"Uff..."
Gürültüye boğulmuş, öğle arası sınıfı.
O gece parkta yaşananların üzerinden beş gün geçmişti, günlerden Cuma.
...Bir saniye, bu okul odaklı hikayede ders saatindeki sınıfı ilk kez mi tasvir ediyorum yoksa?
"Uuufff..."
Hâlâ kimin söylediği pek belli olmayan o iç sesleri görmezden gelerek, çevrelerinde masaları birleştirmiş koyu sohbete dalmış gruplardan kendimi soyutladım. Son birkaç gündür adetim olduğu üzere, kendimi okumaya verdim.
Tabii okuduğum şey öyle düzgünce ciltlenmiş bir kitap falan değil...
"Yine mi onu okuyorsun?"
"...He."
Evet, artık kenarları yıpranmaya başlamış, yazıcıdan yeni çıkmış o metin kağıtları.
"Köri ekmeği aldım. Bir de sade kahve."
"Sağ ol. Şu an bozukluğum yok, sen ödeyiver sonra veririm."
"Eee, yani şimdi ben, Aki-kun'un B Sınıfı Arkadaşı statüsünden A Sınıfı Ayakçısı mertebesine mi yükselmiş oldum?"
"...Özür dilerim, hemen ödüyorum. Hatta faiziyle şimdi ödeyeceğim, affet beni Kato!"
Son zamanlarda Kato’ya karşı sergilediğim bu kaba tavırlardan pişmanlık duyarak kurduğum cümlelere, Kato her zamanki gibi hiçbir tepki vermedi. Önümdeki sıraya kurulup kendi ekmeğinin paketini açmaya başladı.
Aslına bakılırsa, son zamanlarda çevremizdekilerin bize karşı olan tavırlarının birazcık değiştiğini hissediyorum.
Böyle baş başa yemek yerken bile varlığımız hava gibi hiçe sayılıyor, orası aynı; ama eskisi gibi birinin bize işi düştüğünde pat diye araya girmesi durumu kesildi. Bir bakıma kimse tarafından rahatsız edilmeden vakit geçirdiğimiz anlar çoğaldı.
Bu da demek oluyor ki, artık çevremizdeki insanlar bizim aramızdaki bu efendi-uşak ilişkisini kanıksadı ve... Ah, hayır, o ilişkiyi daha az önce reddetmiştim değil mi?
"Eee, sonuçta bir şey anladın mı?"
"He, yani sayılır."
"Hee, neymiş peki?"
"Utaha-senpai'nin senaryosu tek kelimeyle ilahi."
"Bak, bu durumda nasıl cevap verileceğini öğrendim. Şey deniyordu değil mi? 'Tamam tamam, en büyük mürit sensin'?"
"...Öyle de denir de, bunu duyan taraf genelde sinirlenir, onu da bir kenara yaz istersen?"
Evet, her zamanki gibi Utaha-senpai'nin teslim ettiği ilk taslak ve ikinci taslak senaryoyu defalarca, defalarca, defalarca, defalarca ve defalarca okumaya devam ediyordum.
Özellikle de o Pazar gününden beri, gözlerimi dört açarak.
'Ama nedense o konuda yenileceğimi hiç sanmıyorum.'
Iori'nin o her zamankinden daha doğal, hiç de rol yapıyormuş gibi durmayan fısıltısı zihnime kazınmıştı çünkü.
Bu yüzden sabah okula gelirken, şu anki gibi öğle aralarında, kulüp faaliyetlerinde, akşam okul çıkışında ve gece eve dönüp kodlama işlerinin arasındaki o ufak boşluklarda...
...Bir de aramızda kalsın ama derslerde.
Ufacık bir boşluk bulduğum an, o herifin sözlerinin altındaki gerçek anlamı arıyordum.
"Acaba çok mu üstünde duruyorsun? Bence gayet güzel olmuş."
"Kato, senin zevkine ne kadar güvenilir orası tartışılır ama ben de çok mu abartıyorum diye düşünmüyor değilim."
"Şu 'otaku kibri' dedikleri şey tam olarak bu sanırım ama madem öyle diyorsun..."
"Ama yine de içimi kemiriyor..."
"...Aaa?"
Evet, ben de fazla takıntılı olduğumu biliyorum.
Zaten ne kadar okursam okuyayım, Utaha-senpai'nin senaryosu muazzam.
İlk taslağın eğlence dozuyla ikinci taslağın hikaye derinliği arasında seçim yapmak imkansız derecede zor.
Hem Iori neden bu kadar özgüvenli ki?
Biz daha deneme sürümünü bile yayınlamadık, neden kazanacaklarına bu kadar emin?
Hangi hakla bizim senaryomuzun o kadar da iyi olmadığını söyleyip bizi küçümseyebiliyor?
Belki de sadece Iori'nin kendini beğenmiş saçmalamalarından biridir ya da beni şüpheye düşürmek için yaptığı bir psikolojik savaştır...
"...Hayır."
Değil, öyle değil.
O anki Iori'de ne bir yalan ne de bir abartı vardı.
...Gerçi buna en çok inanan kişinin ben olması bile başlı başına bir çıkmaz sokak ya, neyse.
Ama öyle hissediyorum, elden bir şey gelmez.
O herif yaratıcılık konusunda zerre samimi değildir. Bir yaratıcının kan ve ter dökerek ortaya koyduğu esere dokunduğunda, 'satar mı satmaz mı' dışında bir değer biçemeyen, biçmeye de niyeti olmayan bir pisliktir o.
Fakat tam da bu yüzden, eğer o 'kazanacağız' dediyse, o eser ticari olarak mutlaka kazanmıştır.
Şimdiye kadar buna defalarca şahit oldum.
"Bak Kato, bence şöyle... Ha? Neeee?!"
Düşüncelerimi kafamda toparlamaya çalışırken, ne ara olduğunu anlamadığım bir şekilde Kato önümdeki koltuktan sırra kadem basmıştı.
Yani, ona kaba davranma niyetim yoktu ama... Bu kızın gizlilik yeteneği gerçekten çok yüksek.
"...Kasumigaoka-senpai?"
"Ha?!"
"Hayırdır? İkinci sınıfların katına gelmeniz pek alışıldık bir durum değil."
"Ka-Kato-san..."
"Aki-kun'u çağırayım mı?"
"H-hayır, gerek yok... Rinri-kun'a zahmet vermeyeyim."
"Gerçi gürültü kopabilir. Ama bu durum Aki-kun'dan ziyade sizin itibarınız için bir sorun teşkil edebilir Kasumigaoka-senpai."
"...Benim hakkımda ne dedikleri umurumda değil."
"Bu arada, son zamanlarda kulübe de pek uğramıyorsunuz. Yeni kitabınız yüzünden mi bu kadar meşgulsünüz?"
"Ya-yani, o da var ama... Sadece o değil. Bir nevi beklemedeyim diyebilirim. Kendim sormaya korkuyorum aslında, tam bir belirsizlik içindeyim."
"Aa, ben bunu biliyorum. Burada 'Efendim? Ne dedin?' diye soran o sağır ana karakter rolünü yapmam gerekiyor, değil mi?"
"...Sen biraz yanlış yönlere sapmaya mı başladın ne?"
"Bana sormak istediğiniz bir şey mi var? Aki-kun'a değil de?"
"E-evet... Aslında..."
"Evet, dinliyorum."
"Rinri-kun... Ne yapıyor?"
"...Bana sormak istediğiniz şey gerçekten bu mu?"
"...Kötü mü ettim?"
"I-ıh, neyse sorun değil. Bakalım... Sürekli sizin senaryonuzu okuyor."
"...O kadar devasa bir eser miydi ki o?"
"Sürekli bir şeyler üzerine kafa yoruyor gibi."
"Ka-kafa mı yoruyor...?"
"Evet, hangisini seçsem diye."
"Pe-peki, bir karara varabildi mi dersin?"
"Varamadığı için tekrar tekrar okuyor işte."
"De-demek öyle... Yani hâlâ bir umut var."
"Efendim? Ne dedin? Bak bunu cidden duyamadım."
"Sana söylememin bir anlamı yok. Daha doğrusu, sana söylersem her şey anlamını yitirir."
"Burada beni küçümsüyor musunuz yoksa çok mu ciddiye alıyorsunuz, orası biraz muamma işte."
"...Ben de pek kestiremiyorum o kısmını."
"Ufff..."
Ve zaman akıp geçti; okul çıkışı, eve dönüş yolu.
Hafta sonu klüp faaliyetleri bu haftalık iptal edilmişti. Senaryoyu bitiren Utaha-senpai ve çizimler yüzünden cehennem azabı çekip eve kapanan Eriri'nin durumunu düşününce başka çare yoktu.
"Uuufff..."
Havanın henüz kararmadığı o akşamüzeri saatlerinde, istasyona doğru ağır adımlarla yürüyen ben ve Kato.
Aradan birkaç saat geçmiş olması durumu pek iyileştirmemişti; hangi senaryoyu seçeceğim sorusu hâlâ çözümsüzce ortada duruyordu.
Ah, ama birkaç saat öncesinden farklı olan tek bir şey vardı...
"Uuuuuuuffff."
"Kato, benim rolümü çalmayı bırakır mısın lütfen?"
"Ay, pardon Aki-kun."
Aslında şu an metni eline almış, homurdanıp duran kişi ben değilim, Kato.
"Ne oldu Kato? Neden aniden gaza geldin?"
"Şey, şimdiye kadar gaza gelmediğimi bir an bile düşünmemiştim ama."
"Yok, yine de yani..."
Öğle tatilinin bitmesine ramak kala sınıfa dönen Kato, taslağı elimden kapmış ve bütün öğleden sonraki dersler boyunca kendini ona kaptırmıştı.
Bunu "her zamanki hali" diye geçiştirmek artık imkansızdı...
"Hey, Aki-kun."
"Efendim?"
"Kasumigaoka-senpai, bu iki senaryoya nasıl bir anlam yükledi acaba?"
Hâlâ kafamda pek çok soru işareti varken, bugünkü Kato şaşırtıcı derecede ataktı.
Okumayı bitirdiği ilk taslağın çıktılarını bana geri uzattı ve bu kez hiç vakit kaybetmeden ikinci taslağa göz atmaya başladı.
"Senaryoya yüklediği... anlam mı?"
"Yani bu ikisinden birini seçtiğinde, ne olacakmış?"
"Ne demek ne olacak..."
Sonuçta hangisi seçilirse o daha eğlenceli, daha ilgi çekici ve daha çok satacak bir eser olacak...
Hayır, artık olay o seviyeyi çoktan aşmıştı.
Neticede kaç gün boyunca tekrar tekrar okumuş olsam da, ikisi de eğlenceliydi, ikisi de ilgi çekecek gibiydi ve ikisi de... satar mıydı bilmem ama aralarında devasa bir fark olacağını sanmıyordum.
Öyleyse, geriye kalan tek şey...
'Ve her şeyden önemlisi Tomoya-kun, sen hangisini seviyorsun?'
Evet, artık sadece buna göre karar vermekten başka çarem kalmamıştı.
At kuyruklu Meguri'nin tatlılığının tam anlamıyla ön planda olduğu, mistik bir eğlence olarak kusursuz bir tamamlanmışlığa sahip ilk taslak.
Küt kesim uzun saçlı Ruri'nin duygularının derinliğiyle insanı gözyaşlarına boğan, keskin bir derinliğe sahip mistik bir aşk hikayesi olan ikinci taslak.
Fakat metinleri ne kadar karşılaştırırsam karşılaştırayım, tek yapabildiğim heyecanlanmak ve ağlamaktı...
"Günün sonunda... Oynamadan anlamak mümkün olmayacak galiba."
Bu yüzden artık ağzımdan sadece böyle kaçamak bir cevap çıkabiliyordu.
"Hah... İşte buydu Aki-kun!"
"Hangisiydi Kato-kun!?"
Ancak Kato, bu kaçışıma artık izin vermeyecekti.
Hayır, öyle değildi.
Şu an Kato’nun gözlerinde parıldayan ışık, kaçan beni köşeye sıkıştıran muzip bir ışık değil; sadece, saf bir şekilde yolu bulmuş olmanın verdiği ileriye dönük bir parıltıydı.
...Her neyse, bugün bir şekilde karakteri fena oturdu ha.
"Oynamadan anlaşılmıyorsa... O zaman oynayalım, olmaz mı?"
"Ama oyun henüz bitmedi... Dur, yoksa sen?"
"Evet, öyle Aki-ku..."
"Bitmemiş haliyle zorla piyasaya mı sürelim diyorsun!?"
"............Aaaah."
Kato'nun bu korkunç planı karşısında iliklerime kadar dondum.
"Dur, bekle Kato, bu karar çok sakat! Bir daha düşün!"
Evet, bu bir yapımcı olarak asla el uzatılmaması gereken yasak meyveydi. Kullanıcıya ihanet. Ve dağıtımcılara tam teslimiyet.
Eğer böyle bir şey yaparsak, geçici bir satış rakamı yakalayabiliriz belki ama eserin kötü şöhreti her yana yayılır ve bir sonraki yapımın ön saygınlığına ölümcül bir darbe vururduk.
"Diyorum ki yanlış anladın Aki-kun. Öyle değil..."
"......Yani, asıl kopyanın üzerine yanlışlıkla demo dosyasını kaydetmişiz gibi yapıp kaza süsü mü vereceğiz?"
"Şey, bir süreliğine şu konulardan uzaklaşalım mı?"
Yine de demo dosyasının üzerine yazma mevzusu, yalan gibi görünse de aslında yaşanmış bir olaydı.
"......Test yayını mı?"
"Evet, o zaman bitmemiş olması sorun olmaz, değil mi?"
Kato’nun önerisi hayal ettiğimden bambaşkaydı... Daha doğrusu soğukkanlı düşününce, farklı olması gayet doğaldı.
"Anlıyorum... Sadece senaryo bazında bakarsak her şey hazır zaten."
Elimizdeki materyalleri toplayıp, şimdilik sonuna kadar çalışan bir taslak oluşturmaktı; oldukça gerçekçi bir öneriydi.
"Sadece okumakla anlaşılamayan bir şeyler vardır diye düşündüm... Acemi fikri mi?"
"Hayır..."
Kato'nun dedikleri kesinlikle çok mantıklıydı.
Çizimler, müzikler, efektler...
Bunlarla birleştiğinde, sadece senaryoyu okuyarak anlaşılamayan, "oyun olarak" o ince nüanslar filizlenirdi.
İşte bu, bir "oyun olarak" hangisinin daha eğlenceli, daha ilgi çekici, daha çok satacak ve hangisinin benim zevkime hitap ettiğini teyit etmenin tek yolu olabilirdi.
"Öyle ya, haklısın... Kato'nun dediği gibi."
"Aki-kun, o zaman..."
'Oyun, bir bütüncül sanattır.'
Böyle havalı havalı konuşmama rağmen, sanırım buna en az inanan bendim.
"Evet, hadi deneyelim, oyun olarak!"
Sahi, neydi bu durum?
Günün sonunda, gerçekten önemli olan şeyleri hep ben söylüyordum.
Ama o an geldiğinde, nedense hep kendim fark edemiyordum.
Ve her seferinde, aynı kişi tarafından uyarılıyordum.
"Sağ ol Kato..."
Sahi, neydi bu Kato...
"Şey Aki-kun, muhtemelen bir 'moe' sahnesi bilinciyle yapıyorsun bunu ama acıtıyor, biliyorsun değil mi?"
"Fiziksel olarak mı acıtıyor yoksa davranış olarak mı ezikçe, şunu açıkça söyler misin!?"
Kendimi kaptırıp at kuyruğunu çekiştiren bana karşı, Kato’nun hiç acıması olmayan o dümdüz saldırısı saplanıverdi.
"O-o zaman, ben bugünden itibaren çalışmaya başlıyorum..."
Trene binip Kato'nun ineceği durağa bir istasyon kala.
Nihayet az önce yaptığım utanç verici hareketin etkisinden sıyrılan ben, bütün cesaretimi toplayarak Kato'ya seslendim.
...Yalan yok, Kato ile konuşurken ilk defa bu kadar gerilmiş olabilirim.
"Şey, oynanabilir hale gelmesi ne kadar sürer?"
"Bakalım... Gelecek hafta sonu gibi herhalde."
"Bu çok geç."
"Elden bir şey gelmez. Şimdiden finale kadar olan kodları yazmam lazım."
"Ama o sırada Sawamura-san'ın işleri de durmaz mı?"
"Yani, evet."
Asıl kopyanın teslim tarihine bu kadar az kalmışken, verimlilik açısından israf sayılabilecek bir süreci araya sıkıştırmak, haliyle takvimde çatlaklara yol açacaktı.
"Anlıyorum, kötü oldu... Bu kadar sürecekse."
"Şimdilik bu gece, her iki senaryoda da kullanılabilecek etkinlik çizimlerini seçip Eriri'ye atacağım, sonra da kod yazımına geçeceğim..."
"Ama böyle yaparsan genel takvim daha da gecikmez mi?"
"Sorun değil, bir halledeceğim."
"Aki-kun..."
Muhtemelen önümüzdeki bir hafta boyunca bana uyku yüzü yoktu, resmen cehennem beni bekliyordu.
Yine de Kato’nun getirdiği öneri, böyle bir çılgınlığa değecek kadar değerliydi.
Bu yüzden, kesinlikle başarabilirdim.
Bizim hayalimiz için.
"Diyorum ki..."
"Ha?"
Tren yavaşlayıp nihayet Kato'nun ineceği istasyonun peronu göründüğünde...
"O bir hafta, senin tek başına çalıştığında harcayacağın süre, değil mi?"
"Yani, öyle herhalde..."
Başını öne eğip bir süre düşünen Kato, her zamankinden biraz daha ciddi bir ifadeyle konuşmaya başladı.
"Buna ek olarak, muhtemelen evde tek başına çalışacağın için çeşitli ayartmalara yenik düşeceğin kısımlar dahil edilmiş süre, değil mi?"
"...Ne demek istiyorsun?"
Ayrıca, ağzından dökülen kelimeler de tıpkı ifadesi gibi, biraz sertti.
"Yani internettir, animedir falan. Bir de kafa dağıtmak için okumaya başladığın eski mangaların hepsini bir oturuşta bitirivermeler falan."
"Lan sen benim odamın neresine gizli kamera yerleştirdin?!"
Yok, biraz sert demek hafif kalır... Oha yani.
"Gerçekten kaytarmayacaksın, değil mi?"
"B-bu saatten sonra öyle kaçış yollarına sapacak değilim herhalde."
"Kesin söz verebilir misin?"
"Iıı..."
Zihnimde cumartesi gece yarısından pazar sabahına kadar olan televizyon rehberi uçuşmaya başladı.
Bakalım, takip ettiğim sekiz anime var, iki tane özel efektli dizi, bir de magazin programı derken...
"........"
"........"
Ben kara kara düşünürken trenin kapıları açıldı.
"........"
"...Iıı, şey, evet, söz verebilirim sanırım, muhtemelen."
Peronun zili çınlamaya başladığı sırada, boğazımdan nihayet cılız bir kararlılık nidası koparmayı başardığımda Kato...
"Al bunu, tut!"
"Ha?.."
Elindeki çantasını zorla kucağıma iliştirdi.
"Hemen eve dönüp üzerimi değiştireceğim, sonra da yanıma yedek kıyafet alıp senin evine geleceğim... O yüzden eşyalarımı sen götür. Hadi bay bay!"
"A-ah, Ka-Kato...!"
Ona tekrar seslenmeye çalıştığımda artık çok geçti.
Trenin kapıları kapanmıştı bile. Elleri boşalmış bir halde el sallayarak merdivenleri tam gaz tırmanan Kato'nun figürü, göz açıp kapayıncaya kadar görüş alanımdan çıkıp gitti.
Böylesine yıldırım hızıyla gerçekleşen, üstelik karakterine hiç uymayan bu çevik hamleyi izlemekten başka elinden bir şey gelmeyen ben, avuçlarımda kalan çantaya bakarak trenin içinde öylece boş bakışlarla kalakalmıştım.
...Kravatımdan tutulup istasyona sürükleneceğim diye düşünmüştüm ama şimdi hatırladım da bizim okulun üniformasında kravat yoktu zaten.
"Evet, üçüncü bölüm bitti Aki-kun."
"Tamamdır, bir çalıştıralım bakalım."
Ve işte, o olaydan birkaç saat sonra, cuma gece yarısı.
"Nasıl olmuş? Müzikleri veya karakter görsellerini biraz daha sık mı değiştirsek?"
"Yok, şu an için görsel sunumu minimumda tutalım. Her şeyden önce metinleri içeri aktarıp oyun formatında düzgün görünmesini sağlamaya öncelik vermeliyiz."
Dediği gibi iki günlük yedek kıyafetinin olduğu seyahat çantasını kaptığı gibi bizim eve dalan Kato, selam sabahı kısa kesip odadaki bilgisayarı açmış, alışkın parmaklarla script dosyalarını kurcalamaya başlamıştı. O andan beri de dur durak bilmeden çalışıyordu.
"A, çöktü."
"Eh, aceleye getirdiğimiz için normaldir. Hata ayıklama bitince tekrar seslenirsin."
"Tamamdır."
Kısa süren çalışma testleri ve toplantılar sona erdiğinde, ikimiz de tekrar kendi bilgisayarlarımızın başına geçip klavyeye abanmaya devam ediyorduk.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.