Hadi ama, kahretsin...
Gölge Feneri İlahi bir Hatıra'ydı fakat hiçbir zaman gösterişli bir güce sahip olmamıştı. Genellikle Kapı'sını açtığında kayda değer hiçbir şey yaşanmazdı, hatta kelimenin tam anlamıyla hiçbir şey olmazdı. Gölgeleri içeri girmeye ikna etmek ya da öte taraftan geri çağırmak tamamen onun iradesine kalmıştı.
Ancak şu an yaşanan şey kesinlikle bu değildi.
Gölge Kapısı açılır açılmaz boşluk hücresinde garip bir dalgalanma yayıldı. Merkezde hapsedilmiş olan o kor gibi yanan yıldızın kör edici ışığı sanki hafifçe büzüldü, söner gibi oldu.
Gölgelerin üzerine azametli bir çekim gücü çöktü. Onları, yerçekimsiz ortamda yavaşça dönerek kendisinden uzaklaşan Gölge Feneri'ne doğru çekiyordu. Derken Gölge Feneri aniden olduğu yerde çakılı kaldı. Varlığın sarsılmaz bir sütunu gibi gerçekliğin dokusuna kök saldı.
İşte felaket tam da o an patlak verdi. Zaman bir anlığına durdu ve ardından dünya sarsıldı.
Ne oluyor...
Sunny dengesini kaybedip dizlerinin üzerine düştü. Başını kaldırıp büyümüş gözlerle uzaktaki Gölge Feneri'ne baktı.
Fenerin küçücük kapısı bir anda Ölüm Diyarı'nın kendisi gibi ucu bucağı olmayan devasa bir uçuruma dönüşmüştü. Yetim kalmış gölgeler üzerinde kurduğu o hafif çekim gücü, artık önüne çıkan her şeyi yutacak kadar yıkıcı bir hal almıştı.
Üstelik bu güç her geçen an daha da ezici hale geliyordu.
Sunny bile havalanıp sürüklendi, Zırhlı eldiveninin pençelerini metal zemine geçirmeseydi çoktan boşlukta kaybolup gitmişti.
Etrafındaki ölümsüzlerin gölgeleri, yüz binlercesi birden yavaşça yukarı doğru süzülüyordu. Gölge Kapısı'nın sonu gelmez karanlığına doğru çekiliyorlardı.
Sanki Kıyamet Günü'nün karanlık ve çarpık bir yansıması yaşanıyordu.
Varlığın kanunları Dinlenme İblisi'nin inatçı iradesiyle çağlar boyunca hiçe sayılmıştı. Şimdi ise evren, Gölge Feneri'ni bir aracı olarak kullanarak bu sapmayı hırsla düzeltiyor gibiydi. En azından bu vahşi sürecin ortasında sıkışıp kalan Sunny'nin hissettiği şey tam olarak buydu.
Şiddetli beyaz yıldız boşluk hücresinin kalbinde hâlâ yanıyordu ama artık tam karşısında onu aynalayan zıt bir tekillik vardı. Her şeyi kendine çeken kusursuz, kapkaranlık bir nokta... Gölgeler, Gölge Feneri'nin kursağına akıyordu ve sanki o göz alıcı yıldız ışığı selini de gölgelerle birlikte yutup yok ediyordu.
Gölge Kapısı'ndan geçen her bir gölgeyle birlikte, hapsedilmiş yıldızın o parıl parıl yanan ışığı biraz daha sönükleşiyordu.
Hiç iyi değil...
Sunny, Gölge Feneri'nin sadece gölgeleri çektiğini sanmıştı. Fakat tutunduğu metal zemin bükülüp yukarı doğru deforme olmaya başlayınca yanıldığını anladı.
Tüm mekan yavaşça kendi içine çöküyordu.
Sarayın dışında, Cassie Karanlık Kale'nin surlarında dikiliyordu. Alev ve Gölge Diyarları'nın birleşik kuvvetleri ile Kanakht kalıntılarının dehşet verici ittifakı arasındaki sarsıcı savaş etrafında tüm şiddetiyle sürüyordu. Ancak aniden başka bir şey dikkatini dağıttı.
Başının üzerine soğuk bir damla düştü.
Elini kaldıran Cassie, parmaklarını alnında gezdirip ardından dudaklarına götürdü.
Tuz tadı aldı.
Kan değil... Su mu?
Sanki o kapkaranlık gökyüzüne bakmak ister gibi başını yukarı kaldırdı, kaşlarını çattı.
Bir şey görebilmek için işaretlediği kişilerden birinin de yukarı bakmasını beklemek zorundaydı. Ebedi Şehir'in devasa harabelerine, sanki yağmur yağacakmış gibi yer yer taşların üzerine çarpan su damlaları düşüyordu.
Batan şehrin üzerinde yağmur bulutlarının toplanması elbette imkansızdı. Bu da tek bir anlama gelebilirdi...
Sunny. Sen... ne halt ettin?
Bunun tek bir anlamı vardı: Ebedi Şehir'in üzerindeki kubbe pes ediyordu.
Ancak bir an sonra Sunny'nin sesi zihninde yankılandı:
Şey, o konuda... Dinlenme büyüsünü çözeceğime dair nasıl söz verdiğimi hatırlıyor musun? Sanırım...
Çok uzaklarda, Saray'ın kalbinde, Sunny'nin silueti dalgalandı ve dört kollu iblis formuna büründü. Bükülen zemine tutunabilmek için tüm pençelerini, hatta kuyruğunu bile kullanıyordu. Sanırım biraz fazla başarılı oldum! Sunny kısık sesle küfretti ve kendi içine çöken boşluk hücresinde çaresizce etrafına bakınarak ilerledi.
Işık saçan yıldız parlaklığını yavaş yavaş kaybederken, ona bakan siyah Kapı giderek daha da kararıyordu. Artık varlığın dokusunda küresel bir yarık gibi duruyor, etrafını saran ışık halesi o devasa karanlığın içinde kaybolup gidiyordu.
Boşluk hücresi kendi üzerine katlandıkça giderek küçülüyordu.
Neredesin... Neredesin lanet olasıca? Sunny'nin gözleri havada süzülen gölgelerin arasında mekik dokuyordu. Diğer duyuları da aynı şekilde arayış içindeydi.
Kendi içine çöken hücrenin etrafında neredeyse tam bir tur attığında nihayet aradığı şeyi buldu.
Buldum seni!
Sunny bağırmak istedi ama ciğerlerinde hava yoktu, etrafta soluyabileceği hiçbir şey kalmamıştı.
Bir an tereddüt ettikten sonra deforme olmuş metal zemini bıraktı ve kendini boşluğa fırlattı.
Gölge Kapısı onu korkunç bir güçle kendine doğru çekti ama bu çekim gücünü zaten hesaba katmıştı.
Yıldız ışığının ve derin karanlığın oluşturduğu o girdabın içinden geçerek belirli bir gölgeye ulaştı ve onu yakaladı. Bir gölgeyi yakalamak imkansız bir eylem gibi görünse de tüm mantığa meydan okuyarak elini buna zorladı.
Üzgünüm dostum. Henüz huzura kavuşma vaktin gelmedi.
Yakaladığı gölge Gecegezen'e aitti.
Havada takla atan Sunny, elinde siyah bir zincire bağlı ağır bir kunai var etti ve onu çöken zemine doğru fırlattı. Kunai zayıflamış metalin derinliklerine saplandı. Sunny ise Gölge Kapısı'nın o korkunç kara deliğine düşmemek için can havliyle zincire tutundu.
Henüz bu hücreden ayrılma vakti değildi. Sıkı tutun!
Bu sözleri yüksek sesle söylememişti, söylese bile Gecegezen'in gölgesi onu duyamazdı zaten.
Ama gölge, onun kavrayışı altında sakinleşmiş gibiydi.
Boşluk hücresi etraflarında yavaşça dağılıyordu.
Ve hücrenin etrafında, Saray da aynı şekilde yok oluşa sürükleniyordu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.