"Peki, Amakawa Bey'in suçlamaları ortadan kalktığına göre, kaçış planını konuşmayalım mı? Gerçi plan tamamen Amakawa Bey'e kalacak olsa da..."
Christina kıkırdayarak önerdi.
"Öncelikle bu mahzenden yüzeye nasıl çıkacağımıza gelirsek, hepinizin aynı anda çıkmaması daha iyi olur. Doğrusu, sayı çok fazla ve çok dikkat çekici olur. Şehrin içinde olsa neyse ama, malikanenin içinde Prenses'in görüldüğü fark edilirse, onu sakladığımız apaçık ortaya çıkar. Kont Claire için de mazeret kalmaz, değil mi?"
Rio, Roland'a bakarak konuştu.
"Hmm... Şehrin içinde bile riskli olsa da, malikanenin içinde bulunmaktan daha çok mazeret imkanı var."
Roland düşünceli bir ifadeyle söyledi.
"Durum böyle olunca, yakalanma riski az olsa da, açıkçası herkesi tek tek dışarı çıkarmak istemem. Giriş çıkış sayısı arttıkça risk de artar. Bir kez yakalanırsak kaçmak mümkün olsa da, yeniden sızmak zorlaşır ve kalanları geride bırakmak zorunda kalabiliriz."
"Peki, o zaman nasıl...?"
Christina sordu. Başka ne yol olabilirdi ki?
"Bu durumda, benim tek başıma malikanenin mahzeninden kaçıp, dışarıda büyük bir kargaşa çıkarıp yem olmam, riski yönetmenin en kolay yoludur. Malikanenin personelini cezbedip güvenlik zayıfladığında Prenses ve diğerlerinin mahzenden kaçması nasıl olur? Kaçış için, kişi sayısına göre saç rengini değiştiren büyü araçları ödünç vereceğim, lütfen onları takın."
Rio en güvenli planı önerdi. Malikanenin içindeki personel çok fazla olduğu için kaçış zorsa, personel sayısını azaltmak yeterliydi.
"…Uygun mu? Amakawa Bey'in yükü oldukça artacak gibi geliyor bana."
Christina hafifçe nefesini tutarak sordu. Şehrin mevcut gerginliği düşünüldüğünde, bunun normalde intihar eylemi olduğunu düşündüğü için.
"Evet. Bertram Krallığı'nın başkentindeki düğün salonundan Celia-sama'yı kaçırdığımız zamanki güvenlik durumuna kıyasla bu hiçbir şey."
Rio son derece sakin bir sesle yanıtladı.
"Höh, hahaha. Hayır, affedersiniz. Normalde, bu tür bir görevin feda edilecek bir piyonun işi olduğunu söylerdim ama, inanılmaz bir ikna gücüne sahip olduğunu düşündüm."
Roland keyifli bir şekilde gülerek konuştu.
"Onur duydum. Yalnız, şehirdeki güvenlik personeline ve şehirdeki evlere biraz zarar gelebilir ama..."
"Pekala. Şehre biraz zarar gelse bile göz yumacağım. Mümkünse halka zarar gelmemesini isterim."
"Anlaşıldı. Savaşçılar dışında kimseye zarar gelmemesine dikkat edeceğim. O zaman, çıktığımızda işler kötü gitmesin diye biraz daha ayrıntı düşünelim mi? Kabaca da olsa, şehrin bir haritası olsa yardımcı olurdu."
"Aklımda var. Kağıda dökeyim."
Roland söyledi. Gerçekten de bir derebeyiydi.
"Lütfen."
Rio bunları söyledikten sonra—
Aisha, senden küçük bir ricam var.
Ruh formunda ona eşlik eden Aisha'ya gizlice fısıldadı.
Ardından, yaklaşık otuz dakika boyunca kaçış planını detaylandırdıktan sonra—
"…Baba, Prenses'e eşlik edeceğim."
"Ah, dikkatli ol. Gerçi Haruto-kun gibi yetenekli biri varken pek endişelenmeye gerek kalmayabilir."
Celia ve Roland, baba-kız olarak vedalaşıyorlardı.
"Evet. Kaleden çıktıktan sonra Haruto sayesinde sakin ve çok keyifli zamanlar geçirdim. Ama tam da bu yüzden, içten içe hep bir şey düşünüyordum. 'Babamı ve diğerlerini endişelendirirken, sadece ben bu kadar mutlu olabilir miyim?' diye. Bu sorunun cevabını bulmak için Haruto'ya ısrar ettim ve beni buraya getirmesini sağladım. Bu yüzden yine Haruto'ya sorun çıkarmış oldum ama..."
"Öyle mi... Bu durumu atlattıktan sonra, Celia-chan'ı da yanımıza alarak onunla konuşmak isterim. Ona çok teşekkür etmemiz gerekecek gibi."
Celia'nın özür diler gibi konuşmasını gören Roland'ın yüzü yumuşadı.
"Evet. Kaçmadan önce, Haruto ile biraz konuşacağım."
"Ah, git bakalım."
Roland tarafından uğurlanan Celia, Rio'nun yanına gitti.
"Hey, Haruto."
"Celia-sama, bir şey mi oldu?"
"Şu '-sama' eki garip bir şekilde gıdıklıyor beni. İsimle de seslenebilirsin."
Celia, şaşkın bir ifadeyle söyledi.
"Hayır, evlenmemiş bir soylu kadına alenen ismiyle hitap etmenin doğru olmayacağını düşündüm de."
Rio söyledi. Olamaz, 'Sensei' diyecek hali yoktu, bu yüzden '-sama' ekini kullanmıştı.
"…Pekala, boş ver. Bundan ziyade, affedersin. Benim yüzümden, farkında olmadan sana yine yük oldum."
Celia böyle konuşarak, çok üzgün bir ifadeyle yüzünü buruşturdu.
"Öyle bir şey yok. Sana olan borcumu ödemek için severek yaptığım bir şey bu."
Rio gülümsedi ve başını salladı.
"Bunu söylemen benim için büyük bir onur ama... Ama ben sana ne yapabildim ki, yapsam bile çok azdı, değil mi? Asıl ben sana olan borcumu ödeyemeyecek kadar çok şey aldım. Bu yüzden teşekkür ederim. Her zaman, her zaman."
Celia böyle söyleyerek, özür diler gibi teşekkür etti.
"Asıl ben teşekkür ederim."
Rio, Celia'ya nazikçe gülümsedi. O sırada—
Haruto, hazırız. İstediğin zaman başlayabilirsin.
Aisha'nın sesi zihninde yankılandı.
Anladım. Hazır olunca haber veririm, sen başla.
Tamam.
Rio, Aisha'ya kısa bir talimat verdikten sonra—
"Pekala, çok oyalanırsak sabah olacak gibi, o yüzden ben artık gideyim."
"…Tamam."
Bahçeye çıkan koridora doğru yürüdü. Orada Christina, Vanessa ve Roland'ın yanı sıra Rei ve Kouta da duruyordu.
"Size güveniyoruz, Amakawa Bey."
Christina böyle söyleyip başını eğdi. Vanessa, Rei ve Kouta da onu takip etti.
"Evet. Planlandığı gibi hareket ederseniz sorun olmaz. Korumayı size bırakıyorum, Vanessa-san."
Böyle söyleyip Vanessa'ya baktı.
"Ah. Sizin kadar olmasa da, elimden gelenin en iyisini yapacağım."
Vanessa derince başını salladı.
"Amakawa Bey... Hayır, Haruto-kun."
Roland ciddi bir ifadeyle Rio'ya seslendi.
"Evet, ne oldu?"
Rio hafifçe tetikte yanıtladı.
"Sana bir erkek olarak güveniyorum. …Celia-chan'ı korumanı istiyorum. Lütfen."
Roland böyle söyleyip Rio'ya derince eğildi.
"Söylemenize gerek bile yok."
Rio hafifçe gülümsedi ve güçlü bir şekilde başını salladı. O kadar barizdi ki, söylenmesine gerek bile yoktu. Ancak Celia'nın babası Roland'ın ona güvenmesi, içtenlikle hoşuna gitmişti.
"…Öyle mi. O zaman, şunu al lütfen."
Roland, içi dolu, ağır bir keseyi uzattı.
"Bu ne?"
"Yol parası var içinde. Yolda bir şeye ihtiyacın olabilir, değil mi? Kalanını da senin ödülün olarak al. Yaptığın işe uygun bir karşılık denemez ama, o kısmı da hayatta kalıp daha sonra tekrar karşılaştığımızda ayarlarız."
"Hayır, bunu... kabul edemem."
Vicdan azabıyla konuşan Roland’a, Rio hafif mahcup bir ifadeyle ödülü reddettiğini belirtti.
"Lafı uzatma da al şunu. En azından yol masraflarını karşılamama izin ver."
Roland, küçük keseyi Rio’nun eline yarı zorla tutuşturdu.
"......Artan kısmını Celia-sama’ya teslim edeceğim."
"Hah, sen de epey inatçı bir adammışsın. Şimdiki gençlere kıyasla sende iş var. Normalde seninle oturup karşılıklı birer kadeh sake içmek isterdim ama vaktimiz yok. Hadi git artık."
"Peki. Müsaadenizle. ……O zaman görüşmek üzere."
Rio bu sözleri arkasında bırakarak malikanenin bahçesine çıkan merdivenleri tırmanmaya başladı. Tavandaki gizli kapıyı hafifçe aralayıp ruh sanatı kullanarak çevreyi taradı. Yakınlarda kimsenin olmadığını teyit edince kapıyı ardına kadar açtı ve hızla dışarı fırladı.
Ardından, bahçede devriye gezen askerlerin arasından süzülürcesine, kusursuz bir çeviklikle göz açıp kapayıncaya kadar ilerledi. Adeta bir akrobat gibi malikanenin göğe yükselen duvarlarını aşıp geçti.
Claire Kontu'nun malikanesinden uzaklaştıktan kısa bir süre sonra, şehrin çok üzerindeki semalarda kulak tırmalayan bir patlama sesiyle birlikte tek bir ışık fişeği patladı.
Şehrin sessiz meydanlarından birinde...
Zifiri karanlık ve ıssız meydanda aniden bir patlama sesi yankılandı. Derken, meydanın semalarına fırlatılan bir ışık hüllesi patladı ve tüm şehri öğle vaktiymişçesine aydınlattı.
Ardından, daha on saniye geçmeden——,
"Neler oluyor?!"
Yakınlarda devriye gezen krallık ordusu askerleri meydana akın etti.
"Şurada dört kişi var!"
"Ne?"
Meydandaki insan gölgelerini fark eden askerlerin bakışları hemen oraya odaklandı. Gökyüzünde parlayan işaret fişeğinin ışığı altında her şey netçe görülüyordu.
Gerçekten de orada duranlar, askerlerin köşe bucak aradığı kişilerdi. İki kadın, Christina ve Vanessa’nın tariflerine tıpatıp uyuyordu. Diğer ikisi kapüşonlarla yüzlerini ve vücutlarını gizledikleri için cinsiyetleri seçilemiyordu ama——,
"Mor saçlar... Bu Prenses Christina!"
"Diğeri kılıç kuşanmış. Muhafız Şövalye Vanessa Emard!"
Askerler nefesleri kesilerek bağırdılar.
"Na-Nasıl olur da böyle bir yerde, güpegündüz gibi meydandalar..."
Aralarında kafa karışıklığı yaşayanlar olsa da——,
"Be-Bekleyin! Ah, hayır, lütfen bekleyiniz!"
Dört kişilik grup, henüz askerlerin gelmediği bir sokağı seçerek meydanın dışına doğru aniden koşmaya başladı. Askerler onları durdurmaya çalıştıysa da durmaya niyetleri yoktu...
Gökyüzüne fırlatılan fişeğin ışığı hızla zayıflayarak yok oldu. Çevreye yeniden gecenin karanlığı çöktü.
"De-Destek çağırın! Merkezden destek isteyin! Şehir kapılarına da haber verin!"
"E-Emredersiniz!"
Yaşlı bir asker durumu kavrayıp emirler yağdırırken, diğer genç askerler panik içinde sağa sola koşturmaya başladı. Onların bu telaşını, meydandan kaçıp kaybolmuş olması gereken dörtlü, ne ara çıktıkları belli olmayan bir damın üzerinden izliyordu. Derken——,
'Aishia, ben sinyal verene kadar bu şekilde arada bir kendini göstererek şehirdeki tüm askerleri kuzey blokuna yönlendir.'
Dörtlüden biri olan mor saçlı kızın zihninde Rio’nun sesi yankılandı. Kızın gerçek kimliği Aishia’ydı; açık mor saçları ise ruh sanatı yardımıyla geçici olarak değiştirilmişti.
'Anladım.'
Aishia ruhsuz bir sesle cevap verdi.
"Gidelim."
Diğer üçüne bir göz attıktan sonra aşağıdaki sokağa atladı.
Birkaç dakika sonra——,
"Ne?! Prenses Christina halk tabakasının yaşadığı bölgedeki meydanda mı görülmüş?!"
Soylu mahallesindeki Claire Kontu malikanesi. Bahçedeki konuk evinde uykuda olan Charles, bu beklenmedik haberle sarsılarak uyandı ve üzerindeki gecelikle raporu dinlemeye koyuldu.
"E-Evet efendim! Bir ışık topuyla gökyüzü aniden aydınlanınca, meydana koşan askerler o dört kişilik grubu görmüşler. Şu an kuzey kapısına doğru kaçtıkları söyleniyor."
Raporu getiren asker telaşla durumu açıkladı.
"K-Kont Claire nerede?!"
"Malikanesinde efendim. Bu gürültünün ne olduğunu sorup açıklama bekliyor."
"Ne, imkanı yok, aptalca..."
Charles şaşkınlıkla gözlerini açtı.
'Ağır konuşup üzerine baskı kurarsam panikleyip harekete geçer diye düşünmüştüm ama... Malikanede saklanmıyorlar mıydı?! Neden halk mahallesindeler?!'
Eğer Christina halk mahallesinde saklanıyorsa, soylu mahallesindeki evinde göz hapsinde tutulan Kont Claire ile iletişim kurmasının bir yolu olamazdı. Hayır, haberleşme büyüsüyle bu mümkündü ancak bu aletler menzil içindeki aynı cihazı taşıyan herkese bilgiyi yaydığı için gizli bir iletişim yöntemi olarak kullanılamazdı.
"Ne buyurursunuz efendim? Halk mahallesinde kapılar dışında asgari personelimiz vardı, destek isteniyor."
Raporu getiren asker sabırsızlıkla talimat bekliyordu.
"Kahretsin, kuzeye! Malikanedeki ve soylu mahallesindeki tüm birimleri seferber edip halk mahallesine kaydırın! Bölgeyi kuşatın ve sakın kaçmalarına izin vermeyin! Ne pahasına olursa olsun onları yakalayın!"
Charles bağırıp çağırarak emretti. Yakaladıktan sonra bir şekilde itiraf ettirmenin yolunu bulurdu. Eğer böyle kaçıp giderlerse ellerinde kesin bir kanıt kalmayacaktı.
"Anlaşıldı efendim!"
Asker topuklarının üzerinde dönüp talimatları iletmek üzere odadan fırladı. Onunla eş zamanlı olarak Rui ve Alfred içeri girdi.
"Charles, neler oluyor?"
Alfred odaya girer girmez durumu sordu.
"Ku-Kuzeyde! Prenses Christina kuzey blokunda! Görgü tanıkları dört kişi olduklarını söylüyor! Sen de hemen oraya git! Sakın kaçırmayın! Ben de üstümü değiştirip adamlarımla peşinizden geleceğim!"
Charles, Alfred’e emirler yağdırdı.
"Hadi gidelim!"
Rui anında arkasını dönüp odadan dışarı fırladı. Alfred bir iç çekip hemen Rui’nin peşine takılarak şehrin kuzey blokuna doğru yola koyuldu.
O sırada, şehrin halk mahallesinde, surların içindeki kuzey blokunda... Vücut güçlendirme kullanan Rio, bitişik binaların çatılarında uçar gibi koşuyordu.
"Acele edin! Henüz fazla uzaklaşmış olamazlar. Kuzey kapısından kaçmaya çalışabilirler. Civarı didik didik arayın!"
Aşağıdaki sokaklarda sayısız asker telaş içinde koşturuyordu. Aishia ve diğerlerinin dikkat dağıtma hamlesine kanan çok sayıda asker kuzey blokuna çekilmişti.
Rio, ikişerli gruplar halinde hareket eden askerleri fark edince güçlü bir sıçrayış yaptı. Rüzgar ruh sanatını ustaca kullanarak iniş sesini tamamen yok etti. Askerler daha ne olduğunu anlamadan darbeyi indirdi.
"Öğğ!"
"Höh!"
İki asker anında bayılarak sokağa yığıldı. Hemen yanlarına, kuşanmış oldukları demir coplar yuvarlandı.
Rio yerdeki coplardan birini fark edip aldı ve sağ eline yerleşti. Tutuşunu kontrol edip birkaç kez havada sallayarak alışmaya çalıştı. Cop eline iyice oturduğunda, tekrar zıplayarak çatıların karanlığında gözden kayboldu.
Ardından, birkaç noktada daha az sayıdaki devriyeleri bayıltarak kargaşayı büyüttü ve kuzey kapısına doğru yöneldi——,
'Aishia, şimdi kuzey kapısındaki nöbetçileri etkisiz hale getirip kapıyı açacağım. Sen de uygun bir zamanda göze batacak şekilde kuzey kapısından dışarı çık. Böylece senin görevin bitecek.'
Yakınlarda olması gereken Aishia’ya talimatını verdi.
'Anladım.'
Aishia’dan cevap anında geldi. Kuzey kapısından kaçılacağından şüphelenmiş olacaklar ki, kapının önünde beklendiği gibi çok sayıda asker güvenliği sıkılaştırmıştı. Ancak...
'Öyleyse, kapıya saldırıyorum.'
Rio, kapının yakınındaki on askeri süzerek niyetini belli etti. Hiç tereddüt etmeden kapıya doğru atılırken sağ elinin parmaklarını bir tabanca gibi doğrulttu.
Bir sonraki an, Rio’nun parmaklarından ışık patlaması büyüsünü andıran ışık enerjili büyü mermileri fırladı. Ateşlenen mermilerin tamamı, sanki birer mıknatıs tarafından çekiliyormuşçasına askerlerin gövdelerine doğru süzüldü.
"Öğğ!", "Ha!?", "Höh!", "Uff..."
Karanlığın ortasında aniden üzerlerine uçan yüksek hızlı ışık mermilerinden kaçmaları imkansızdı. Askerler birbiri ardına inleyerek yere serildiler.
"Ne... Ne oluyor...?"
Neler olup bittiğini anlayamayan bir asker, şaşkınlıkla etrafına bakındı.
"Ggh", "Ff", "Ah", "Ihh", "Ggh!"
Rio, geriye kalan son kişinin yanına ulaşana dek toplam dokuz ışık mermisi ateşlemişti. Hepsi askerlerin gövdesine isabet etmiş ve onları savurmuştu. Ve sonra...
"Hii! Ahh..."
Son kalan kişinin önünde aniden belirdi. Asker daha ne olduğunu kavrayamadan Rio, elindeki copu hızla savurdu. Tok bir sesle birlikte asker yere yığılıp kaldı.
'Kapı açma mekanizması kulübenin içinde olmalı.'
Rio, baygın haldeki on askeri orada bırakıp kapıya kurulu nöbetçi kulübesinin kapısına yöneldi. Kendi evinin kapısını açar gibi rahatça içeri girdi.
İçeride yedek bekleyen tek bir asker vardı; Rio onu da hızla etkisiz hale getirip kapıyı açacak mekanizmayı kurcalamaya başladı. Kısa bir süre sonra, büyük bir gürültüyle kuzey kapısı açılmaya başladı. Kapının açılma sesini duyan çevre bir anda hareketlendi.
Nereden geldiği belli olmayan dört gölge kapının önüne geldi. Kapı tamamen açılmadan hemen önce, diğer bölgelerden askerler bölgeye akın etmeye başlamıştı.
"Hey, kapı açılıyor!"
"Muhafızlar devrilmiş! Hemen oradalar! Prenses Christina ve yanındakiler!"
Askerler dörtlü grubu fark edince telaşla bağırdılar ancak tam o anda kuzey kapısı tamamen açıldı ve grup dışarı fırladı. Kuzey ve güney kapılarının ötesinde geniş tarım arazileri uzanıyordu; dördü hiç yavaşlamadan ana yolda ilerleyerek göz açıp kapayıncaya dek gecenin karanlığında kayboldular.
'Bu kadar yeter Aishia. Teşekkürler. Ben güney kapısına geçiyorum. İş bitince haberleşiriz.'
Rio, ne ara çıktığı belli olmayan kapının üzerinden, gözden kaybolan Aishia ve diğerlerine念話 (zihinsel mesaj) gönderdi. Hemen yanında baygın halde yatan iki asker duruyordu.
'Tamam, anladım.'
Ana yolda birkaç yüz metre ilerledikten sonra Aishia aniden durdu. Diğer üçü de hemen koşmayı bırakıp duraksadı.
"Bu kadar yeterli mi, Aishia-sama?"
Belinde kılıç taşıyan kadın Aishia’ya sordu.
"Evet. Bizim işimiz burada bitti. Haruto güney kapısına gidiyor," diye cevap verdi Aishia.
"Hah... Çok heyecanlıydı."
Kapüşonunu indirenlerden biri yüzünü gösterdi. Bu Orphia’ydı. Yüce Elflere özgü uzun kulaklarını bir büyü eşyasıyla gizlemiş olsa da saç rengi aynıydı.
"Oldukça heyecan vericiydi."
Kapüşonunu indiren diğer kişi ise kadim cüce Alma’ydı. O da Orphia gibi ırksal özelliklerini gizlemişti ama saçları kendi doğal rengindeydi.
"Celia-san’ın güney kapısından kaçıp güneye gidiyormuş gibi yaparak doğuya yöneleceğini biliyoruz, değil mi? Hâlâ bir aksilik çıkabilir, şehrin etrafından dolanıp bir göz atalım mı?"
Vanessa rolünü üstlenen Sara bu öneriyi sundu. Sara kapüşon takmamıştı; büyü eşyası sayesinde gümüş kurt kulaklarını insan kulağı gibi göstermiş, saç rengini ise Vanessa’nınkiyle aynı yapmıştı.
"Evet, öyle yapalım."
Aishia başını salladı. Böylece dörtlü, her ihtimale karşı güney kapısına doğru yöneldi.
Şehrin semalarından tüm bu hareketliliği kuş bakışı izleyen bir adam vardı. Reiss. Gökyüzüne işaret fişeği fırlatılıp şehir karıştığından beri Rio ve diğerlerinin hareketlerini gözlemliyordu. Gözleri, sanki karanlığın ötesini görüyormuşçasına Rio ve grubunun yerini isabetle tespit ediyordu.
"Demek öyle... Kuzey yoluna gitmiş gibi yapıp asıl hedefi savunması zayıflayan güney kapısı ha? Gerçekten ustaca."
Reiss, takdir edercesine kendi kendine mırıldanarak çatıların üzerinden güney kapısına doğru ilerleyen Rio’yu izliyordu. Güney kapısının yakınlarında ise gizlice hareket eden bir başka dörtlü grup daha vardı. Bunlar Christina, Celia ve diğerleriydi.
'Hmm, kaçan kişi Prenses Christina ise, Bertram Krallığı’nın mevcut dengesinin daha fazla sarsılması bu aşamada işime gelmez. Yapacak bir şey yok.'
Reiss hafifçe iç çekerek yere doğru alçalmaya başladı. Kuzey kapısının yakınlarına iniş yapıp askerlerin yanına yaklaştı.
"Afedersiniz," diye seslendi.
"Kimsin sen!? Şüpheli bir tip!"
Askerler silahlarını doğrultup Reiss’ı sorguladılar.
"Yok canım, bu kadar gürültü kopunca merak edip dışarı bakmaya geldim. Bakın, diğerleri de pencerelerden izliyor zaten."
Reiss bunu söyleyerek çevredeki evleri işaret etti. Hakikaten de pencerelerden dışarıyı seyreden birkaç kişi görünüyordu.
"Tch... Ayak bağı olma. Evine dön!"
Asker dilini şaklatarak Reiss’ı kovmaya çalıştı.
"Durun hemen öyle demeyin. Önemli bir bilgi olabilir diye gelmiştim."
"Ne dedin...? Çabuk söyle o zaman!"
"Pekala. Şüpheli görünen dört kişilik bir grubun güneye doğru sinsi sinsi ilerlediğini gördüm. Acaba bu olayla bir ilgisi olabilir mi diye düşündüm."
Reiss bunu söylerken dudaklarında sinsi bir sırıtış belirdi.
"Dört kişilik bir grup mu?"
Askerlerin rengi bir anda attı.
"Evet, aynen öyle. Güney kapısına çıkan ana caddede ilerliyorlardı. Eh, benden bu kadar, size kolay gelsin."
Reiss bunu söyleyip aceleyle oradan uzaklaştı. Hemen ardından, sanki nöbet değişimi yaparcasına kuzey kapısına iki kişi ulaştı. Rui ve Alfred.
"Ben Bertram Krallığı Şövalye Tarikatı lideri Alfred Emerle. Neler oluyor burada? Birisi durumu açıklasın!"
Alfred kimliğini açıklayarak askerlere seslendi. Böylece ikili, Reiss’ın bıraktığı o bilgiyi doğrudan öğrenmiş oldular.
Öte yandan Celia ve yanındakiler, şehirde büyük bir karmaşa yaşanırken Kont Claire’in malikanesinin altından sızmış, bahçe duvarlarını aşmış ve mülkten sağ salim çıkmayı başarmışlardı.
Şu an güney kapısının yakınlarına ulaşmış, gölgelerin içinde gizleniyorlardı.
"Görünüşe göre kapıda hâlâ nöbetçiler var ama bu plan gerçekten kusursuz işliyor. Bu kadar kolayca kapıya kadar gelebileceğimizi hiç düşünmemiştim..."
Christina, güney kapısındaki birkaç nöbetçiyi izlerken hayretle mırıldandı. Kont malikanesinden buraya gelene kadar neredeyse hiç askerle karşılaşmamışlardı. Gizlilik konusunda acemi olmalarına rağmen rahatça hareket edebilmişlerdi. Her şeyin beklediğinden daha pürüzsüz ilerlemesi yüzünde hafif bir tebessüm oluşturdu.
"Haruto söz verdiyse işini kusursuz yapar," dedi Celia gururla.
"Ona gerçekten çok güveniyorsun..."
Christina meraklı bir tavırla sorusunu yöneltti.
"Güvenmemem için bir neden yok."
Celia utangaç bir tavırla hafifçe gülümsedi.
'Şu Lord Amakawa denen kişinin gerçek kimliği de ne böyle? Tek bildiğim kısa süre önce Galarc Krallığı'nın Onursal Şövalyesi olduğu. Celia Sensei ile tanışıklığı olduğuna göre, kökeni bir soyluya mı dayanıyor...?'
Christina, Haruto Amakawa denilen kişiye karşı güçlü bir ilgi duymaya başlamıştı. Böylesine bir yeteneğe sahip olan birinin tamamen isimsiz kalmış olması akıl kârı değildi. Celia'ya sorsa belki anlatırdı ama tanışalı çok az olmuştu, üstelik bu durumun içinde sağa sola soru sormak kaba bir davranış olurdu.
Yolculuk boyunca her gün yüz yüze bakacaklardı, elbet konuşmak için pek çok fırsat doğacaktı. Konuşma sesi yüzünden birileri tarafından yakalanmak fazlasıyla aptalca bir hata olurdu, bu yüzden planladıkları gibi Rio'nun gelmesini beklemeye karar verdi. Tam o sırada—
"Geciktim."
"Hii...!"
Aniden arkadan bir ses duyuldu. Christina ve yanındakiler korkuyla irkildi. Sesin geldiği yöne baktıklarında, siyah peleriniyle Rio'nun orada dikildiğini gördüler.
"Geldiğinizi hiç fark etmedik. Ayak sesleriniz bile duyulmuyor. Vanessa'nın bile fark edememesi şaşırtıcı..."
Christina hayranlık dolu bir ses tonuyla konuştu. Bunun üzerine Vanessa, hafifçe bozulmuş bir ifadeyle yüzünü buruşturdu.
"Sizi korkuttum sanırım. Affedersiniz."
Rio, durumu toparlamak istercesine özür diledi.
"Hayır, yanımızda olmanız bize güven veriyor. Hemen konuya girecek olursak, şu kapıdan geçmenin bir yolu var mıdır?"
Şehri çevreleyen surların yüksekliği rahat on metreyi buluyordu. Büyü gücü ile fiziksel yeteneklerini güçlendirseler bile öyle kolayca üzerinden atlanacak bir yükseklik değildi. Şehir dışına çıkmak istiyorlarsa kapıyı açmak zorundaydılar.
Ancak kapının önünde beş tane nöbetçi bekliyordu...
"Cephe saldırısı yapalım. Kuzey kapısına göre burada koruma sayısı daha az, hemen biter."
"...O zaman, bu işi size bırakabilir miyiz?"
"Elbette, hallederim."
Rio başıyla onayladıktan sonra sanki çarşıya alışverişe çıkıyormuş gibi rahat adımlarla yürümeye başladı.
"Eee... ama..."
"Haruto yaparsa olur, merak etmeyin."
Rio o kadar rahattı ki, Christina bir an ne diyeceğini bilemedi. Celia'nın verdiği güvenceyle birlikte, nefeslerini tutup durumu izlemeye başladılar.
Bir an sonra Rio aniden hızlanıp güney kapısına doğru fırladı. Göz açıp kapayıncaya kadar gözden kaybolmasıyla Christina'nın gözleri faltaşı gibi açıldı.
"Öğğ...!"
Rio, yaklaşır yaklaşmaz askerlerden birinin mide boşluğuna dirseğiyle sert bir darbe indirdi. Derken—
"Ah!" "Höh!"
Vücudunu çevirip attığı döner tekmeyle yanında duran iki askeri birden yere serdi. Göz kırpma süresinde üç asker savaş dışı kalmıştı.
"Sen de... kimsin be?!"
Rio'nun varlığını nihayet fark edebilen kalan iki askerden biri, karnına aldığı diz darbesiyle havaya fırladı. Gücü tükenmiş bir halde "pat" diye yere yığıldı.
Kalan son nöbetçi şaşkınlık içinde bu manzarayı izliyordu ama—
"Se... sen... Gah!"
Bir şeyler bağırmaya fırsat bulamadan, doğrudan göğsüne yediği avuç içi darbesiyle şiddetli bir şekilde geriye doğru uçtu.
Sonuç olarak, birkaç saniye bile geçmeden baygın yatan beş askerden oluşan bir yığın ortaya çıktı. Bu manzarayı saklandıkları yerden izleyen Christina ve beraberindekiler—
"A-ah..."
Tamamen dilleri tutulmuş bir halde kalakaldılar.
"Çok güçlü..."
"Kim bu adam böyle...?"
Rei ve Kota şaşkınlık içinde mırıldanıyorlardı.
Rio nöbetçi kulübesine girip içeride başka asker olmadığını teyit ettikten sonra kapı mekanizmasını kurcaladı. Hemen dışarı çıkıp el işaretiyle Christina ve diğerlerini çağırdı.
"He-hey! Neden kapı açılıyor?!"
Surların üzerinde nöbet tutan askerler kapının açıldığını fark edip gürültü çıkarmaya başladılar.
Rio, Christina ve diğerleri yanına ulaşana kadar çevik hareketlerle on metrelik sura tırmanıp tepedeki iki askeri de bayılttı. Ardından surdan aşağı süzülerek yere indi.
"O yanımızdayken şatonun güvenliği yok hükmünde demek..."
Christina, bu akılalmaz derecedeki ustalığa karşı yüzünde zoraki bir gülümsemeyle baktı.
"On saniye içinde kapı tamamen açılmış olacak. Büyü veya büyü eşyalarıyla fiziksel yeteneğinizi güçlendirin ve işaretimle birlikte tüm gücünüzle koşun."
Kapının açılma sesi şimdiden her yerde yankılandığı için Rio sesini yükselterek açıklamasını yaptı.
"...Anlaşıldı."
Christina ve yanındakiler kararlı bir şekilde başlarını salladılar.
"Siz şunları alın. Acil bir durumda kendi başınızın çaresine bakmanız gerekecek."
Rio, nöbetçilerin belinden kınlarıyla birlikte çaldığı kılıçları siyah saçlı iki Japon gence uzattı.
"P-peki..."
Muhtemelen daha önce hiç kimseyi öldürmemişlerdi. Gençler gergin yüz ifadeleriyle kılıçları teslim aldılar. Bu sırada kapı tamamen açıldı ve—
"Gidin!"
Rio'nun talimatıyla Christina ve diğerleri koşmaya başladı. Rio da arkalarından onları takip etti; altı kişinin ayak sesleri gecenin karanlığındaki tarım arazilerinde yankılanıyordu.
Zamanlama açısından şanssızlık denebilirdi; güneşin doğuşu yaklaşıyordu. Doğu ufku hafifçe aydınlanmaya başlamıştı. Şanssızlık o ki, güney kapısının dışı uçsuz bucaksız buğday tarlalarıydı ve şu an tohum ekimi öncesi olduğu için her yer dümdüz bir ova gibi görünüyordu. Bu şekilde devam ederlerse peşlerine düşenler tarafından kolayca fark edilebilirlerdi.
Ne kadar büyüyle fiziksel yeteneklerini güçlendirseler de bu durum can puanlarını veya dayanıklılıklarını arttırmıyordu. Sürekli antrenman yapan Rio ve Vanessa dışındakiler yavaş yavaş yorulmaya başlamıştı ve nefes alışverişleri ağırlaşmıştı.
Güney kapısının açıldığı artık çoktan anlaşılmış olmalıydı ve hava aydınlandığı için takipçiler şehir dışına kadar çıkabilirdi. Gün ışığıyla beraber atlar veya uçan binekler de kullanılabilirdi.
'Her ihtimale karşı burada biraz zaman kazansam iyi olacak.'
Rio böyle karar vererek Christina ve diğerlerine bağırdı:
"Ben peşimizdekileri durduracağım. Bugün öğleden sonra güney yolundaki ilk konaklama kasabasının girişinde buluşalım. Yolun dışındaki patikanın sonunda bir su kaynağı olmalı. Vanessa-san, lütfen diğerlerini koruyun!"
"Anlaşıldı, bize bırak!"
Vanessa hiç duraksamadan cevap verdi. Diğer dördü koşmaktan o kadar bitkin düşmüştü ki konuşacak mecalleri kalmamıştı. Aralarında hâlâ dayanabilen tek kişi belki de Christina'ydı.
"O zaman, şimdilik hoşça kalın!"
Rio bunu söyledikten sonra durdu ve arkasına döndü.
"Ha-Haruto... Mu-mutlaka, ne olursa olsun buluşma yerine gel! Hah, hah... Yalvarırım! Yoksa ben... hah..."
Arkadan Celia'nın sesi geliyordu. Nefes nefese kalmış bir halde, tüm gücüyle bağırıyordu.
Rio sağ elini havaya kaldırıp sallayarak ona cevap verdi ve başka bir şey beklemeden tekrar şehre doğru döndü. O anda, güney kapısından fırlayan şövalyelerin karaltılarını gördü. Sayıları on küsur kişiydi.
'Şövalyeler ha.'
Rio hepsinin şövalye üniforması giydiğini fark etti. Hepsi ya büyüyle ya da eşyalarla kendilerini güçlendirmiş olmalıydılar; eğitilmiş vücutlarının sınırlarını zorlayarak koşuyorlardı.
Doğal olarak, profesyonel bir asker gibi vücudunu eğiten bir insanla, eğitimsiz biri arasındaki fiziksel potansiyel farkı büyüktü. Eğer Celia ve diğerleriyle koşmaya devam etseydi, büyük ihtimalle yakalanacaklardı.
'Vakit kazanmak için geride kalmakla doğru kararı vermişim.'
Rio böyle düşünerek kapüşonunu yüzüne iyice bastırdı. Ardından, boyutsal deposunu kullanarak iki hançer ve birkaç fırlatma bıçağı çıkarıp kuşandı. O esnada şövalyeler göz açıp kapayıncaya kadar Rio'nun yanına ulaştı ve—
"Durun!"
En önde koşan şövalye diğerlerine durma emri verdi.
"............"
Rio, kapüşonunun altında gözlerini hafifçe kıstı. En öndeki şövalyenin kimliği, aksilik bu ya, Charles Arbor’dan başkası değildi.
"Güney kapısının açılma sesini duyup gelmiştim ama görünen o ki takip birliğine bizzat komuta etmekle doğru olanı yapmışım. Gerçekten şanslıyım."
Charles vahşi bir gülümseme takındı. Ve sonra—
"Sen de kimsin?! Burada ne arıyorsun? Çıkar şu kapüşonunu!"
Tehditkar bir sesle Rio'yu sorguladı.
"......Cevap verme zorunluluğum mu var?"
Rio soruya yanıt vermek yerine kışkırtıcı bir tavırla karşılık verdi.
"Ne dedin sen? Gebermek mi istiyorsun?"
Charles, Rio’ya küçümseyen bir bakış fırlattı.
"Neyse, önemli değil. Seni öldürmeyecek kadar canını yakarım. Ötmeye niyetin varsa elini çabuk tutsan iyi olur."
"Sana söyleyecek hiçbir şeyim yok."
Dudaklarında sadistçe bir gülümseme beliren Charles'a karşı Rio, hançerini ona doğrultarak meydan okudu. Bunun üzerine Charles’ın kaşları çatıldı ve—
"......Saldırın."
Soğuk bir sesle savaşın fitilini ateşleyen emri verdi. Arkasındaki şövalyeler hep bir ağızdan harekete geçti.
Rio da gövdesini alçaltıp zemini güçlüce tekmeledi. Şövalyelerin üzerine atılırken sol eliyle koynunda sakladığı fırlatma bıçaklarını çıkarıp fırlattı. Alacakaranlıkta tepki vermekte gecikmiş olacaklar ki, fırlatma bıçağı en öndeki şövalyenin uyluğuna tam isabet etti.
"Höh!..."
Bıçağın saplandığı şövalye dengesini kaybederek yere kapaklandı. Ancak diğer şövalyelerde herhangi bir sarsılma belirtisi yoktu. Rio soğukkanlılıkla analiz etti; belli ki savaşa alışkınlardı.
"Kuşatın!"
Şövalyeler, sayıca üstün oldukları bir durumda mutlak galibiyet sağlayan taktiğe uyarak Rio'yu çevrelemek için yayıldılar. Ancak Rio vites artırır gibi hızlanarak, şövalyeler henüz dağılmadan çemberden sıyrıldı ve en uçtaki düşmanla burun buruna geldi.
"Ne?!..."
Beklenmedik hız karşısında hazırlıksız yakalanan şövalyeler bile anlık bir şaşkınlık yaşadı. Rio; akan, dans eden, adeta akrobatik bir gösteriyi andıran hareketlerle şövalyelerin arasından sıçrayarak süzüldü.
Kuşatmalarına fırsat bile vermiyordu. Yanlarından geçerken kollarını ve bacaklarını ustalıkla kullanarak her darbede hasar bırakıyordu. Şövalyeler kılıçlarını savurarak karşılık vermeye çalışsalar da kılıçlarının izlediği kavisler Rio’yu yakalamayı başaramıyordu.
"Kahretsin, bu da ne böyle!"
"Ç-çok güçlü!"
Akrobatik hareketlerle etraflarında dönen Rio tarafından perişan edilen şövalyelerin paniğe kapıldığı hissediliyordu. Sadece bir kez yanlarından geçmesiyle kimi hançerle kesilmiş, kimi sert bir tekmeyle savrulmuştu; Charles dahil şövalyelerin sayısı yarı yarıya azalmıştı. Rio, kalan şövalyelerle bakıştığı an, hiçbir hazırlık hareketi yapmadan yana doğru fırladı.
"N-ne?"
Bir an için Rio sanki ortadan kaybolmuş gibi göründü ve Charles ile diğerlerinin tepki vermesi gecikti. Bir sonraki an, kaybolan Rio yan taraftan hucüma geçti. Yan yana duran iki şövalyenin arasından zıplayarak geçti ve havada ters bir pozisyon alarak her ikisinin de dizine indirdiği darbelerle onları etkisiz hale getirdi.
"B-beni hafife alma!"
Rio yere inerken başka bir şövalye kılıcını ona savurdu.
Ancak Rio, eliyle hafifçe zemini iterek vücudunu büktü ve iniş noktasını değiştirerek saldırıdan sıyrıldı. Dahası, havada dönerken kazandığı ivmeyi kullanarak hançerini savurdu ve arkasını döndüğü anda rakibini biçti.
Geriye sadece üç şövalye kalmıştı. Mesafeyi koruyarak savaşı izleyen Charles ve iki sıradan şövalye.
"H-hey! Çabuk halledin şunu!"
Charles, nefesi kesilmişçesine bağırdı. Emir "canını yakın"dan "işini bitirin"e dönmüştü; ancak bir piyade bölüğünü tek başına darmadağın edebilecek güçteki bir şövalye birliğinin göz açıp kapayıncaya kadar bu hale gelmesi düşünülürse, bu makul bir karardı.
Tabii kalan iki şövalyenin Rio’nun işini bitirip bitiremeyeceği ayrı bir meseleydi.
"Hii... Haaa!"
Emri alan şövalyelerden biri avazı çıktığı kadar bağırarak Rio'ya saldırdı.
Rio, sol elindeki hançeri ters tutarak savurdu ve element büyüsüyle güçlendirilmiş kol kuvvetiyle şövalyenin kılıcını kenara fırlattı. Şövalye, sanki çelikten bir duvara vurmuş gibi bir geri tepme hissetti; elindeki uyuşma ve keskin acıyla yüzü buruştu. Rio, taş kesilen şövalyeye doğru bir adım attı. Sol elindeki hançeri aşağıdan yukarıya doğru savurarak, kabza başıyla rakibinin midesine sert bir darbe indirdi.
"Öğğ!..."
Son kalan şövalye çaresizce kılıcını savurdu. Rio alçalarak saldırıdan kurtuldu. Ardından bir çelmeyle rakibini yere serdi, hızla doğruldu ve karnına bastırarak onu bayılttı.
"B-be-be-benimle dalga mı geçiyorsun?! Kalkın ayağa! Ne yapıyorsunuz siz?!"
Güvendiği adamlarının hiçbir şey yapamadan devrilişini şaşkınlıkla izleyen Charles, artık savaşabilecek tek bir kişinin bile kalmadığı gerçeğini kabul edememiş olacak ki histerik bir şekilde bağırıp çağırmaya başladı.
"U-uuh..."
Neyse ki şu an için ölen kimse yoktu; ancak bazıları kesildiği için öylece bırakılırlarsa kan kaybından ölebilirlerdi. Tam bu durumdayken—
"Kahretsin!..."
Charles aniden arkasını dönüp geldiği yoldan kaçmaya başladı. Tüm müttefiklerinin bir anda yenilmesiyle kazanma şansı olmadığını anlamış olmalıydı.
(Dostlarını arkada bırakma hızı takdire şayan doğrusu.)
Rio gözlerini kırpıştırarak Charles’ın arkasından baktı. Ona yetişmek çocuk oyuncağı olurdu.
(Şuna biraz yanlış bilgi verip kafa karışıklığı mı yaratsam?)
Bu şehirden, Kleia'dan Rodania'ya gitmek için doğu, kuzey veya güney yolları kullanılabilirdi. Hem kuzeyden hem de güneyden kaçanlar olduğu sürece, Charles her iki yöne de takipçiler göndermek zorunda kalacaktı.
Zaten yeterince kafa karışıklığı yaratmıştı ama burada vereceği sahte bir bilgi işleri daha da karıştırabilirdi. Bunu düşünen Rio, arkadan Charles’a yaklaşmaya niyetlendi. Ancak—
"Ne?!"
Şehrin güney kapısı yönünden yıldırım etkili bir ok uçarak geldi. Rio refleks olarak geri sıçrayarak saldırıdan kaçındı. Ardından, bedensel güçlendirme ile görüşünü keskinleştirip okun fırlatıldığı yere baktı. Yer, güney kapısının surlarının üzeriydi. Mesafe yaklaşık altı yüz metre kadardı. Orada—
"Sakata Rui... san?"
Daha geçen gün baloda karşılaştığı Kahraman, yayını germiş Rio’ya nişan alıyordu. Tam o sırada yeni bir yıldırım oku süzüldü—
(Bu mesafeden bu kadar hassas bir keskin nişancılık yapabiliyor demek.)
Baygın haldeki müttefiklerine zarar gelmemesi için Rio’yu baskı altına alıyor, onu yaralılardan uzaklaştırmak için ardı ardına yıldırımlı oklar yağdırıyordu.
Rio, bu üstün nişancılık yeteneğine hayran kaldı. Derken—
"Alfredddd! Çok geç kaldın, herif!"
Tüm gücüyle kaçan Charles aniden bağırmaya başladı. Kime sesleniyordu? Cevap gecikmedi—
"Desteğin geldiğini haber verirsen sinsi saldırı yapamam ki. Aptal herif."
Rio’ya fark edilmemek için eğilerek, inanılmaz bir hızla koşan Alfred’di bu. Charles adını haykırdığı için Rio onun varlığını çok erkenden fark etmişti.
(Bu adam daha önce Celia-sensei'nin düğününden kaçarken savaştığım kişi... Hiç şüphe yok. Kralın Kılıcı.)
Rio, onun adının hakkını veren oldukça usta bir savaşçı olduğunu hatırlıyordu. Yakın dövüş yeteneği konusunda uzmanlaşmış Alfred ve uzak mesafeden keskin nişancılıkta mahir olan Rui. Bu ikisini aynı anda idare etmek biraz zahmetli olacaktı. Bu yüzden—,
'Vakit tamam.'
Buna karar veren Rio, aniden ters yöne dönüp koşmaya başladı. Arkasına şöyle bir göz attığında Alfred'in onu takip etmediğini gördü. Görünüşe göre yaralı şövalyelerin tedavisine öncelik veriyordu.
Diğer yanda Rui ise hâlâ yayını doğrultmuş bekliyordu. Bir sonraki an, nedense gökyüzüne doğru alışılmadık derecede kalın ve devasa bir yıldırım mermisi ateşledi.
'Nereyi hedefliyor? Hayır, kesin bir amacı olmalı... Kahretsin, demek olay bu!'
Saldırının nereye gideceğini izleyen Rio, devasa yıldırım okunun aniden sayısız parçaya bölünüp yörüngesini değiştirerek yere doğru süzülmesiyle asıl amacı kavradı.
'Hızı az öncekine göre epey düşük. Ama...'
Yine de Rio’nun koşuşundan daha hızlıydı. Üstelik anlaşılan hedefi takip etme özelliği de vardı. Rio'nun hareketlerini sinir bozucu bir şekilde izliyor, aradaki mesafeyi kapatıyordu.
'O hızla geliyorsa gözle görüp kaçınabilir miyim? Muhtemelen savuşturulmasın diye çarpma anındaki etki alanını genişletecektir. O halde—'
Rio bunları düşünürken bile son hızla koşmaya devam ederek kazanabildiği kadar mesafe kazandı, sonra aniden dönüp yıldırım yağmuruna doğru atıldı. Saldırıyı son ana kadar üzerine çekti ve—.
Rüzgar büyü gücüyle vücudunun etrafında hafif bir bariyer oluşturarak elektrik akımı için bir yol hazırladı. Böylece takibi imkansız kılıp saldırıların arasındaki boşluklara süzülerek bizzat yıldırım yağmurunun içine daldı. Havada vücudunu bükerek tüm yıldırımların arasından büyüleyici bir çeviklikle sıyrıldı.
"Bu da ne?!"
Rio'nun yıldırım yağmurundan kaçışını uzaktan izleyen Charles, sanki acı çekiyormuşçasına bir çığlık attı. Rio o sırada yere inmişti; daha fazla takip gelmediğini teyit edince, sanki orayla işi bitmiş gibi arkasına bakmadan uzaklaştı. Öte yandan—,
"Ha ha ha..."
Rui ise bu akrobatik hareketlerle yıldırımlardan kaçan Rio'yu takdir edercesine hafifçe sırıttı.
O sırada Christina, Celia ve diğerleri buğday tarlalarını geçmiş, ormana uzanan ana yolda koşuyorlardı.
"Haah, haah... Daha ne kadar... koşacağız?"
Japon genç Kouta, nefes nefese kalmış bir halde sordu.
"Henüz bitmedi! Sör Amakawa'nın bizim için kazandığı bu zamanın tek bir saniyesini bile boşa harcayamayız!"
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.