Daha sonra, Galark Krallığı Kalesi'ne bitişik olan sosyal salonun birinci katındaki holde.
Nihayet ikinci günün daveti başladı.
İkinci günden itibaren Galark Krallığı'na davet edilen çeşitli yabancı ülkeler de katılım sağlayacaktı. Şu an, söz konusu yabancı ülkelerin resmi konukları birbiri ardına salona giriş yapıyordu.
Davet edilen küçük ülkelerin hepsi Galark Krallığı ile dostane ilişkilere sahip ülkelerdi. Buna tezat olarak, davet edilen büyük ülkelerin tamamı ise krallıkla ilişkileri hassas dengeler üzerinde duran devletlerdi.
Çünkü şu anda, Strahl bölgesinin merkezinden doğusuna kadar Galark Krallığı ile dostane ilişkilere sahip hiçbir büyük ülke bulunmuyordu. Zoraki bir dostluk aranacak olursa, sadece Galark Krallığı'nın batısında yer alan Bertram Krallığı'nın özel hükümeti haline gelen Restorasyon ile dostane ilişkiler vardı. Ancak Bertram Krallığı asıl hükümeti bir süredir araya mesafe koymaya başlamıştı ve güneydeki Saint Stella Krallığı ile de diplomatik ilişkiler tamamen kesik durumdaydı.
Yine de, son zamanlarda araya soğukluk giren Bertram Krallığı asıl hükümeti de, yakınında bulunmasına rağmen diplomatik ilişkisi olmayan Saint Stella Krallığı da bu geceki davete katılım gösteriyordu.
Tam da bu yüzden, bu istisnai durum göze çarpıyor, davetli ülkeler arasında sıra dışı bir varlık sergileyerek çok sayıdaki küçük ülkenin dikkatini üzerlerine çekiyorlardı. Üstelik şu anki Bertram Krallığı asıl hükümeti mensuplarının, başkentten ayrılan Dük Huguenot hizbiyle resmi bir ortamda ilk kez karşı karşıya geleceği düşünüldüğünde, bu durumun büyük bir dalgalanma yaratacağı kaçınılmazdı.
Bu nedenle, zaten salona giriş yapmış olan soylular, Strahl bölgesinin büyük ülkelerinden davet edilen resmi konukların içeri adım atacağı anı sabırsızlıkla bekliyordu.
Bu arada, normalde büyük bir ülkenin kralının adına bir davet verildiğinde, katılımcı ülkelerin temsilci olarak kraliyet ailesinden birilerini göndermesi geleneksel bir nezaket kuralıydı. Ancak takdim sırasını, ev sahibi ülke ulusal güç dengelerine veya diplomatik ilişkilere göre tek taraflı olarak belirleyebilirdi. Dolayısıyla, yabancı ülkelerin salona hangi sırayla gireceği de katılımcılar için ayrı bir merak konusuydu.
Şu anda, kuzeydeki küçük ülkelerden katılan resmi konukların neredeyse tamamı salona girişini tamamlamıştı. Geriye sadece küçük ülkeler arasında gücü nispeten yüksek kabul edilen devletler kalmıştı. Tam o sırada—
"Rubia Krallığı, Birinci Prenses Altesleri, Silvi-sama teşrif ediyorlar!"
Sunucu soylunun sesi holde yankılandı. Holün üst katındaki kapılar açıldığında, Rubia Krallığı'nın birinci prensesi olan Silvi göründü.
Silvi'nin yanında bir erkek partner yoktu, onun yerine arkasından gelen beş hizmetkar ona eşlik ediyordu.
"Ooo, Şövalye Prenses Silvi Altesleri sahneye çıkıyor demek."
"Her zamanki gibi ne kadar da vakur bir hanımefendi."
"Ancak, normalde yanında bir erkek partner olmadan kız kardeşleriyle gelirdi. Bu kez kız kardeşini göremedik. Tek başına gelmesi nadir bir durum."
Erkek soyluların bakışları, daha önce sahneye çıkan diğer krallıkların kraliyet üyelerine kıyasla çok daha tutkulu bir hal almıştı. Sadece erkekler değil, kadın soyluların bir kısmı da Silvi'ye hayranlık dolu gözlerle bakıyordu.
Silvi de Rubia. Az öncesine kadar Reiss ve Charles ile gizli bir görüşme yapan Rubia Krallığı'nın birinci prensesi. Gerçek yaşı onlu yaşlarının sonlarındaydı.
Bir kadına göre oldukça uzun bir boyu, çekici ve vakur yüz hatları, omuzlarına dökülen güzel sarı saçlarıyla göz alıcı bir dış görünüşe sahipti. Ancak en dikkat çekici özelliği üzerindeki bembeyaz elbiseydi. Sıradan kadın soyluların giydiği o sevimli tasarımlardan uzaktı; beline bir kılıç kuşansa anında törensel bir savaş zırhına dönüşecek sıradışı bir elbise giymişti. Bedeni olgun bir kadının zarafetini taşısa da duruşu ve hareketleri tam bir savaşçınkini andırıyordu.
Şövalye Prenses lakabı boşuna değildi. Silvi, kraliyet üyesi olmasına rağmen bir şövalye gibi hareket ediyordu. Bu sıra dışı yönü sayesinde, küçük bir ülkenin prensesi olmasına rağmen komşu ülkelerde bile adını duyurmuş bir isimdi.
Salondaki tüm soylular Silvi'nin girişine odaklanmışken—
"Oha be, şövalye prenses! Gerçekmiş resmen! Bir isekai dünyasına geldikten sonra şövalye prenses görmeden olmazdı zaten. Tam olarak aradığım şey bu. Mümkünse o meşhur 'Kahretsin, öldür beni!' lafını etmesini isterdim ama... Of be!"
Hole açılan üst kat kapısının dışında, Hiroaki Sakata tek başına heyecanlanıyordu. Dünya'dayken kendisini tamamen isekai temalı alt kültürlere kaptırmış olan Hiroaki için şövalye prenses kavramı, en çok hayalini kurduğu niteliklerden biriydi.
Belki de bu yüzden, salona girmeden önce şövalye prenses olarak anılan Silvi'nin adını duyunca hemen popüler kültür hayranı içgüdüleriyle ona yanaşmış, Silvi içeri girdikten sonra bile heyecanını yatıştıramamıştı.
Zaten çok sayıda küçük ülkeden davet edilen konuklar salona girdiği için, bu alanda geriye sadece küçük ülkeler arasında büyük nüfuza sahip olanlar ile büyük ülkelere mensup konuklar kalmıştı. Bu arada, onların arasında Dük Huguenot ve Charles gibi aralarında geçmişten gelen husumetler olan kişiler de göze çarpıyordu. Ancak birbirlerini yok sayıyor gibi davranarak koridorun köşesinde sessizce bekliyorlardı.
Hiroaki'nin hemen yanında duran Roana, onun bu heyecanlı halini hafifçe acı acı gülümseyerek izliyordu. Tam o sırada, Hiroaki'ye yaklaşan ve ona seslenen bir genç belirdi. Dış görünüşü onlu yaşlarının ortalarında veya sonlarındaydı; yumuşakça dalgalanan altın sarısı saçlarıyla dikkat çeken oldukça yakışıklı bir çocuktu.
"Sadece meraktan soruyorum, 'Kahretsin, öldür beni' tam olarak ne anlama geliyor?"
Altın saçlı genç, Hiroaki'ye bu soruyu yöneltti. Ancak—
"Ha? Kafana göre bana seslenip durma lan."
Hiroaki aniden huzursuzlaştı ve altın saçlı gence öfkeyle baktı.
"Bu sert oldu. Bağlı olduğumuz taraflar farklı olsa da, aynı Japon topraklarından gelmiş kişiler olarak en azından bu gece iyi geçinelim diye düşünmüştüm."
Altın saçlı genç acı acı gülümseyerek omuz silkti.
"Melez tipli, doğuştan hileli yakışıklı piç, kapat çeneni. Seninle konuşacak hiçbir şeyim yok."
Hiroaki, altın saçlı gençten sebepsiz yere nefret ediyordu.
"Öyle diyorsanız... Peki, onun yerine size sorsam olur mu?"
Altın saçlı genç pes etmedi ve hemen Hiroaki'nin yanında duran Roana'ya seslendi.
"Şey, hayır, yani... Ben de pek bilmiyorum..."
Roana zor durumda kalmış bir ifadeyle ne diyeceğini bilemedi. Bu çok doğaldı. Karşısındaki kişi, bir dükün kızı olan Roana'nın bile öylece tersleyip geçiştirebileceği biri değildi çünkü...
"Hey, hey! Benim Roana'mla konuşup durma, seni pislik. Harbiden yılışık, yılışık herifin tekisin. Senin gibi hiçbir şeyin farkında olmayan popüler tiplerden nefret ederim."
Hiroaki öfkesini açıkça belli ederek altın saçlı gencin üzerine yürüdü.
"Kendisine asılmak gibi bir niyetim yoktu aslında..."
"Yeme beni... Senin gibi tipler genelde kadın erkek ilişkileri yüzünden arkadaşlıkları bozar. 'Niyetim yoktu' ayağına yatar, arkadaşının sevdiği kızı kendine aşık edersin."
"Ahaha, sanki bizzat yaşamış gibi konuşuyorsunuz."
Hiroaki'nin tiksintiyle yüzünü buruşturarak konuşması üzerine altın saçlı genç böyle bir karşılık verdi.
"Şşşt, lan, harbi havadan anlamıyorsun... Git kendi partnerinin yanına."
"Maalesef kendisi henüz üstünü değiştiriyor. Yakında gelir ama."
"Ha? Ah, eğer Kahraman arıyorsan benden başka biri daha var, tam da yeni geldi. Bak, git o kıza seslen."
Hiroaki bunu dedikten sonra, Rio ve Charlotte ile birlikte yürüyen Satsuki'ye gözlerini dikti.
"Ah, o kız demek gerçekten Sumeragi grubunun..."
Altın saçlı genç gözlerini kısarak Satsuki'nin yüzüne dik dik baktı ve fısıldadı. Ardından, Satsuki'nin olduğu taraftan Hiroaki ve diğerlerine doğru yaklaşmaya başladı.
"Uzun zaman oldu, Shigekura Rui-kun. Bertram Krallığı merkezine çağrılan Kahraman'ın adını duyduğumda bir an acaba mı demiştim ama kaderin bizi böyle garip bir şekilde karşılaştıracağı hiç aklıma gelmezdi."
Satsuki, altın saçlı gence, yani Bertram Krallığı merkezine çağrılan Kahraman Shigekura Rui'ye bu sözlerle seslendi.
"Kesinlikle öyle. Benimle birlikte bu dünyaya sürüklenen arkadaşım dışında, tanıdığım birinin daha burada olduğunu hiç düşünmemiştim."
Rui acı acı gülümseyerek ona katıldı.
"Ha? Siz birbirinizi tanıyor musunuz?"
Hiroaki şüpheyle kaşlarını çattı.
"Şey, ailelerimizin ilişkileri yüzünden biraz. Sadece kısaca bir selamlaşmıştık, yani birbirimizin adını ve yüzünü biliyoruz o kadar."
Rui'nin bu açıklaması üzerine Hiroaki, ikisine de sanki tuhaf bir yaratık görüyormuş gibi baktı.
"Ah, demek şu zengin çocuklarından, asilzadelerden birisiniz. Demek Japonya'da gerçekten böyle sosyetik tipler varmış. Ama tabii, bu yüzden buradaki havayı okuyamıyorsunuz, şimdi anlaşıldı."
"Efendim?"
Satsuki'nin kaşları seğirdi, yüzü aniden gerildi. Tam o sırada Flora, Hiroaki'nin yanına yaklaştı.
"Kahraman-sama, çok özür dilerim. Hazırlanmam biraz uzun sürdü."
"O, Flora. Yok canım, sorun değil. Zaten erken gelseydin de kesin yine tuhaf herifin teki sana laf atacaktı."
Geciktiği için özür dileyen Flora'ya, Hiroaki hafifçe sırıtarak karşılık verdi. Satsuki, Flora'nın hatrına öfkesini içine atarak dudaklarını büktü ve derin bir nefes verdi.
"Sen, yoksa Prenses Christina'nın kız kardeşi misin?"
Rui şaşkınlıkla gözlerini açarak Flora'ya sordu.
"......Evet."
Flora çekingen bir tavırla başını salladı. Tam o sırada—
"A, lafının üzerine Christina-sama da teşrif etti galiba."
Biraz ötede Rio ile birlikte konuşmaları dinleyen Charlotte, koridorun ucuna doğru baktı. Orada, Flora ile aynı eflatun elbiseyi giymiş olan Christina duruyordu ve Rui'ye doğru yaklaşıyordu.
"Sizi beklettim, Kahraman-sama."
Christina ilk önce Rui'ye seslendi. Bakış alanında kız kardeşi Flora da vardı ama sanki orada değilmiş gibi davranıyordu.
"Hayır, salonun açılmasına daha vakit var. Hem ben de henüz şimdi gelmiştim."
Aslında Rui epey bir süredir orada bekliyordu fakat bunu kesinlikle belli etmeden kibarca konuştu. Bunun üzerine—
"Uzun zaman oldu, Christina-sama."
Charlotte neşeyle öne atıldı ve Christina'ya gülümseyerek seslendi.
"Evet, uzun zaman oldu Charlotte-sama. Bu görkemli geceye beni de davet ettiğiniz için en içten teşekkürlerimi sunarım."
Christina, Charlotte'un selamına sevimli ve zarif bir gülümsemeyle karşılık verdi.
"Rica ederim. Son zamanlarda Restorasyon grubuyla oldukça yakın ilişkiler kurduk fakat Bertram Krallığı merkeziyle aramıza bir soğukluk girmişti, bu beni oldukça üzüyordu. Açıkçası kabul edeceğinizden pek emin olmayarak davet göndermiştim ama gelmeniz beni çok mutlu etti."
Charlotte, dışarıdan son derece masum görünen bir gülümsemeyle diplomatik meselelerin altını çizdi.
"Galark Krallığı'nın ülkemizin iç işlerine bu derece müdahil olması bizim tarafımızda da büyük bir sorun olarak görülüyor. Fakat... bu gecenin ülkelerimiz arasındaki buzları eritmek için bir fırsat olacağını umarak davetinize icabet ettim."
Christina politik olarak güvenli bir cevap verdi.
"Harika. Değil mi, Flora-sama? Ablanızla uzun zamandır görüşmüyordunuz. Ne dersiniz, bu fırsattan istifade iki çift laf etmek istemez misiniz?"
Charlotte, Flora'ya bakarak yine oldukça hassas bir konuyu kurcaladı.
"Şey... Abla..."
Flora gözlerini Christina'ya dikti, nefesini tutup konuşmaya yeltendi. Ancak—
"Ne yazık ki buraya, ülkesini terk eden biriyle laf kalabalığı yapmak için gelmedim."
Christina, Flora'yı soğuk bir şekilde tersledi. Biraz ötede duran Charles ve Bertram Krallığı'nın diğer soyluları ise bu durumu dikkatle izliyordu.
Flora'nın omuzları titredi, olduğu yerde irkildi.
"Aman Tanrım, ne kadar da acımasızca."
Charlotte yapmacık bir üzüntüyle iç geçirdi.
"Yahu. O zaman bir Kahraman olan benimle de mi konuşmaya niyetiniz yok?"
Hiroaki yüzüne kibirli bir gülüş yerleştirerek söze girdi.
"Asla. Siz, Bertram Krallığı'nın elindeki kutsal taşla çağrılmış bir Kahraman'sınız. Sizi ağırlamak bizim için bir şereftir. Kendimi tanıtmakta geciktim, ben Bertram Krallığı'nın Birinci Prensesi Christina. Sizinle tanışmak benim için bir onurdur."
Christina akıcı bir dille konuşup elbisesinin eteklerinden tutarak Hiroaki'ye son derece kibar bir şekilde selam verdi.
"...Ah, şey. Flora'nın ablası olduğun için gerçekten de ona benziyorsun. Çok güzel bir yüzün var. Ama tavırlarınız oldukça farklı sanırım."
Hiroaki, Christina'nın güzelliği ve asil duruşu karşısında büyülenmişti, hemen yelkenleri suya indirdi.
"Kahraman-sama'nın övgüleri beni onurlandırdı. Bu gece sizinle vakit geçirmeyi sabırsızlıkla bekliyorum. Ülkemin soyluları da sizinle tanışmak için can atıyorlar."
Christina yüzüne sahte ama kusursuz bir gülümseme yerleştirerek Hiroaki'ye baktı.
"Pekala, madem öyle diyorsun, o zaman bir ara konuşuruz."
"Büyük bir memnuniyetle. Bu arada, Galark Krallığı'nın Kahraman'ına da selam vermek isterim. Sanırım o kişi şu hanımefendi?"
Christina gülümseyerek başını salladı ve bu kez bakışlarını Satsuki'ye çevirdi.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.