Gölge Diyarı, Sunny'nin son ziyaretinden bu yana pek değişmemişti. Doğrusu o ziyaret çok kısa süre önce, Ebedi Şehir uğruna verilen son savaş sırasında gerçekleşmişti.
Yine de Sunny'nin kendisi biraz farklı hissediyordu. Ruh Dokusu iradesini güçlendirmiş, dünyayı gözüne çok daha şekillendirilebilir kılmıştı. Bu durum iradesinin öz yapısını da değiştirmiş, ona ikinci bir doğuştan yatkınlık kazandırmıştı. En azından zaten orada var olanı büyük ölçüde pekiştirmişti.
Eskiden iradesinin temel niteliği Ölümdü. Şimdiyse Kader ile de arasında güçlü bir bağ hissediyordu. Bu yatkınlıkla ne yapacağını bilmiyordu; dürüst olmak gerekirse iradesinin buna sahip olması tam bir çelişkiydi. Ne de olsa o, kaderden azad edilmiş bir varlıktı.
Kadersiz, efendisiz... Sunless.
Sunny'nin tüm varlığı, bir şeylerin yokluğu üzerine kurulmuş gibiydi.
Belki de bu yüzden Gölge Diyarı'nın o sonsuz, sessiz ve bomboş enginliğini bu kadar huzur verici buluyordu.
Obsidyen tozların üzerinde yürüyüp uzaktaki öz fırtınalarının gümüşi ışıltısının tadını çıkarırken soğuk havayı derin bir nefesle içine çekti.
"Yine de... kendi adıma iyi iş çıkardım."
Bunca şeyden mahrum bırakılmış biri için Sunny bayağı büyük başarılar elde etmişti. Yüce bir Titandı, Unutulmuş Kıyı'nın hükümdarıydı, Karanlık Şehir'in Lorduydu, Gölge Lejyonu'nun komutanıydı... Ayrıca inanılmaz derecede zengindi, çeşitli alanlarda son derece başarılıydı ve öldürülmesi neredeyse imkânsızdı.
Gerçi hemen yakınlarda öldürülmesi çok daha zor olan biri vardı.
Yılan Mezarlığı'na varan Sunny, Eurys'in kırık dökük bedeninin önceden o kadim kemiğe yaslandığı yere yürüdü. Garip bir şekilde, konuşan iskelet görünürlerde yoktu. Ancak tozların üzerinde izler kalmıştı. Sunny bu izleri takip etti.
Eurys'i düzinelerce kilometre ötede, yüksek bir tepenin eteğinde bitkin halde yatarken buldu. İskelet buraya kadar sürünmüş, tepeye tırmanmaya çalışmış ve defalarca aşağı yuvarlanmış gibi görünüyordu.
Şimdi boş göz çukurları ifadesizce karanlık gökyüzüne bakıyordu.
Sunny dilini şaklatarak yakındaki tozların üzerine oturdu.
"Nereye gidiyordun?"
Eurys o kadar uzun süre sessiz kaldı ki Sunny adamın gerçekten ölmeyi başardığından şüphelenmeye başladı.
Ancak sonunda, çatlak kafatasının derinliklerinden o çatırtılı ses yükseldi:
"Vay vay vay... Bir daha asla geri dönmeyeceğini sanıyordum çocuk. Ben de ipleri kendi elime alayım dedim."
Duraksadı, sonra ekledi:
"İpleri ellerimle tutmam gerekti çünkü bacaklarım kırık. Ayaklarımı pek hareket ettiremiyorum."
İskelet kendi yaptığı şakaya güldü, çenesi yüksek sesle takırdadı.
Sunny hafif bir tebessümle onu izledi. "Öyle mi? Doğru ya, hatırlıyorum... Gölge Diyarı'nın kalbine ulaşmak istiyordun. Zaman sana yetişip delice bir yaratığa dönüşmeden önce adam gibi ölmek için."
Eurys başını salladı.
"Doğrudur."
Sunny başını iki yana salladı.
"Zaman Yarılması Kapısı'nın da Gölge Diyarı'nın kalbinde bulunması sırf bir tesadüftür herhalde. Senin bu konuda hiçbir bilgin yoktur, değil mi? Ya da nasıl açıldığı hakkında..."
Eurys merakla gözlerini ona dikti.
"Açıldı mı gerçekten? Vay vay vay! Hiç haberim yoktu."
Gerçekten bilmediğini mi yoksa rol mü yaptığını kestirmek zordu. Ne de olsa Eurys, Kıyamet Savaşı'nın tam sonundan önce o ağaca çivilenmişti. İblisler son kozlarını oynamaya karar verdiklerinde o zaten çaresizce orada asılı kalmış olmalıydı.
Nether, Hope, Ariel, Mirage ve Rime...
Hayır, aslında bir tane daha yok muydu?
Eurys çenesini takırdattı.
"Her neyse, ölmek için Gölge Diyarı'nın kalbine gitmeyi planlamıyordum. Gölgeler öyle yapar ya, ben de görgü kurallarına uyayım, olayı tam anlamıyla tecrübe edeyim dedim. Doğal bir ölüm süsü vermek istedim yani. Birinin Zaman Yarılması Kapısı'nı açtığından haberim yoktu... Şey, aslında bu bir yalan. Sezmiştim. Ama pek de umurumda değil açıkçası." Boş göz çukurlarıyla Sunny'ye baka kaldı.
"Açık olsun, kapalı olsun; benim için ne değişir ki?"
İskelet kıkırdadı.
"Her neyse, biraz farklı görünüyorsun çocuk. Bense bir süredir bu tepeye tekrar tekrar tırmanıp duruyorum. Sana neler oldu bakalım?"
Sunny karanlık bir tebessüm kondurdu yüzüne.
"Bana mı? Vay vay vay... O kadar çok şey oldu ki. Nereden başlasam bilmiyorum."
Eurys ona hiç eğlenmemiş bir ifadeyle baka kaldı. "Lanet olsun. Bir yerden başla işte."
Sunny kıkırdadı.
"Peki, bakalım. Önce Yeşim Sarayı'na gittim ve Dehşet İblisi tarafından yaratılan bir oyunun içine çekildim. Orada Büyük ve Lanetli mahluklarla savaştım, bir sürü dağı fethettim, bir iki tanesini havaya uçurdum ve sonunda kendi şüphelerimle yüzleşmek zorunda kaldım. En sonunda çok geveze bir güveyi ezdim ve kaçtım."
Gözleri tehlikeli bir şekilde parıldadı.
"Ha, bir de dünyanın sonuna tanıklık ettim ve Kader İblisi ile tek taraflı bir sohbet gerçekleştirdim. Doğrudan gözlerimin içine bakıp bana taklitçi dediler. Ah, bayağı şok ediciydi."
Eurys hafifçe kımıldadı, sonra tepkisiz bir sesle konuştu:
"Olamaz. Weaver'ın hâlâ hayatta olmasına imkân yok."
Sunny'nin tebessümü biraz daha genişledi.
"Öyle zaten, hayatta değiller. Ama böyle bir şey tanrıların veya iblislerin konuşmasına ne zaman engel oldu ki?"
Bir an duraksadı, sonra ekledi: "Her neyse, Weaver bana tanrıların nasıl öldüğünü ve dünyanın nasıl sona erdiğini gösterdi. Ben de... gidip bu konuda son derece kapsamlı bir araştırma yazısı yazdım. Biraz vakit aldı tabii. Bayağı da patırtı k kopardı."
Eurys şüpheci bir kahkaha attı.
"Bir... araştırma yazısı mı? Ah, demek bir filozof oldun! Bir zamanlar birkaç filozof tanımıştım. Yine de kulağa bayağı yüklü geliyor. Bu kadar meşgul olmana şaşmamalı."
Sunny sırıttı.
"Daha bitmedi! O oyunu kazandıktan sonra İllüzyon Kalesi'ne gittim ve devasa bir aynanın içine çekildim. O aynanın içinde gizli koskoca bir şehir vardı ve orada harika vakit geçirdim. Seri katilleri avladım, yaşlı polislerden azar işittim, ışıl ışıl Gölge'mle terapi seansları yaptım ve sayısız küçük patlamayla ilerleyen metal bir arabaya bindim. Ha, bir de çikolatalı sütü ve donut denen bir çöreği keşfettim. Bu sefer dünyayı sarsacak keşifler yoktu ama."
Eurys bir an ona baka kaldı.
"Donut mu? Bir çörek için ne garip bir isim. Bu arada, gölgenin sana tam olarak nasıl bir terapi uyguladığını bilmesem de kendi gölgeni ışıl ışıl diye tanımlamanın biraz zevksizce olduğunu düşünüyorum. Alçakgönüllülük genç bir adam için en cazip niteliktir, bilirsin."
Sunny kaşını kaldırdı.
"Kime göre? Bence kıvamında övünmek çok daha cazip. İş övünmeye geldiğinde, böbürlenen ben olduğum sürece her övgü kıvamındadır... Ha, Kalp Tanrısı'nın ormanının güney sınırlarını fethettiğimi, insanlığın en başarılı efsuncusu olduğumu, dünyadaki en güzel kadını tavladığımı ve yaşayan en zengin insanlardan biri olduğumu söylemiş miydim?"
Eurys bu sözlerden sonra uzun süre sessiz kaldı.
Muhtemelen başarılarıma hayran kalmakla meşguldür. Eh... anlaşılabilir bir durum!
Sonunda kadim iskelet alçak sesle mırıldandı:
"O tiksindirici kızın partneri olduğunu söylediğini hatırlıyor gibiyim..."
Sunny sırıttı.
"Aynen öyle!"
Eurys'i biraz süzdükten sonra omuz silkti. "Her neyse. O Ayna Şehir'in yıkılmasına yardım edip kaçtım. Ardından Huzur gemisine el koydum, antik bir hazinenin haritasını buldum, ona ulaşmak için her türlü deniz canavarıyla savaştım, onu ele geçirmek için ölümsüz kâbus yaratıklarından oluşan bir orduyu yendim, ölü bir efsaneyi hayata döndürdüm... Ha, bir de bir şehri daha yıktım. Düşünüyorum da, son zamanlarda çok fazla şehir yıkmaya başladım, değil mi?"
Eurys ona temkinli bir bakış attı.
"Vay vay vay... Öyle denebilir. Üstelik gideli sadece birkaç ay oldu..."
Sunny omuz silkti, sonra gülümsedi.
"Ha, doğru. Dokuzlar hakkında da birkaç ilginç şey öğrendim. Katil'in adının ne olduğu gibi. Ve siz pisliklerin nereden geldiğini."
Gülümsemesi tehditkâr bir hal aldı, gözlerini koyu bir karanlık kapladı.
"Ve siz şerefsizlerin neler yaptığını. Böyle şeyler öğrenmek beni çok öfkelendirirdi, öyle değil mi... Prens Eurys?"
Eurys boş göz çukurlarıyla ona baktı, belirgin bir duygu kırıntısı göstermiyordu. En nihayetinde bir kahkaha patlattı.
"Vay vay vay! Uzun zamandır kimse bana prens dememişti..."
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.