Sekizinci Bölüm: Ha? Bir şeyler hafiften sona mı yaklaşıyor ne?
Perşembe, akşam saat beş.
"Fields Chronicle XIII" etkinlik üretim ekibi; tüm işlerin teslimine son 10 gün.
— İyi çalışmalar... A, Utaha Senpai nerede?
Okuldan dönüp evde üstümü değiştirdikten sonra hemen tekrar dışarı çıkmıştım; yürüyerek beş dakika.
Cehennem azabı gibi süregelen mesailerimizin hafta içi sığınağı... Yok, çalışma alanı haline gelen Sawamura malikanesine daldığımda, odada her zamanki gibi eşofmanlı, darmadağın saçlı ve rüküş gözlüklü sahte hanımefendi çizerimiz tek başınaydı.
— Seslendirmede.
— Ah, doğru ya... Senaryo revizyonu için ek seslendirmeler bugünden itibaren başlıyordu, değil mi?
Görünüşe göre Utaha Senpai’nin görevi başarıyla ikinci aşamaya geçmişti. Bu durumda onu bir süre kendi haline bırakmakta sakınca yoktu.
— Birilerinin yüzünden fazladan iş çıktı diye söylenip duruyordu.
— Şu an asıl söylenmesi gerekenler, sürekli ret yiyen seslendirme sanatçılarıdır bence...
Ne de olsa o kadın, tiyatro kulübü için senaryo yazdığında prova sırasında üç üyeyi istifaya zorlamış gaddar bir yönetmendi aynı zamanda. Neyse, zaten bu başarısını göz önünde bulundurarak onu seslendirme stüdyosuna göndermiştik. Umarım cast ekibi profesyonel davranıp onun eziyetlerine... yani rehberliğine dayanabilir.
— Her neyse, şimdilik her şey yolunda gidiyor! Eriri’nin orijinal çizimleri de günde iki sayfa çıkıyor sonuçta!
Bu durumda, yalnız kalan Eriri’yi motive etmek amacıyla elimden geldiğince neşeli ve coşkulu bir ses tonuyla bağırdım ama...
— Neresi yolunda be?!
Anlaşılan bu sözüm, Eriri’nin bam teline basan devasa bir mayın olmuştu.
— Burada yığılmış tam yirmi tane grafik denetimi bekliyor, haberin var mı?! Ama sen "günde iki orijinal çizim şart" diye tutturduğun için hiçbirine yetişemiyorum!
— ...Şey, kopyalama ya da boyama işlerinde yardım edeyim mi?
— Öyle her seferinde sormayı bırak da kendi işini bulup ellerini çalıştırmaya başla! Cidden, ben iki haftadır okula gitmiyorum ama sen hiçbir şey olmamış gibi tıpış tıpış gidiyorsun, ne rahatsın ya!
— Yok canım, sonuçta ben senin aksine devamsızlık sınırını aşarsam harbiden mezun olamam...
Bu arada, Sawamura ailesinin hanımefendisi, bir aylığına İngiltere’ye kısa süreli eğitime gitmiş "süüsü" vererek devamsızlık sorununu çözmek gibi son bir çareye başvurmuştu.
İngiliz diplomat otaku ailesi olmak bunu gerektiriyordu. Bizimki gibi sıradan ailelerle sahtekarlık seviyeleri bile bambaşkaydı.
— Ayrıca rahat ol. Okula gidiyorum gitmesine de ders çalıştığım falan yok.
— ...Buna sevinmeli miyim emin değilim?
— Evet, evde de olsam okulda da olsam ya da burada da olsam, yapacak dağ gibi işim var sonuçta.
Bunu söylerken hemen masaya oturdum, dizüstü bilgisayarımı açtım ve biriken e-postaları temizlemeye başladım.
— Yine beş tane grafik denetim talebi gelmiş ama...
— Aaaah, yetti be!
On küsur saat sonra açtığım e-posta kutusunda, Mars ekibinden geldiği belli olan on küsur mesaj birikmişti bile. Eriri’nin bu geceki cehennem azabı şimdiden gözümün önüne geliyordu.
— Bu arada, önceki gün gelen denetim talebinin cevap süresi bugün doluyor, bitti mi o?
— Ha, şuradaki işaretli olanlar hazır, onlara gönderiver.
— Anlaşıldı, bakalım neymiş...
Bu arada, Kosaka Akane’nin temsilcisi olan ben, bu unvanın sorumluluğunu sadakatle üstlenmiştim; ne kadar acil durum olursa olsun buradaki ekibin Mars tarafıyla doğrudan e-posta trafiğine girmesine izin vermiyordum. Bunun sebebi, ikisinin yaratıcılık dışındaki işlere beyin gücü harcamasını engelleyip çalışma verimini en üst düzeye çıkarmak ve...
— ............Şey, Eriri.
— Ne var?
— Buradaki "Işığın neden bu yönden geldiğini bir milimetre bile anlayamadım" yorumunu, "Lütfen buradaki gölgeyi belirtilen şekilde düzeltiniz" diye çeviriyorum, tamam mı?
— Eğer o kadar üstü kapalı söylersen o beceriksiz grafiker hayatı boyunca kendini geliştiremez!
— Üstü kapalı söylemezsem, kendini geliştiremeden önce adamın eli ayağı tutmaz olur...
...İşte böylece Tokyo ve Osaka arasındaki işleyişin pürüzsüz dönmesini sağlıyordum.
Kimden: Aki Tomoya
Kime: Kato Megumi
Konu: Her zamanki gibi
Bugün Eriri’nin odasında çalışıyorum.
Utaha Senpai bugünden itibaren son ses kayıtları için stüdyoya gitti.
İlerleyiş, şaşırtıcı bir şekilde gayet yolunda.
...Gerçi ertelenmiş bir takvime göre yolunda gitmesi, pek de övünülecek bir şey olmayabilir ama.
Utaha Senpai’nin senaryosu, düzeltmeler dahil tamamen bitti.
Sonunda kabul ettirmek istediğimiz içeriğe de onay aldık.
Böylece 500 bin Fields hayranı, saf ve katkısız Kasumi Utako tarzıyla sarsılacak.
Oyun çıktıktan sonra kullanıcıların koparacağı feryat figanı şimdiden merak ediyorum... Belki yer yerinden oynar.
Eriri ise günde iki sayfa temposunu korumakla kalmıyor,
Dün resmen bir çırpıda üç sayfa çıkardı.
O kız, son teslim tarihi yaklaşınca cidden inanılmaz bir güç sergiliyor.
...Neyse, sağlığı bozulmadığı sürece her şey mükemmel.
Saat akşam on’u geçmişti. İş yazışmalarının çoğunu halletmiştim ve bugünkü "Kosaka Akane’nin Temsilcisi" görevimin sonu görünmeye başlamıştı.
Geriye kalan tek işim, hemen arkamda sessizce kalem oynatan Eriri’nin bugünkü kotasını doldurmasına şahitlik etmekti.
Bu durumda şu anki varlık sebebim, "sadece burada bulunmak"tan ibaretti.
...Yani, nihayet şimdi kendime ayıracağım zaman başlıyordu.
Önceki e-postada "Şu an muazzam bir deneyim yaşıyorum" diye anlatmıştım ya,
Aslında, bu olanlardan sonra gelecek planlarım hakkında biraz ciddi düşünmeye başladım.
Şimdiye kadar sadece hobi olarak, bir şeyler üretmek istediğim için kulüpte üretim yapıyordum ama,
Sanırım sonunda ben de Eriri ya da Utaha Senpai gibi,
Profesyonel olarak, iş olarak bir şeyler üretmek istiyorum.
Bir içerik üreticisi olmak istiyorum artık.
Yazar mı, yönetmen mi yoksa başka bir şey mi, ne yapmak istediğime henüz karar vermedim.
Ama yine de bu keyfi, bu heyecanı; tüm o acısı ve zorluğuyla birlikte,
Bundan sonra da hep hissetmek istediğimi fark ettim.
...Gerçi lise son sınıfın sonbaharına gelmiş, ne sınavlara çalışan ne de iş arayan,
Sadece oyun yapan (üstelik iki tane birden) birinin gelecekten bahsetmesi ne kadar ciddiye alınır, o da ayrı bir mesele ama.
Günde sadece birkaç saatliğine gelen o çok değerli vaktin tamamını kullanarak, asıl yapmak istediğim şeye...
Megumi’ye duygularımı iletmeye odaklanıyorum.
Sadece içimden geldiği gibi anlatıyorum.
Bu anlattıklarım belki de Megumi’nin duymak istediklerinden çok uzaktır.
Belki sadece bencilce bir iddia ya da zavallıca bir bahanedir.
Ama bunlar kesinlikle Megumi’nin duymasını istediğim şeyler.
Hoşlandığım kızın duymasını istediğim şeyler.
İğrenç bir otaku, bir 2D tutkunu ama sonuçta bir erkek olan benim, içler acısı haykırışım.
Ve bu haykırış, aynı zamanda bir senaryo yazarının iddiasıydı...
Sahi, her şeyi gizlemeden anlatacağıma söz verdiğim için bunu da bildirmeliyim.
Kusura bakma, geçen seferki e-postayı Eriri ve Utaha Senpai gördü...
Oyun senaryosu falan diye geçiştirmeye çalıştım ama harbi imkansızdı. Ölmek istiyorum.
Neyse, bu konuyla ilgili her türlü eleştiri ve suçlamayı dürüstçe kabul edeceğim, o yüzden mesajını bekliyorum.
Bu arada, o an aklıma bir şey geldi ve onu uygulamaya koydum.
Bu e-postayı, Meguri senaryosunun doruk noktası sahnesinde olduğu gibi kullanıyorum.
Özel kısımları ve önceki senaryoyla çelişen yerleri düzelttim ama ana hat neredeyse aynı.
Ana karakterin Meguri ile arasının açıldığı ve iletişimin koptuğu, hikaye açısından sıradan bir "dönüm noktası" sonrası...
Ana karakterin Meguri'ye kendi hislerini aktardığı sahnede, aynen bu şekilde kullanıyorum çünkü.
Evet, şimdi günde sadece birkaç saatliğine gelen o değerli vaktin tamamını kullanarak, ben kendi yapmak istediğim şeye...
Bizim oyunumuzun senaryosunu tamamlamaya odaklanıyorum.
Megumi ile... benim Başrol Kadın'ımla... ah, hayır, "bizim" "oyunumuzun" Başrol Kadın'ıyla yaşadığımız o kopukluğu, dargınlığı, pişmanlığı, ukde kalanları... Yine de ödün veremediğim ve yine de vazgeçemediğim ne varsa, hepsini kağıda döküyorum.
Galgelerle bağdaşmayan, sonucu belirsiz, anlaşılması zor duyguları.
Galgelerin ruhuna uygun, içinde pek çok cevap barındıran, üzerine kafa yormaya değer duyguları.
Şimdiye kadar yazdığım birkaç e-postayı çoktan Iori'ye gönderdim.
Yakında Megumi, Izumi-chan ve Michiru'ya da... yoksa çoktan onlara ulaştı mı?
Şimdilik biraz gecikmiş olsa da, bununla birlikte Meguri senaryosunun yaklaşık yüzde sekseni bitti.
Geriye sadece ana karakterin itirafı, Meguri'nin cevabı ve final kaldı.
...Gerçi Mutlu Son mu yoksa Kötü Son mu olacağını henüz ben de bilmiyorum.
Her neyse, işte bu yüzden buradaki işim bitip oraya döndüğümde, Meguri senaryosunu layığıyla bitirmiş olacağım.
Bu yüzden lütfen tekrar birlikte oyun yapalım.
Şimdiye kadar olduğu gibi bana asistanlık yapın.
Ben de çevreme döneceğim, o yüzden Megumi, sen de lütfen geri dön.
Ne kadar üzerinde çalışırsam çalışayım, bu metin yine de can yakıcı derecede utanç verici ve tam bir galge üslubundaydı.
Eğer bu bir galge senaryosu olsaydı (ki aslında öyle), böyle tutkulu bir konuşma karşısında başrol kadının tepki vermesi ve bir tam çözüm bayrağının dikilmesi işten bile değildi.
Gerçi benim yazdığım hikayeler genelde hep böyle oluyor ya...
Ancak Iori gibilerine soracak olursanız, bu sonuçta sadece otaku bir ergenin bencil ideallerini dışarı kusmasından ibaretti. Normal kızlar için konuşan bir ana karakterden ziyade dinleyen bir ana karakter... yani iyi bir dinleyici olan erkekler daha çok tercih ediliyormuş.
Üstelik benim Başrol Kadın'ım, sandığımdan çok daha çetin bir ceviz çıktı.
Bunun "galge karakteri değil de gerçek bir kız olduğu için" olmasıyla da alakası yoktu.
Çünkü o kız, bazen bir galge karakterinden bile daha laubaliyken, bazen de diğer gerçek kızlardan çok daha başa çıkılmaz olabiliyordu.
Bu yüzden bundan sonrası, ister iki boyutlu ister üç boyutlu olsun, artık bilinmez bir bölgeydi.
Artık secde edince her şeyi affeden o kurtarıcı başrol kadınlar yoktu.
Tek bir seçeneği bile yanlış yapma lüksünün olmadığı, tam çözümü imkansız bir başrol kadın... Hayır, öyle değil.
Bir kez yanlış seçeneği seçtin mi, durumu toparlamak için yüz tane doğru seçim yapman gereken; çok, çok, çok uğraştırıcı bir Başrol Kadın.
Bu yüzden eminim ki, bundan sonraki senaryo da, bundan sonraki barışma süreci de aşırı derecede zorlu olacak.
Fakat benim ikisinden de vazgeçmeye niyetim yok.
Daha doğrusu, vazgeçmek aklımın ucundan bile geçmiyor.
Çünkü o...
Tam çözümü bu kadar zor olmasına rağmen, yine de peşini bırakamadığım, inanılmaz derecede karizmatik bir Başrol Kadın.
Yani, muhtemelen, kesinlikle öyle.
"........."
"....Ne var?"
"Hiç... sadece mola verdim."
Bir de baktım ki, masasında oturmakta olan Eriri, arkadan dalgın dalgın beni izliyor.
Bilgisayarın saatine baktığımda, zamanın nasıl geçtiğini anlamadan günün çoktan dönmek üzere olduğunu fark ettim.
Görünüşe göre bu e-postaya... hayır, bu senaryoya kendimi gerçekten kaptırmışım.
"Yoksa yine mi bakıyordun?"
"Heh, 'yine' bakılmasından korktuğun bir şeyler mi yazıyordun yoksa?"
"Yoo, yani... artık pek umurumda değil zaten."
"........."
Daha geçen haftakiyle aynı durumda olmamıza rağmen, daha önce dikizlendiğim zamanki gibi şüpheli tavırlar sergilemiyordum. Bir işi bitirmiş olmanın verdiği o huzurla Eriri'ye boş boş bakıyordum.
Çünkü artık gizlememe gerek yoktu.
Ne de olsa bu metnin, bizim oyunumuzun senaryosu olduğu gibi büyük bir mazereti vardı.
İçeriğin utanç vericiliğiyle ne kadar dalga geçilirse geçilsin, "Galgelerde okuyan kişi kendini kaptırmazsa zaten utanç verici olur," diyerek zeytinyağı gibi üste çıkabilirdim.
Sırf bu sebep bile onun ikna olması için yeterli olmalıydı...
"Ee, senin taraf nasıl gidiyor?"
"Bugünkü kısım çoktan bitti, al bak."
Bu yüzden Eriri de pek ilgi göstermiyormuş gibi yapıp gözlerini bilgisayar ekranımdan kaçırdı ve masanın üzerindeki zarfı rastgele önüme fırlattı.
"D-dört sayfa mı...?"
Önümdeki şey, iki günlük emeğin sonucu ve bu haftanın yeni rekoruydu...
"Neye şaşırıyorsun? Bir günde yedi sayfa çizdiğim zamanlar olduğunu biliyorsun herhalde?"
"Ondan sonra pat diye bayılıp benim de kalbimi durduruyordun az kalsın ama."
"Kes sesini."
Üstelik bu sadece sayfa sayısıyla değil, çizimlerin detay seviyesi ve kompozisyonun cesaretiyle de rekor sayılabilecek bir seviyedeydi.
"Ama... cidden muazzamsın."
Bir günde yedi sayfa çizip bayıldığı zamankinden daha iyiydi.
İki ay boyunca tek bir sayfa bile çizemeyip kıvrandığı zamankinden daha iyiydi.
Şimdiki Eriri; istikrarlı, usta, hızlı ve gerçekten inanılmazdı.
"Sahiden, bana ne oldu böyle acaba?"
"Ne olacak işte, geliştin."
"O anlamda söylemiyorum."
"Ha?"
"Çizebiliyorum ya işte..."
"Ah..."
"Tomoya yanımda olsa bile. Sen bana bakarken bile... artık düzgünce çizebiliyorum."
'Sen yanımdayken çizemiyorum Tomoya.'
Böyle acıklı bir mesaj bırakıp Eriri'nin "blessing software"den ayrılmasının üzerinden yaklaşık yarım yıl geçmişti.
Ama şimdi, o sözleri söyleyip gruptan ayrılan o sulugöz çocukluk arkadaşı artık yoktu.
Tabii, hala bazen sakarlıklar yapıyordu.
Hala Utaha Senpai tarafından durmadan eziliyordu.
Ama... Eriri artık Kashiwagi Eri ismini tamamen kendine ait kılmıştı.
"Acaba bunu aşabildim mi? Yoksa şu an sadece senin yüzünden teslim tarihi çok sıkışık olduğu için elimi hareket ettirmekten başka çarem yok mu... O yüzden mi çizebiliyorum?"
Hala aşırı özgüvenli olması veya aniden korkuya kapılması hiç değişmemişti gerçi.
"Onu ben de pek bilmiyorum ama... yine de söyleyebileceğim tek bir şey var..."
"Neymiş o...?"
Yine de, bu kızla gerçekten ama gerçekten on yıl boyunca neler neler yaşamıştık...
BAŞLIK: Bir Kez Daha Aynı Çizgide Buluşmak İçin
Fakat o on yıl içerisinde bu kız benden farklı bir yola girmiş, yollarımız sadece yer yer kesişmişti.
"Sen bir adım daha dahiye yaklaştın işte, hepsi bu."
...Oysa yürüdüğü mesafe benimkinden tamamen farklıydı.
"Öyle mi diyorsun...?"
"Öyle tabii."
Desteğim karşısında Eriri, ikna olmuşla olmamış arası, belirsiz bir tepki verdi...
"Şey, Tomoya..."
"Efendim?"
Bir süre ağzını açıp kapattı, sonraki kelimelerini yavaşça seçti ve konuyu incelikle değiştirdi.
"Bak şimdi, bu oyun bittiğinde..."
"Kousaka-san zaten devrilmişken, üstüne bir de sen mi ölüm bayrağı dikmeye çalışıyorsun?"
"Tekrar topluluğa dönmeme izin var mı?"
"Aa..."
Zar zor bulduğum o uygunsuz espri, Eriri'nin atmosferi hiçe sayan fısıltısıyla ezilip geçti.
"Eğer bunun üstesinden gelebilirsem... Sert koşullar altında olmasa bile, tıpkı şimdiki gibi çizebilirsem..."
Sesi yumuşaktı; ciddi miydi yoksa şaka mı yapıyordu belirsizdi, üzerinde hala bir tereddüt bulutu dolaşıyordu.
Bunu muhtemelen, benim cevabım ister "evet" olsun ister "hayır", her iki durumu da sükunetle karşılamak için yapıyordu. Hemen ardından 'Şakaydı' deyip başka konuya geçebilmek için aldığı bir önlem gibiydi.
"Tomoya'nın dediği gibi, eğer şu anki halim bir dahiyse... Ve bu yüzden hem profesyonel hem de hobi işlerini aynı anda yürütebileceksem..."
"Olmaz."
"..........Anladım, öyle tabii."
İşte böyle... Net cevabım karşısında hafifçe söndü ama yine de acı acı gülümseyerek karşılık verdi.
Bir anlık o sessizliğin biraz fazla uzaması beni hafifçe huzursuz etmişti ama.
"Zaten böyle bir şeyin imkanı yok... Eriri, bu Fields Chronicle XIII ile büyük bir patlama yapacaksın sonuçta."
"Tomoya...?"
"Gelecek yıl senin için yer yerinden oynayacak, biliyorsun değil mi? Namın yürüdükçe yürüyecek, her sektörden seni kapış kapış isteyecekler. Sadece oyunlarla da sınırlı kalmayacak; anime karakter tasarımları, orijinal figürler, hatta sanat galerilerinde seri numaralı, her biri yüz binlerce yenlik tablolar! Artık Mars veya Kousaka Akane gibi isimlerin kalıplarına sığacak bir illüstratör olmayacaksın!"
Bu yüzden, Eriri'nin o sessiz boşluğunu doldurmak için, az önceki sözlerimi örtbas edercesine gereğinden fazla yüksek bir enerjiyle konuşmaya devam ettim.
"Tabii, eğer sağ salim biterse..."
"Bitecek elbet! Ben buraya ne diye geldim sanıyorsun!"
"Senin neye faydan dokunuyor ki sanki? Sadece boş yere iş yükümü artırdın o kadar."
"Sayemde ortaya şahane bir oyun çıkacak! Ölmeden hemen önce bana teşekkür edeceksin!"
"En azından oyun çıktıktan bir hafta sonra falan teşekkür etmemi sağlayacak bir sonuç ortaya koysan diyorum..."
Bu uydurma nutuğum karşısında Eriri'nin yüzündeki o zoraki gülümseme, nihayet gerçek bir gülümsemeye dönüştü.
"Neyse, her neyse... Sen sadece bekle."
Biraz rahatlamıştım... Sonunda gerçek hislerimi, gerçek tavrımla dile getiriyordum.
"...Neyi?"
"Benim, alnımın akıyla, göğsümü gere gere Kashiwagi Eri'yi işe almaya gelmemi."
".........."
Eriri artık elimin ulaşamayacağı bir yaratıcıya dönüşmüştü.
Bu benim hem canıgönülden dilediğim hem de ruhumun derinliklerinde dehşetle korktuğum bir şeydi.
"Sana yetişeceğim... O yüzden sakın durmadan geri dönmeye çalışma."
Geride bırakılma korkusu, şüphesiz benim için en büyük motivasyon kaynağı olacaktı.
Bu yüzden Eriri'nin duraklamasına izin veremezdim.
Eğer durursa, Eriri'yi kovalayıp sonunda ona yetişecek olan benim efsanem solar giderdi.
"Bekle beni Eriri.
Seni kovalayacağım, bu sefer gerçekten yetişeceğim ve bir kez daha birlikte bir şeyler üreteceğiz.
...Mutlaka, senin katılmak isteyeceğin türden bir proje dosyasıyla geleceğim yanına."
Başka türlü... O gün seni bırakmış olmamın hiçbir anlamı kalmaz.
"...Peki, ne zaman olacak o?"
"Şey... Bir gün mutlaka!"
"İşte sırf şu zaman çizelgesini düzgün sunamadığın için berbat bir direktörsün."
"Bekle diyoruz ya işte!"
"En azından iki yıl içinde o seviyeye çık."
"O biraz... Bayağı zorlayıcı bir hedef ama."
"Yapamaz mısın?"
"Neyse... Elimden geleni yapacağım."
"...Güzel."
O son "güzel" kelimesi kulağa biraz hüzünlü gelmişti sanki...
Ama önümdeki Eriri, az önceki acı gülümsemesinden farklı olarak, yüzünde kocaman bir tebessümle bakıyordu.
...Tabii, eğer o gözlerindeki rengi görmezden gelirseniz.
"Pek bir keyfiniz yerinde bakıyorum. Kalan çizim sayısına bakıp dehşete düşerek ağlaya ağlaya çiziyorsunuzdur sanmıştım."
"Ah..."
Tam o anda, Eriri'nin yüzüne ve gözlerinin içine bir kez daha dikkatle bakmaya niyetlendiğim sırada...
Odanın kapısı yavaşça açıldı ve Utaha-senpai, her zamanki sivri diliyle birdenbire beliriverdi.
"Asıl sen bayağı geç dönmedin mi? Muhtemelen seslendirme sanatçıları senaryodaki hataları yüzüne vurduğu için orada ağlayarak düzeltme yapıyordun herhalde."
Buna karşılık verircesine, Eriri'nin ifadesi de gözlerindeki o renk de anında savaş moduna geçti.
"A-aa? Ben öyle acemi hataları yapmam. Sadece onların yeteneklerini ve tarzlarını gözlemleyip, en iyi performansı sergileyebilmeleri için senaryoda anlık ayarlamalar yapıyordum."
Yine de... Eriri'yi provoke ettiği, yoksa belki de kurtardığı o kusursuz zamanlama...
Bu siyah uzun saçlı kadın gerçekten daha yeni mi gelmişti?
"Düpedüz düzeltme yapmışsın işte, seni kararsız senarist!"
"Ben işimi vaktinde teslim ettim, şu an yaptığım şey bir nevi hizmet amaçlı mesai sayılır. Kendi asıl işini durmadan geciktiren senin gibi yavaş bir illüstratörle bir tutma beni."
"Maalesef canım, bugün dört sayfa bitirdiğim için takvimi yakaladım bile!"
"Aman ne güzel. Aslında senaryodaki ayarlamalara paralel olarak çizimlerde de epey bir revizyon yapılması gerekiyordu ama sen çok meşgul görünüyorsun diye ne yapsam diye düşünüyordum. Madem yetiştirebiliyorsun, bu sekiz sayfalık revizyon talimatını aynen..."
"Bir dakika bekle bakayım Kasumigaoka Utaha! Ne demek sekiz sayfa revizyon?! Sekiz mi?!"
"Bir dakika, bunu ben de duymazdan gelemem Utaha-senpai?!"
Perşembe... Hayır, gece yarısını çoktan geçmişti.
Yine de biz, televizyondaki popüler programlara aldırmadan, birbirimizle "tatlı tatlı" didişiyorduk.
Sanki şu an yaşadığımız o mezunlar buluşması tadındaki huzurlu anın tadını sonuna kadar çıkarmak istercesine.
Sanki yakında sona erecek olan bu şenliğin bitişine şimdiden yanıyormuşuz gibi.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.