?

Sıradan canavarlardan ibaret olan kabus yaratıkları ne zamandan beri çılgınlıklarını bastırıp dezavantajlı bir savaştan kaçacak kadar akıllanmıştı?

Kaşlarını çatarak Kristal Eşek Arıları’nı dışarıya kadar takip etti.

Kraterin kenarına ulaştığında Sunny’nin gözleri önüne nefes kesici bir manzara serildi.

Kristal Eşek Arıları uzaklardaki dağa geri uçuyordu.

Güneş ufukta yükselmiş, şafağın altın rengi ışıkları parlak bir gündüz vaktine dönmüştü.

Ve şafak söküp biter bitmez...

Ruhani cam köprülerin göz kamaştıran parıltısı söndü.

İncecik köprüler parçalanarak kar bulutlarına dönüştü ve rüzgarda dağılıp gitti.

Çok geçmeden o yalnız dağları birbirine bağlayan hiçbir şey kalmadı.

Şafak vakti sona ermişti ve onunla birlikte düşmanın hamlesi de nihayete ermişti.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.