"Ah, yeter ama ya! Size kaç defa iş yaparken gizlenmeyin dedim!"
"......Demek sensin, velet."
Cuma, öğleden sonra saat dört, okul çıkışı, hafta sonunun başlangıcı.
İki hafta önce yönlendirildiğim aynı hastane odasına girdiğimde beni karşılayan manzara, geniş odanın zeminini tamamen kaplayan bir eskiz yığınıydı...
Ve yatağın üzerinde, bir hastadan beklenmeyecek bir hızla kurşun kalemini koşturan (hastaneye değil, iş yaptığı insanlara bela olan) canavar hasta, Akane Kosaka.
"Doktor da söyledi, değil mi? Henüz tam olarak iyileşmediğinize göre kendinizi zorlamamanız gerekiyor."
"Rahat ol, bu bir iş değil. Sadece rehabilitasyon."
Yere saçılmış eskizleri toplayarak yatağa yaklaştığımda, Akane Kosaka ne elini durdurdu ne de yüzüme baktı; tamamen resim çizmeye gömülmüş durumdaydı.
"Bir dakika, yoksa bunu sol elinizle mi...?"
Üstelik iş için kullandığının tam tersiyle... Yani hastalığın etkilemediği öteki eliyle.
"Bu olaydan pek çok şey öğrendim. En başından beri iki elimi de kullanabiliyor olsaydım, oyun bir yana, en azından mangayı ara vermek zorunda kalmadan idare edebilirdim."
"Hayır, lütfen ara verin. Mesele elleriniz değil, mesele beyniniz."
Bu arada, yerden topladığım eskizlere bakılırsa, Akane Kosaka'nın orijinal çizim kalitesini bildiğim için seviyenin düştüğünü söyleyebilirdim ama ön yargısız bakıldığında bile hâlâ muazzamdı... Hatta rahatlıkla birkaç seriyi aynı anda yürütebilecek bir çizim kalitesiydi bu.
Bu kadın gerçekten kafayı yemiş.
"Sağ elim de tamamen iyileşince, eskisine kıyasla iki kat daha fazla resim çizebileceğim. Felaketlerin hayra vesile olması tam da budur işte. Bu kadar basit bir şeyi neden daha önce fark edemedim ki?"
"Yapmayın, etmeyin, sakın yapmayın."
Üstelik bu sadece yetenek anlamında değil, kelimenin tam anlamıyla bir felaket olurdu.
"Gelecek hafta... mı?"
"Evet, pazartesi günü nihayet taburcu oluyorum."
Sağ eliyle rehabilitasyon için kullanılan o güç geliştirme toplarından birini sıkarken müjdeli haberi veren Kosaka-san'ın ifadesi, sanki eski canlılığına yeniden kavuşmuş gibiydi.
Gerçi, hiçbir zaman o kadar çökmüş göründüğü bir an olmamıştı ya, neyse.
"Ama hâlâ tam olarak iyileşmiş sayılmazsınız, değil mi?"
"Eh, tam iyileşme denen şey muhtemelen hiçbir zaman gerçekleşmeyecek. Bu durumla bir ömür boyu beraber yaşamak zorundayım."
"Aynen öyle. Bu yüzden bundan sonra da günlük hayatınızda kendinize çok dikkat etmeniz gerekiyor. Düzenli olarak hastaneye kontrole gelmeli, ilaçlarınızı aksatmamalı ve eskisinden çok daha fazla su içmelisiniz..."
"Hemen kaybettiğim zamanı telafi etmem lazım. Mangada yeniden başlayacak beş seri, üç anime projesi ve ayrıca..."
"Dur dur dur dur dur! Durun diyorum!"
Dürüst olmak gerekirse, mümkünse onu bir süre daha burada alıkoymalarını isterdim...
Ama belki de hastane personeli de ruhsal olarak sınırlarına dayanmıştı.
"Gaza gelip hastalığınız tekrar nüksederse bunun şakası olmaz, biliyorsunuz değil mi? Bu sefer bilinciniz bir daha yerine gelmeyebilir bile..."
"Sana daha önce de söylemiştim değil mi? Bir şeyler yaratamaz hale geldiğim an, öldüğüm andır."
"Siz bununla barışık olsanız bile, çevrenizdekiler değil! Bu son olayda bunu iliklerimize kadar hissettik!"
"Sahi, bu olay yüzünden kız arkadaşından ayrılmışsın diye duydum... Bak, sadece bu konuda gerçekten üzgün olduğumu bilmeni isterim..."
"Nereden duydunuz bunu, kim uydurdu, ayrılmadık biz çünkü zaten çıkmıyorduk! Hem özür dileyecek tek noktanız bu mu?!"
Hayır, ne olursa olsun bu kadını burada kilitli tutmalıydılar. Sonsuza dek.
"...Şimdilik, 'Fields Chronicle XIII' projesi 'mucizevi bir şekilde' yolunda gidiyor."
Böylece, iç açıcı olmayan o havadan sudan sohbet sona erdiğinde, ziyaretçi olan Tomoya Aki'den sıyrılıp, Akane Planning Şirketi çalışanı Tomoya Aki'ye dönüştüm (gözlüksüz halimle) ve başkana ilerleme raporu vermeye başladım.
"Bu sabah itibarıyla orijinal çizimler, senaryo revizeleri ve ek ses kayıtlarının hepsi bitti. Geriye kontrol edilmesi gereken birkaç CG kaldı ama onların da sonu göründü."
"Takvim umurumda değil. Kalite ne durumda?"
"...Utaha Kasumi de Eriri Spencer Sawamura da onay verdi. Benim gözümde de her şey kusursuz."
...En çok emek verdiğim kısmı 'umurumda değil' diye geçiştirmesi beni biraz kırdı ama iyiyim, ayaktayım.
"Şimdiye kadar çıkan tüm materyalleri bana göster. Hepsini yeniden kontrol edeceğim."
"Birazcık güvenin onlara. Kendi keşfettiğiniz o iki kişiye."
"Hıh..."
Görünüşe göre çevresine verdiği yük ile kendi bencilliğini bir terazide tartmış olacak ki, Kosaka-san bu seferlik isteksizce de olsa geri adım attı.
Belki de bu noktaya gelindiğinde, Utaha Kasumi ve Eriri Spencer Sawamura'ya olan güveni nihayet o seviyeye ulaşmıştı.
"Geriye sadece etkinliklerin yönetmenlik talimatları kaldı, o da iki üç güne biter."
Böylece, Akane Takımı'nın (geçici versiyonu) tüm işleri bitmek üzereydi.
Artık bu saatten sonra oyunun ertelenmesine sebep olabilecek tek şey, sistemde ciddi bir hata bulunması, gerçek dünyada oyundaki olaylara tıpatıp benzeyen bir felaket veya kaza yaşanması ya da açılış animesini sipariş ettiğimiz şirketin iflas etmesi olurdu. Hangisinin riskinin daha yüksek olduğunu söylemeyeceğim.
"Demek yönetmenlik... Önemli bir kısım. Güzel, pazartesi günü işe döndüğümde o kısmı ben..."
"Hayır, olmaz, izin vermiyorum."
Ah, bir de bu imparariçe işe döner dönmez ortalığı birbirine katarsa işler sarpa sarardı ama bunu da canım pahasına engelleyecektim.
"O kadarlık bir iş rehabilitasyon niyetine geçer işte. Mars'la bir ilgisi olmayacak, kimseye bağırmaya ya da kavga etmeye niyetim yok."
"Bir süre Mars toplantılarına katılmamanız gerektiğini bir kenara bırakırsak, o kadarlık işi bana bırakın lütfen."
"Benim bir saatlik dokunuşumun, senin sekiz saatlik emeğine bedel sonuç vereceğini biliyorsun, değil mi?"
"...Verdiğiniz rakamın sinir bozucu derecede doğru olmasını bir kenara bırakırsak, bu işi sonuna kadar ben götürmek istiyorum."
"Ama şimdiye kadar zaten çok fazla zamanını çaldım. Daha fazlası..."
"Çünkü bir daha böyle bir şeyin yaşanacağını sanmıyorum."
"............"
Tamamlanmasına çok az kalmıştı.
Yani bu, Akane Takımı'nın... Hayır, eski 'blessing software' ekibinin kulüp faaliyetlerinin sona ermesine çok az kaldığı anlamına geliyordu.
"Peki öyle olsun. Ücretini yatıracağım, sonra bana hesap numaranı verirsin."
Duygularımı anlamış olacak ki, Kosaka-san daha fazla üstelemedi ve konuyu değiştirdi.
"Gerek yok... Ben sadece bir gölge yazardım. Üstelik geçici süreliğine."
"Olmaz, öyle şey. Kurallar belli."
"Ama bunu ben kendim teklif ettim..."
"Geçici de olsa Akane Planning bünyesine dahil olup benim verdiğim görevi yerine getirdiğin sürece, karşılığını almamak sektörün kurallarına aykırı. Bu yüzden o parayı ölene kadar, seve seve kabul edeceksin."
Keşke seçtiği yeni konu bu kadar 'paragöz' kokmasaydı diye düşünmeden edemedim.
"Peki, madem öyle diyorsunuz... Ama lütfen vergi beyannamesi vermemi gerektirecek kadar büyük bir meblağ yatırmayın, tamam mı?"
"Ne dedin sen? Sadece doujin satışların için bile vergi beyannamesi vermen gerekmiyor mu zaten? Sen Iori'nin neler çevirdiğinden haberdar mısın?"
"......Affedersiniz, parayı lütfen Iori'nin hesabına yatırın."
...Yani, konunun bu kadar fena kokması gerçekten de bir sorun değil miydi, emin olamadım.
"O zaman, ben artık yavaştan kaçayım..."
Fark etmeden sohbet iyice koyulaşmıştı; saatin beşe yaklaştığını görünce telaşla sandalyemden kalkıp Kosaka-san'a doğru eğilerek selam verdim.
"Nasıl desem... Her şey için, tüm bu değerli deneyimler için çok teşekkür ederim."
İçinde bulunduğumuz onca durumu düşününce, karşısında bu kadar resmiyet takınmam biraz tuhaf kaçıyor gibiydi ama...
Yine de, onu karşımda gördüğümde bu tür küçük detaylar önemsizleşiyordu. Hasta yatağında olmasına rağmen varlığı hala çok büyüktü.
Böyle bir canavarla bu kadar yakın bir mesafede etkileşime girmek, aynı şeyi üretmek ve aynı hayalin peşinden koşmak... Bunun bir daha asla yaşanmayacağını düşününce, tüm vücudumu bir gerginlik kapladı.
"Hey, bak aklıma geldi... Eskiden beri sana sormayı düşünüyordum."
"Nedir?"
Sonuçta şu saatten sonra söylemenin bir anlamı yoktu belki ama ben çok uzun zamandır...
"Yoksa sen... Eskiden Iori'nin topluluğa getirdiği o ortaokullu çocuk musun?"
"......Hatırlıyor muydunuz?"
Onun bu ani hatıra tazelemesi karşısında, "Hatırlıyor muydunuz?" ile "Daha yeni mi fark ettiniz?" cevapları arasında gidip geldim.
Ancak, benim ömrüm boyunca unutmayacağıma inandığım o eşsiz anı, normalde onun gibi biri için binlerce, on binlerce karşılaşmanın arasında kaybolup gitmeliydi.
"Hatırlıyorum tabii... Çünkü bir ilkti."
"N-ne, ne ilkti...?"
Çünkü o zamanki halimle ben; hiçbir gücü, ismi olmayan, sadece tanıdık vasıtasıyla orada bulunan bir ortaokullu otakudan ibarettim.
Ve o zamanlar bile o, sektörü kasıp kavuran dahi bir yaratıcıydı...
Neredeyse her eseri animeye uyarlanan ve hit olan, medya miksinin gözbebeğiydi.
Buna rağmen, nasıl olur da...
"Bir ilkti işte... Benim huzurumda adı yasaklı olan 'Gotanda'nın Kardinali' animesi hakkında tutkuyla konuşan ilk aptal sendin."
"...Efendim?"
Beş yıl önceki o birkaç on saniyelik konuşmanın içeriğini hatırlıyor olması...
Bunun iyi bir şey olup olmadığı tartışılırdı tabii.
"İlk anime uyarlamam olmasına rağmen işin içine girmeme izin vermedikleri için tam bir fiyaskoya dönüşmüştü! Benim bile hafızamdan sildiğim o eseri, tutup eşeleyerek yaralarımı deştin ya... Şimdi düşününce, sende de ne cesaret varmış be!"
"Bekle, bir dakika, dur! Ben o animeyi çok seviyorum! Orijinal yazarın ona 'fiyasko' demesi şu an beni çok sarstı!"
"O zaman çocuksun diye sesimi çıkarmamıştım ama içten içe 'Bu velet benimle dalga mı geçiyor?' diye öyle bir hırs yapmıştım ki... 'Bir gün sana gününü göstereceğim' demiştim kendi kendime!"
"Dalga geçmiyordum, gerçekten bayılmıştım! Büyük bir hayranınken neden öyle bir şey yapayım!"
"Ama o animeyi kim, nasıl savunmaya çalışırsa çalışsın kurtarılacak tarafı yoktu! Senin zevkine ne oldu böyle?!"
"İşin içinde olan biri böyle konuşmamalı! Kendi eserine sahip çıkmak bunu gerektirir, değil mi?!"
Ayrıca, beni kendi işine bu kadar dahil etmişken şimdi tutup da zevkimi sorgulaması... Gerçekten yapmasa daha iyiydi.
※ ※ ※
Gönderen: Tomoya Aki
Alıcı: Megumi Kato
Konu: Az kaldı!
Neyse, seni bu kadar beklettiğim için özür dilerim...
Ama sonunda buradaki işim bitiyor.
Hafta başında oraya döneceğim.
...Yine de, pek çok açıdan, gerçekten pek çok açıdan herkesi çok kırdım.
Geri döndüğümde orada birilerinin kalmış olup olmayacağı düşüncesi beni biraz, hayır, bayağı korkutuyor.
Şu saatten sonra tekrar üyeleri toplasam, herkes gelir mi dersiniz?
Kimse gelmez de bir başıma ortada kalır mıyım?
※ ※ ※
Hastaneden dönüş yoluna koyulup eve vardığımda, odayı biraz toparlayıp bilgisayarı açtığımda saat altı buçuğu çoktan geçmişti.
Tamamen sonbahar diyebileceğimiz bu mevsimde, bu saatlerde odamın içine serin bir hava süzülüyordu.
Ancak ben bu ürpertici havaya aldırış etmeden, takılmadan klavyeye basmaya devam ediyordum.
Nasıl olsa birazdan bu oda ısıyla dolup taşacaktı.
Eriri ve Utaha-senpai'nin hafta sonu kampı için toplanma saati yediydi.
Ondan sonra tek yapmam gereken, hafta sonu festivaline dalıp gitmek olacaktı.
"Fields Chronicle XIII"ün etkinlik sunumunu hazırlama işine... Hafta sonunun ve aynı zamanda finalin festivaline.
※ ※ ※
Biliyorum, ne ektiysem onu biçiyorum.
Yaptığımın doğru olmadığını biliyordum, buna rağmen bencilce davrandığımın farkındayım.
Herkesin, özellikle de Megumi'nin hangi seçimi yaparsa yapsın, onlara hayal kırıklığıyla bakma lüksüm yok. Bakmamalıyım da.
Çünkü ben onlara, Megumi'ye, çok daha büyük bir hayal kırıklığı ve umutsuzluk yaşattım.
Yine de hayal kuruyorum. Bekliyorum.
Herkesin benim odamda toplanıp neşeyle gürültü patırtı yaparak oyun üretmesini...
Megumi'nin her zamanki gibi "Pek bir tuhaf..." diyerek yanıma dönmesini...
Bu yüzden bundan sonra da defalarca umutlanacak, topluluk üyelerine sesleneceğim.
"Bir daha sakın beni arama" denilene kadar, en azından çabalamama izin verilsin.
Ama eğer gerçekten bu söylenirse...
Hayır, o zaman bile oyun yapmaya devam edeceğim.
Tek başıma yaparken herkesi bekleyeceğim.
Hayallerimin ve fantezilerimin sonuna kadar dolu olduğu, o aşırı "ezikçe" galgeyi...
İnsanın kalbini küt küt attıran o muhteşem ana kadın karakterle,
En iyi şekilde yakınlaştığın ve en üst düzey mutluluğa ulaştığın...
O muhteşem galgeyi...
※ ※ ※
"Öğğ..."
O son festivale katılmadan önce, her zamanki ve sonuncu ayinimi gerçekleştiriyordum.
Yazdıklarıma tekrar bir göz attığımda, gerçekten ezikçe olduğunu fark ettim; cidden çok ezikti.
Bu metni galge senaryosuna dahil edecek olsam bile, yazar hikayeye kendini çok fazla kaptırmıştı.
Neyse, yaşadıklarım gerçek olduğuna göre elden bir şey gelmezdi herhalde.
"Hıh... ü-üüü..."
Daha doğrusu, asıl sorun bu ezik metni yazarken biraz gözyaşı döküyor olmamdı galiba.
※ ※ ※
Neyse, bu bahane... yok, rapor e-postası da bu seferlik sonuncuydu.
Yani ana kadın karakter Meguri Kano'nun senaryosuyla olan bu karşılıklı etkileşim de burada bitiyordu.
Bundan sonra yine saf yaratım sürecime dönecek,
"Gelişme"den "Sonuç"a uzanan hikayeyi tamamlayacağım.
Birbirine küsen Meguri ve başrol erkek karakter barışabilecekler mi?
Birlikte yarattıkları hikayenin sonu ne olacak?
Ve ikisinin sonu...?
Pekala, birazcık spoiler verecek olursam;
Buradan itibaren olaylar zinciri mucizevi bir şekilde patlak verecek,
Meguri başrol karakterin yanına dönecek,
İkili, duran hikayeyi tekrar birlikte yazmaya başlayacak,
Ve "Sonuç" kelimesinin anlamına uygun olarak, birbirlerine bağlanacaklar.
İnsanı hiçbir şüpheye düşürmeyen böyle bir mutlu son bekliyor onları.
...Zaten bu bir galge olduğuna göre,
Yazan kişi de mutlu son hastası olan ben olduğuma göre,
Aslında olması gereken, en doğal gelişme de bu.
Yine de inanılmaz heyecanlıyım, bir an önce yazmak istiyorum.
Meguri’nin başrol karaktere ne tür kışkırtıcı laflar edeceğini...
Nasıl tatlı tepkiler vereceğini...
Neler yapacağını...
Ve, bu arada... yani asıl mesele bu olabilir ama...
Megumi’nin neler söyleyeceğini, nasıl tepkiler vereceğini ve neler yapacağını.
Bunu ölmek isteyecek kadar çok görmek istiyorum, ben aslında Megumi’yi...
"Ha?!"
...Neyse, sonuçta bu bir moe galge.
Yazan da mutlu son hastası olan ben olduğuma göre, aslında olması gereken, en doğal gelişme de bu.
Yine de inanılmaz heyecanlıyım, bir an önce yazmak istiyorum.
Meguri’nin başrol karaktere ne tür kışkırtıcı laflar edeceğini...
Nasıl tatlı tepkiler vereceğini...
Neler yapacağını...
Bu yüzden, merakla bekleyin!
—Haaaaaa...
Son satırı "şöyle bir" düzeltip gönder düğmesine bastığımda, e-posta gelme sesi odada hafifçe çınladı.
O sesle birlikte kendimi sırtüstü yere bıraktım, gözlerimi kapatıp yüzümü avuçlarımla örttüm.
Ellerimin değdiği yüzüm tuhaf bir şekilde ateş gibi yanıyordu.
Kalp atışlarımı tüm vücudumda hissedebiliyordum.
Kalemi elimden kaçırıp (veya klavyeyi) kontrolsüzce döktürmüş olmanın verdiği telaş, pişmanlık...
Ve son anda o kısımları silmiş olmanın getirdiği rahatlama ile beraber gelen o buruk pişmanlık hissi kafamın içinde dönüp duruyordu.
Neden öyle şeyler yazmaya kalkmıştım ki?
Ama madem yazacaktım, neden silmiştim...
—...Bir saniye?
Zihnimdeki bu karmaşayı sürüklerken, tuhaf bir varlık... daha doğrusu bir terslik sezerek doğruldum.
Saate baktım, yediye on var.
Eriri veya Utaha-senpai’nin erkenden gelmiş olması gibi bir duygu değildi bu.
Sadece, nasıl desem, bir şeyler birbirini tutmuyor gibiydi, sanki imkansız bir durum vardı...
—Bakalım, şimdi...
Bu tuhaf hissi anlamlandırmak için odaya döndüğümden beri yaptıklarımı tekrar hatırlamaya çalıştım.
Odayı biraz toparladım, aldığım atıştırmalıkları ve içecekleri masaya dizdim, çalışma bilgisayarımı açtım.
Saate bakıp ikisinin gelmesine daha vakit olduğunu onayladım ve son günlük işime... Megumi’ye her zamanki raporu vermek üzere Meguri senaryosunu yazmaya koyuldum.
Aradaki ruhsal betimlemeleri biraz geçersek, sonuçta e-postayı bitirdim, metni incelerken senaryo açısından fazla dördüncü duvarı yıkan kısımları fark edip panikle sildim.
Ve bu sefer içeriğin uygun olduğuna karar verip gönder düğmesine...
—...Ha?
Kendi içimden istemsizce yükselen o şaşkın nida ile birlikte yerimden fırladım.
Odanın içine bakıp bir anormallik olmadığını kontrol ettim ve bu sefer bakışlarımı odanın kapısına diktim.
O, hafifçe aralık kalmış kapıya.
—......
Yavaşça kapıya yaklaştıkça, içimdeki şüphenin bir kesinliğe dönüştüğünü iliklerime kadar hissediyordum.
Evet, o tuhaflığın asıl sebebi buydu.
Kafamdaki yapboz parçalarını birleştirirken elimi kapının boşluğuna attım.
Çünkü ben, e-postayı "göndermiştim".
Peki neden, tam o anda "gelen kutusu" sesi çınlamıştı ki...
—...Hey.
—...Efendim?
E-postamı alan o cihaz koridordaydı.
...Cihazın sahibiyle birlikte.
—Şey, a-aslında, yani... Me-Me-Me-Megumi...
—Ah, çok gürültü yapıyorsun.
—Gürültü falan yapmıyorum! Hayır, yapsam ne olur ki! Burası benim evim!
—Hıh...
Cihazın sahibi, yani Megumi, koridorda yere çökmüş, sırtını duvara yaslamış, bir şekilde küskün görünüyordu.
Küskün, hırçın ve kaşlarını çatmış bir halde akıllı telefonunun ekranına gömülmüştü.
—Ş-şey, o zaman... Megumi?
—Çünkü ben... herkese ve Megumi'ye... daha büyük hayal kırıklığı ve... umutsuzluk...
—Sesli okuma şunu!
Görünüşe bakılırsa ekranda, az önce gönderdiğim e-posta duruyordu.
—O-o değil de... Neden buradasın? Megumi.
—Olamaz mıyım?
Gözlerini benden kaçırarak, koridorda oturduğu yerden adeta kendi kendine konuşuyormuş gibi cevap verdi.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.