"Hadi o zaman, ben kaçtım!"
Tekerlekli valizimi arkamdan sürükleyerek giriş kapısını açtım.
Henüz sabahın yedisi olmasına rağmen, parlamaya başlamış güneş ışıkları kapı aralığından acımasızca içeri süzülüyordu.
Görünüşe göre bugün de dün ve önceki günkü gibi sıcak olacaktı... Ama yine de bugün dahil üç gündür havanın sürekli güneşli gitmesi, biz otaku tayfası için gerçek bir müjdeydi.
Ne de olsa bugün ağustos ortasındaki o pazar günüydü.
Yani, Yaz Comiket'inin üçüncü günü.
Yaklaşık 200 bin otakunun katıldığı bu karnavalda yerimi almak üzere heyecanla ilk adımımı atmıştım ki tam önümde...
— Selam genç, seni Big Sight’a kadar bırakayım mı?
— Kosaka-san...?
Beklenmedik bir gelişme beni bekliyordu.
— Şey, Kosaka-san... Bir şey sorabilir miyim?
Araba şehirden çıkıp otoyola girdiği sırada, nihayet altüst olan sinirlerimi yatıştırıp direksiyonu tutan kadının, Kosaka Akane’nin yan profiline diktim gözlerimi.
— Ah, kafana takma. Az önce Kashiwagi-sensei ile Kasumi-sensei’yi evlerine bıraktım. Zaten benim lüks dairem de Ariake’de. Yani tam yolumun üstü sayılır.
— Hayır, sormak istediğim o değildi aslında...
Dürüst olmak gerekirse, az önce öylesine söylediği o tek cümlede bile sormak istediğim yığınla şey vardı ama şu an her şeyden önce teyit etmem gereken bir gerçeklik duruyordu karşımda.
— Enaka-san... Sizdiniz, değil mi?
— Ha, evet, öyle de diyebiliriz.
Aslında kampın o gecesi, bindiği arabanın BMW olduğunu fark ettiğim anda bunu da anlamalıydım.
Ancak "evimin önünde duran BMW" anahtar kelimesi bir araya gelene kadar; karşımda duran bu kadını, o "siyah takım elbiseli, uzun saçlarını arkadan bağlamış, yumuşak şapkasını gözlerine kadar indirmiş, kendini mali müşavir olarak tanıtan fırlama abi" ile bir türlü bağdaştıramamıştım.
Hem bir saniye, "ENAKA" isminin Kosaka "AKANE"nin tersten okunuşu olması... Resmen ismini tersten yazmış! "RANDAM HAJILE" ve "ELIJAH MADNAR" arasındaki bağlantıyı göremediğim zamanlardan beri bir arpa boyu yol alamamışım demek ki!
Neyse, bu siberpunkvari meseleleri bir kenara bırakırsak...
— Şey... Her şey için teşekkürler.
— ...Bana gerçekten teşekkür mü edeceksin?
— O zaman, gerçekten çok yardımı dokunmuştu.
Evet, eğer öyleyse, bu kadına büyük bir minnet borcum olmalıydı.
O gece, Nasu Yaylası’nda... Hastalanıp yığılan Eriri’nin yanına yetişebildiysem...
Yiyecek, kıyafet ve benzeri yetişkinlere özgü (üstelik bir kadının inceliğine sahip) detaylar düşünülebildiyse...
Hiç şüphesiz bu, saatlik kazancının ne kadar olduğunu hayal bile edemediğim bu canavar yaratıcının, karşılık beklemeden bize ayırdığı zaman sayesindeydi.
— Ama aslında benden nefret ediyorsun, değil mi?
— Tabii ki ediyorum, hem de nasıl...
— Ahahahaha!
— ...!
...Bu anlık hevesi, Eriri’deki yeteneği keşfetmesine ve sonuç olarak Utaha-senpai dahil o en güçlü ikiliyi benden koparmasına sebep olmuş olsa bile...
Ayrıca gülmesene ya, valla tepem atıyor.
— Bir de, şey... Bir sorum daha olacaktı.
— Ne çok soru sordun be genç.
Kosaka Akane, sorgulayan bakışlarımı tamamen görmezden gelerek her zamanki hafif tavrıyla beni geçiştiriyordu.
Fakat beni bu arabaya aldığına göre, bu soruyu soracağımı zaten çoktan kabullenmiş olmalıydı.
Bu yüzden çekinmeden, son birkaç gündür aklımı en çok kurcalayan şeyi sordum.
— ...Utaha-senpai nasıl? İyi mi?
O kafedeki yüzleşmeden, daha doğrusu kopuştan beri...
Kısacası, Utaha-senpai ile görüşmemizden bu yana bir haftadan fazla zaman geçmişti.
Yani Kosaka Akane’nin "Fields Chronicle XIII" senaryo revizyonu için tanıdığı süre çoktan dolmuş olmalıydı.
— Ne o? Kasumi-sensei için endişeleniyor musun yoksa?
— Tabii ki... Benim gibi birinin endişelenmesinin hadsizlik olduğunu biliyorum ama...
— Ah, evet, hem de ne hadsizlik. Senin gibisinin ona en ufak bir yardımı dokunmaz zaten.
— ...!
— Kıkıkık... Şaka yapıyorum be.
Yaş ve deneyim farkıyla beni kolayca ezip geçen ve hemen surat asmamı bekliyormuş gibi kahkahayı patlatan kadının bu tavrı sinir bozucuydu...
Ancak hemen ardından, garip bir şekilde keyifli bir tavırla başımı okşadı.
— Endişelenme. Sen elinden gelenin en iyisini yaptın, değil mi?
— ...Neleri biliyorsunuz?
— Bakalım... Mesela şu an çantanda duran DVD'de, elinden gelenin en iyisini ortaya koyduğun o senaryonun kayıtlı olduğunu biliyorum. Sonra bana da bir kopya verirsin artık?
— Comiket’in de bir raconu var, lütfen kapılar açıldıktan sonra gelin.
— Merak etme, o kurala hazırlık komitesi bile uymuyor artık.
— Bunu söylememeniz gerekirdi...
Sohbetin son kısımlarını geçersek, görünüşe göre Kosaka Akane bizim durumumuz hakkındaki hemen her şeye hakimdi.
Ama bu, ona bu bilgileri sızdıran bir "ilgili kişi" olduğu anlamına geliyordu.
Üstelik o "ilgili kişi" ile aralarının pek de kötü olmadığı anlamına mı geliyordu bu...?
— Dört gözle bekliyordum... Kasumi-sensei’yi uyandıran o sihirli senaryo bu, değil mi?
— Efendim...?
Daha tüm bunları kafamda tartmaya fırsat bile bulamadan, beklediğimden çok daha derin bir noktaya parmak bastı.
— Bak çocuk, o abla gerçekten tehlikeli. İşleri bambaşka bir boyuta taşımış. Sen secde edip rica etsen, herhalde adam bile öldürür.
— Ne?! Ne demek istiyorsunuz siz?!
— Hayır canım, bizzat elini kana bulayacak hali yok. Sadece, insanı ölme isteğiyle dolduracak bir eseri çocuk oyuncağıymış gibi ortaya koyabilirmiş gibi hissediyorum. Ahahahaha!
— Bu bile yeterince uğursuz bir benzetme!
Bu, kim duyarsa duysun kolay kolay ikna olamayacağı absürt bir iddiaydı.
Ancak bu sözler, benim bildiğim kadarıyla bugüne dek okurlarını duygusal olarak en çok "katletmiş" kişinin ağzından çıkınca, taşıdığı ikna edici güç...
— Cidden, o abla için "benim" endişelenmem hadsizliğin daniskasıymış. İnsanları dış görünüşüne göre yargılamamak lazımmış ya da sonunda gerçek yüzünü gösterdi mi demeliyim...
— Kosaka-san...?
"Sen onun için endişeleniyor muydun yani?!" gibi pek çok şeye takılmak istesem de...
O anki sözleri ve yüz ifadesi karşısında, aklımda tüm bu sorulardan daha büyük bir merak ve ondan da öte bir beklenti filizlendi.
— Sana göstereceğim... Al bak, Kasumi-sensei’nin deliliğine şahit ol.
— Ah...
Ardından torpido gözünden çıkardığı kağıt yığınına gözlerim kilitlendi.
Fields Chronicle XIII - İkinci Taslak: Kasumi Utako
— ...!
— ..........
— Ö-ööğğ...
— Hey.
— Ö-öğğ... Hık... M-midem...
— Gerçekten kötü olursan söyle, bir yerde dururum.
Senaryoya gömülmüş olan bana, Kosaka Akane "o şeyi" uzattı.
— H-hayır, iyiyim... Ö-öğğ.
— Eh, böyle olman normal... Kashiwagi-sensei de bir gece boyunca yataklara düştü zaten.
Gözyaşlarımı silmem için bir mendil değil, arabayı kirletmemem için bir poşet uzatmıştı.
— B-bunu... Gerçekten Utaha-senpai mi yazdı? Siz kendi elinizle yazmadınız, değil mi?
"Hop, hop, biraz ayıp olmuyor mu? Ben bile ne kadar ileri gidersem gideyim, 'Fields Chronicle'da böyle bir şeye cüret etmem."
"Haklısınız sanırım..."
Harbiden kusacak gibi oldum...
Muhtemelen sadece araba tutması değildi sebebi.
O ikinci taslak, devasa bir değişime uğramıştı.
Üstelik hikayenin sonlarına doğru, ilk taslağın gölgesinden bile eser kalmamıştı.
Dahası, son patron Lord Philnand; geçmişiyle, tarihiyle, ideolojisiyle ve eylemleriyle artık tamamen başka bir varlığa dönüşmüştü.
Öyle bir varlık ki... Hem huzur dolu hem de kan dondurucu derecede feci. Her şey yolunda giderken aniden tepetaklak olan, şefkatli bir delilikle sarmalanmış ve "adalet" uğruna katliamlar yapan biri.
Tamamen vidaları gevşemiş bir karaktere dönüşmüştü... Yaptıklarıyla değil, sonuçlarıyla.
Ailesi tarafından sevilen, halkı tarafından saygı duyulan, dünyanın nimetlerine şükreden ve barış dileyen o nazik büyücü; yine o nazik halkının ve nazik dünyanın "iyi niyeti" sayesinde kaderinin çarklarını yavaş yavaş bozmaya başlıyordu.
Herkes onu seviyor, onun için çabalıyor, onu korumak için var gücüyle savaşıyordu... Ve işte bu aşk, nezaket ve merhamet, sonuçları sadece kötü yöne sürüklüyordu.
Nihayetinde, ana karakterlerin sonunda savaşmak zorunda kaldığı canavar; adamın ailesinin tüm parçalarının bir araya getirilmesiyle oluşmuş, dünyanın en sevgi dolu ama aynı zamanda dünyanın en iğrenç kimerasıydı...
"Yani, o kadar korkunçtu ki, büyük bir keyifle Mars’takilere gönderdim."
"...Asıl korkunç olan sizin bu yaptığınız."
"Öyle diyorsan öyledir. Tabii sonra halkla ilişkiler ve geliştirme ekibi burnundan soluyarak itiraz ettiler. O tipler, Kasumi Utako çok tehlikeli, projeden çekilsin falan demeye bile kalktılar."
"Bir dakika, bu saatten sonra ne demek projeden çekilmek?!"
"Rahat ol, sonunda geri adım attılar. Gerçi atmasalar bile, o kadar anlamsız bir şikayeti ben kendim ezer geçerdim zaten."
"...Kousaka-san, siz... Utaha-senpai’yi korudunuz mu?"
"Tabii ki. Daha önce Fields serisinde böyle vurucu bir senaryo yazabilen biri çıkmış mıydı?"
"Çıkmadığı için sorun oldu ya zaten..."
"Ah, doğru... Belki de öyledir... Ahahaha... Ah-hahahahaha!"
Muhtemelen bütün gece çalışmanın verdiği kafa karışıklığıyla, Akane Kousaka katıla katıla gülüyordu.
Daha geçen ay Utaha-senpai’nin senaryosuna o kadar küfretmişken, şimdi inanılmaz bir u dönüşü yapmıştı.
Ama... Nedense, çok ama çok mutlu görünüyordu.
"Neyse, sonuç olarak yine de üzerinde düzeltmeler yapıldı."
"Yine mi Utaha-senpai’nin canını çıkaracaksınız...?"
"Benim suçummuş gibi konuşma. Bunu o kızın kendisi tezgahladı."
"Nasıl yani?!"
"Bu senaryonun, beni geçtim, Mars tarafınca kabul edilmeyeceğinin o da farkındaydı tabii... Beti benzi atmış adamların önünde 'Aslında bu sonun bir devamı var' demez mi?"
"Devamı mı...?"
"Bu kötü sonu tersine çevirmek için ana karakterler zamanda yolculuk yapıp geçmişi değiştirecek ve mutlu sona ulaşmaya çalışacaklarmış."
"Z-Zaman yolculuğu (Time Leap) kurgusu mu?"
"Az önce önlerinde duran o dehşet verici şeyi gören tayfa, bu popüler fikre saniyeler içinde tav oldu... Cidden, o kızın ne kadar fena bir kişiliği var böyle."
Ve Akane Kousaka nedense yine çok ama çok eğleniyor gibiydi.
Çektiğim bunca zahmet ve stres ne içindi diye düşünmeden edemiyordum.
"Ama bu... satar mı dersiniz?"
"Bunun için ben buradayım."
İçimdeki karmaşık duygularla mırıldandığım o negatif düşünceme Akane Kousaka anında tepki verdi.
"Mutlu sonu ekleyip, reklam stratejisini en baştan kuracağım. Kashiwagi Eri’nin çizimleri ve benim ismimle, hiçbir şeyden haberi olmayan o kitleyi oltaya takacağım."
"Reklam dolandırıcılığı diye tepki çekmez misiniz?"
"Aynı şeyi Mars’takiler de sordu... Ama Kasumi Utako’nun buna verdiği cevap tam bir şaheserdi."
"N-Ne dedi ki...?"
"Bak şimdi, şöyle dedi..."
'Fark ettiklerinde artık kaçamayacak bir halde olacaklar... Kasumi Utako’nun büyü gücünden.'
'Sıkıcı olduğu için kusurları göze batar. İstenmeyen bir hikayeye karşı vücut tepki gösterir.
Fakat eğer etkileyiciyse, bir uyuşturucu gibi insan ruhuna işler...
Onsuz yaşayamaz hale gelirler.'
'Kullanıcılara, ömür boyu silinmeyecek bir travma kazıyacağım...'
"Milletin kanı dondu resmen. Ahahahahahaha!"
"............"
"Yine de... Ben ona 'İnsanların yüzde yetmişini ağlatacak, yüzde otuzunun ise nefret edeceği bir hikaye yaz' demiştim... Bu ise 'Yüzde doksanını ağlatıp aynı anda nefret ettirecek' bir şey oldu."
"Haha..."
"Fazla çarpık, habis ve eşsiz, değil mi? Hıh hıh hıh..."
"Haha..."
Yine aramıza mesafe girdi...
Biraz olsun ona yetiştiğimi sanmışken, artık onunla savaşabileceğime dair kendime güvenmeye başlamışken, kendi tarzımı kalkan yapıp dik durmaya çalışmışken bile.
Buna rağmen, Kasumi Utako göz açıp kapayıncaya kadar yine öne geçiveriyordu.
Hâlâ inanılmazdı, hâlâ hiçbir şeyden korkusu yoktu ve tahmin edilemez yönlere doğru gelişiyordu.
Yollarımız ne kadar ayrılırsa ayrılsın, onun zirvesi çok yüksek ve çok uzaktaydı.
"Hadi bakalım, üçüncü günde başarılar."
"...Beni bıraktığınız için teşekkürler."
Araba sağ salim Kokusai-Tenjijo Tren İstasyonu’nun döner kavşağına ulaştı.
Çevre, Big Sight’a doğru akan devasa bir insan kalabalığı ve onları yönlendiren hazırlık komitesi görevlileriyle doluydu; bir otaku'yu anında savaş moduna sokacak o hava her yeri sarmıştı.
Bu karmaşanın içinde, iki itasha (anime giydirmeli araba) arasına sıkışmış BMW’nin sürücü koltuğundan başını uzatan Akane Kousaka beni yolcu ediyordu.
Söylediği her kelime eksantrik, sıradan insanları zerre umursamayan ve küstahlık dolu olsa da...
Yine de, o Nasu’daki olayda olduğu gibi, davranışlarının doğal bir nezaket barındırması bu kadının karakterini çözmemi imkansız kılıyordu.
"Şey, Kousaka-san..."
"Ne var?"
"Henüz vazgeçmiş değilim, biliyorsunuz değil mi?"
Yine de içimde kalmasın diye, gördüğüm iyiliğe karşı nankörlük etmek pahasına bir kez daha onunla yüzleştim.
"Bir gün mutlaka Utaha-senpai ve Kashiwagi Eri’yi sizden geri alacağım."
"Öyle mi? İyi, başarılar o zaman."
Ama o, benim kimin yüzünden bu kadar çabalamak zorunda kaldığımı zerre takmadan, bu savaş ilanımı dümdüz... hayır, hiçbir duygu belirtisi göstermeden savuşturdu.
"Yapabileceğime hiç inanmıyorsunuz, değil mi? Ama ben..."
"Öyle şeyleri ben nereden bileyim?"
"Ha?"
"Hani mangalarda falan 'Gözlerinde ışık var' diyip ana karakterin yeteneğini şıp diye anlayan tipler olur ya? Aptallık resmen. Sadece gözüne bakıp birinin gelecekte ne olacağını nasıl anlayabilirsin ki?"
"Yahu sizin eserlerinizde de böyle sahneler vardı, en az üç tane hatırlıyorum şu an!"
"Ama bir yazarın geleceği ancak eserine bakınca anlaşılır... Gerçi eserine baksan bile, tam olarak nasıl bir canavara dönüşeceğini kestiremezsin ya, neyse."
"Hadi canım..."
Bu arada, karşımda duran bu kişi, şimdiye kadar sayısız yazarı daha yolun başındayken sömürüp "Otaku dünyasının yakıp yıkan çiftçisi" ya da "Yazarların ekosistemini bozan istilacı tür" diye anılan, "bunu söyleyecek son kişi"ydi.
"Bu gayet doğal. Bende tanrısal bir güç olabilir ama tanrının gözlerine sahip değilim."
Gücünün tanrısal olduğunu kendisinin de kabul etmesi zaten ayrı bir mevzu olsa da.
"Yalnız..."
"Yalnız?"
Ama böylesine bencil ve sorumsuzca davranan o tanrı...
"Kasumi Utako ve Kashiwagi Eri senin yeteneğine inanıyor."
"Ne...?"
"O ikisi seninle çarpışarak birer canavara dönüştüler. Kimyasal tepkimeyi başlatanın sen olduğuna hiç şüphe yok... Sırf bu bile benim seni dikkate almam için yeterli bir sebep."
"Kosaka-san...?"
Kendi keşfettiği dâhilerin yeteneklerine ve sözlerine az da olsa güveniyor gibiydi.
"Bunu bizzat göreceğim... İnanılmaz bir yaratıcı adayı mısın, yoksa işe yaramaz bir otaku grubunun prensi mi?"
"Benim için ikinci seçenek çok daha zor bir hedef yalnız!"
"İlginç. Amma da özgüvenliymişsin."
"Hayır, o anlamda dememiştim..."
Ancak, keşfettiği kadınların erkek seçme konusundaki zevklerine pek de güvenmiyor gibiydi.
"Her neyse, o ikisini geri almak istiyorsan kendi çabanla yükselip gel. İşte o zaman, istesem de istemesem de seni ciddiye alırım."
"Peki ya siz... Eğer harika bir eser ortaya koyarsam, beni kabul eder misiniz?"
"Elbette, o zaman seni yutup bünyeme katmak için elimden geleni yaparım. Direnirsen de ezip geçerim."
"S-sen..."
Söyledikleri hâlâ tam anlamıyla deli saçmasıydı.
"Ve eğer buna rağmen hayatta kalırsan... Sen benim hem düşmanım hem de hayranlık duyduğum yazar olursun. Her eserini satın alır, hepsini okur; bazen güler, bazen küfreder, bazen de ağlarım."
Yıllardır zirvede hüküm sürmesine rağmen, hâlâ inanılmaz tutkuluydu.
"Seni deli gibi kıskanır, tekniklerini çalmak için çabalar, sonra seni tekrar geçer ve parmağımla gösterip sana gülerim. Hazırlıklı olsan iyi edersin."
Ve inanılmayacak kadar çocuksu.
"Böyle bir hayat tarzı... Sizi yormuyor mu?"
"Yorulup durduğum an, benim öldüğüm andır."
Evet, kesinlikle benden bile daha...
"Ben hep en ön saftayım. Akımları takip ederim.
Tek bir yerde çakılıp kalmam. Sadece işin ehlinin anlayacağı şeyler üretmem.
Sürekli yeni kitleleri hedeflerim. Eski müşterilerin gitmesinden korkmam.
Ama elimdeki kitleyi bile isteye bırakmak söz konusu bile olamaz.
Yeni dünyama hem yenileri hem de eskileri, herkesi beraberimde götürürüm.
...En azından bu niyetle devam ediyorum."
Kosaka Akane...
O; yedi ölümcül günahtan kibir, oburluk, haset, açgözlülük ve öfke olmak üzere beşini bünyesinde barındıran, günahkâr bir yaratıcıydı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.