Hakikat ya da Ölüm

Dünyanın sonu geliyordu.

Sonsuz, beyaz bir düzlüğün ortasında, alt kademe tanrıların paramparça olmuş cesetleri yatıyordu. Kırılmış buzların üzerinden akan ilahi kan nehirleri, erimiş altın misali süzülüyor, hapsolmuş bir okyanusun derinliklerine çağlıyordu. Yukarıda, gökyüzü de aynı kaderi paylaşmıştı; çatlaklardan sızan hiçlik dokunaçları, uçsuz bucaksız semayı yavaş yavaş yutuyordu.

Sessiz savaş alanının ortasında bir dev diz çökmüş, devasa elleriyle başını kavramıştı. Parmaklarının arasından altın rengi kan ve gri beyin dokusu sızıyor, parıldayan gözleri hummalı ve sersemlemiş bir halde etrafta geziniyordu.

Göz alıcı fildişi zırhı parçalanmış, yıkıcı yıldırımların yankılarıyla hâlâ titreyen mızrağı ise unutulmuş bir halde buzun üzerinde öylece kalmıştı.

Bu dev bir tanrıydı; ruhu bir dünya kadar uçsuz bucaksızdı.

Dudakları kıpırdadı, bir şeyler fısıldar gibi oldu:

"Ben... Ben... Ben, benim... Benim... Ben..."

Fısıltıları derin bir korkuyla yüklüydü.

Sonra aniden hareketsizleşti ve önündeki kırık buzun boşluğuna, o uçsuz bucaksız sessizliğe baktı.

Devin yüz ifadesi tekinsiz bir sükûnete büründü. Sesi daha önceki halinden çok daha derin, daha boğuk ve sarsılmaz bir tonda yankılandı.

Ellerini indirdi, parçalanmış kafatasının dağılmasına izin verdi ve konuştu:

"Selam olsun sana Dokumacı... Unutulmuş Tanrı’nın ilk doğanı."

O bunu söylerken, buzun üzerinde aniden belirsiz bir figür belirdi; yırtık pırtık bir pelerine bürünmüş, yüzünde dehşet verici bir maske vardı. Maskenin ardında binlerce çaresiz duanın birleşimi gibi tınlayan bir ses yükseldi; sesi duyan dev titrer gibi oldu.

"Kardeşim, canım kardeşim. Neden bu iğrenç cesedin içine saklanıyorsun?"

Dev, kendisine ait olmayan bir sesle kahkaha attı, ardından sinsi bir fısıltı ile karşılık verdi:

"Ah... Beni böyle aşağılamak zorunda mısın Dokumacı? Dehşet İblisi ile yüz yüzeyken tüm korkularından arınman mı gerekiyor? Biz iblislerin hepsi seni yok etmeye yemin ettik. Neden buradasın? Neden kendini gösterdin?"

Belirsiz iblisin korkunç maskesi kıpırdamadı bile.

Dokumacı bir süre sessiz kaldı, sonra konuştu:

"Kardeşim herkesin neden korktuğunu bilir, bu yüzden herkesin hakikatini de bilir. Lakin ben korku nedir bilmem. O halde benim hakikatim nedir?"

Rüzgâr, yırtık pırtık pelerini havalandırdı ancak altında gizli olan hiçbir şeyi açığa çıkarmadı.

"Sana bir oyun teklif edeyim dedim."

Ölmekte olan dev, altın rengi gözlerindeki ışık yavaş yavaş sönerken ona baktı.

"Bir oyun mu? Ah... Ne tür bir oyun?"

Kader İblisi, ölmekte olan tanrıya cevap verdi:

"Bir ölüm oyunu elbette. Kim kazanırsa, diğeri ona bir hakikat verecek. Eğer kaybedersem, yok edilmeme izin vereceğim."

Dev sarsıldı ve yere yığıldı. O çökerken, kırık buz kütlesi cesedini yuttu.

Uğursuz savaş alanının üzerinde belli belirsiz bir fısıltı yankılandı:

"Gel... Kabul ediyorum..."

Dünya bir anda hiçliğe karıştı, yerini tanıdık bir odaya bıraktı.

Maskeli bir figür, zarif bir yeşim tahtasının önündeki minderlerde oturuyordu. Oda karanlığa gömülmüştü ve o karanlığın içinden bir fısıltı yükseldi:

"Hangi hakikatin peşinde olduğumu biliyorum. Peki ya kaderin derinliklerini gören sen, ne gibi bir hakikatten mahrum kalmış olabilirsin? Öğrenmek istediğin şey nedir, Dokumacı?"

Kader İblisi’nin korkunç maskesi karanlığa doğru döndü. Maskenin altından yükselen birbirine dolanmış binlerce ses, karanlığı titretir hale getirdi.

"Kaderin nasıl parçalanabileceğini biliyor musun kardeşim?"

Yırtık pelerin altından porselen bir el uzandı ve beyaz yeşimden oyulmuş figür parçasını kavradı.

"İşte öğrenmek istediğim şey tam olarak bu."

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.