Lugunica Kalesi’ne yapılan saldırı, yalnızca az sayıda seçkin yarı-insan tarafından gerçekleştirilmişti. Kalenin yıkımı kıl payı önlenmiş olsa da binada ciddi hasar oluşmuş, buna ek olarak yarı-insanların içeri sızmasını sağlayan tüneller de keşfedilmişti. Tüm bunlarla başa çıkmak uzun zaman alacaktı.
Temizlik işlerinin çoğunu, savaşta bir kez daha kendini kanıtlamış Zergev Birliği’ne emanet etmek mantıklıydı. Ancak Wilhelm, görevlerinin çoğunu Grimm’e yıkıp kaleden kaçtı.
“Onlarla takılacak vaktim mi var sanki…”
Sargılarını çıkarıp savaştan tamamen bitkin düşmüş halde, Wilhelm şimdi sakinleşmiş kale kasabasına yöneldi. Valga ve diğer kilit isimlerin ortadan kalkmasıyla krallık genelindeki isyanlar durulmuş, başkente barış geri dönmüştü. Bu durum, Wilhelm’de alışılmadık derecede güçlü bir his uyandırdı ve gitmek istediği tek bir yer vardı.
Bitkin bedenini sırf oraya gitmek için neden zorladığını kendi bile tam olarak anlamıyordu. Ne de olsa, yaşadığı çileli günün üzerinden henüz bir gün geçmişti. Başkent daha az şiddetli olsa da birçok dükkan, kraliyet kalesindeki yıkıma saygıdan dolayı o gün iş yapmamayı tercih etmiş, sokaklar hala büyük ölçüde ıssızdı.
Akıl sahibi biri, herhangi bir belaya karışmaktan korkarak muhtemelen evinde kalırdı. Bu da demek oluyordu ki, o gün en azından evlerine kapanan tüm insanlar akıllarının başında olduğunu gösteriyorlardı. Böyle bir günde, her şey normalmiş gibi dışarıda gezintiye çıkmak…
“Delirmiş gibiyim…”
Wilhelm, yaralarını unutmuşçasına hızla fakir mahalleden geçip meydana vardı. Meydandan esen rüzgarda hafif bir çiçek kokusu alabiliyor, bu da tarlanın varlığını ona haber veriyordu.
Meydanın tam ortasında ise kızıl saçlı kız duruyordu.
Sırtı ona dönüktü. Onu gördüğü an, Wilhelm olduğu yerde donakaldı. Kalbinde dönüp duran karmaşık duygu yumağı hem iyi hem kötüydü. Orada olacağına dair güveni, aynı gerçeğe duyduğu şaşkınlıkla iç içe geçmişti. Tüm bunlar göğsünde bir sıkışmaya dönüştü.
Aynı zamanda, her zamanki sohbetlerini düşündüğünde melankolik bir tatsızlık hissetti.
Güvendeydi. Öğrenmeye geldiği şey buydu. Wilhelm tam da topuklarının üzerinde dönüp sessizce gitmeyi düşünürken, Theresia onun orada olduğunu fark etti. Arkasını döndü. Mavi gözleri şaşkınlıkla hafifçe büyüdü, sonra kısıldı. Dudakları nihayet yarım bir gülümseme şeklini aldı.
“Wilhelm.”
Adını öyle bir aşinalık ve şefkatle söylemişti ki, bu Wilhelm’in kalbinde her şeyin yolunda olduğuna dair bir his uyandırdı. Dönüp eve gitme fikrini tamamen unuttu. Theresia’yla karşılaşmanın sevinciyle nabzı hızlandı, sıcaklık ve rahatlama tüm göğsüne yayıldı.
“…Ah.”
Gerçekte ne hissettiğini anladığı an, kalbi hiçbir uyarı vermeden titredi. Bu, ani ve tamamen beklenmedik bir öz farkındalık anıydı. Wilhelm, Theresia’nın gülümsemesinin ona bir esenlik hissi verdiğini anladı. Onun gülümsemesini, kendisini, birlikte geçirdikleri zamanı korumuş olmanın verdiği bir başarı hissi vardı içinde.
Çiçeklere sırtı dönük duran Theresia sayesinde, kılıcıyla bir rakibi yere sermekten ve kendi kılıç ustalığını kanıtlamaktan daha büyük bir sevinç olabileceğini düşündüren bir şey hissetti.
Bu farkındalığın onu vurduğu an, duygu seliyle, Wilhelm’in çoktan geride bıraktığını düşündüğü bir tufanla birlikte geldi. Bu gücün etkisiyle Wilhelm ellerini yüzüne kapattı.
—
Göz kapaklarının içi ısındı, burnu sızladı. Boğazının aniden kuruduğunu, kanı çok hızlı pompalıyormuş gibi başının ağırlaştığını hissetti. O anda ruhu sarsıldı; dizlerinin üzerine çökeceğini düşündü.
Wilhelm’in neredeyse unuttuğu bir ışık zihnini doldurdu.
Hayır, unutmamıştı. Her zaman kalbindeydi, asla solmamıştı. Güzelliğini hiç unutmamıştı. Unuttuğu şey, onu o ışığa çeken şeydi.
Kılıcı ilk kez eline alıp gökyüzüne doğrulttuğu günü hatırladı. Eğer o ışığa sahip olsaydı, eğer gerçek olsaydı ve gerçek olabilseydi; o güçle her şeyi koruyabilirdi. İnandığı şey buydu. O gün, güçsüz bir genç ilk kez bir kılıç almıştı. O gün, bir şey dilemişti.
“Wilhelm…”
Wilhelm, duygulara kapılmış, elleri yüzünde dururken Theresia’nın sesi ona ulaştı. Karşısında duran kıza ne kadar saçma görünmüş olmalıydı? Neler olup bittiğini anlaması imkansızdı. Sadece sıradan bir gün geçirirken, zaman zaman gördüğü çocuk aniden önünde duygudan titreyerek duruyordu.
Utanmıştı, uzun zamandır hissetmediği bir duyguydu bu. O kadar utanmıştı ki, titremesine neden oldu. Hemen kaçmak istedi. Utancını kimsenin görmesini istemiyordu, ama en az Theresia’nın. Hayal edebileceği en kötü şey buydu.
Yine de ayakları hareket etmedi. Kalbi buna izin vermiyordu; sanki ruhunun istediği buydu.
—
İkisi de sessizce dururken zaman geçti. Sonra aniden Wilhelm, ellerinin üzerinde yumuşak parmakların gıdıklayıcı dokunuşunu hissetti. Theresia’ydı, uzanmış ve Wilhelm’in yüzüne kapattığı ellere nazikçe dokunuyordu.
İnce parmaklarının sıcaklığıyla nefesi kesildi. Başka bir insanın bedeninin bu kadar sıcak olabileceğini hiç fark etmemişti. Parmaklarından yayılan sıcaklık, Wilhelm’i bir demirci ocağındaki çelik parçası gibi hissettirdi. Ve sıcak metal ateşte şekillendirildiği gibi, Theresia’nın sıcaklığı ona çarptı ve onu dönüştürmeye başladı.
Ancak şimdi, buraya her geldiğinde bu sıcaklığa maruz kaldığını fark etti. Onu her gördüğünde, onunla konuştuğunda ve geri dönme sözü vermeden ayrıldığında. Tüm bu zaman boyunca, Wilhelm adındaki kılıç dövülüyordu.
Hayır. Aslında sadece o değildi. Hayatta kaldığı her günün bir parçası olan her şey ve herkesdi.
Theresia, Grimm, Bordeaux, Roswaal, Carol, Pivot ve tüm Zergev Birliği. Valga, Libre, Sphinx ve kestiği tüm düşmanlar. Kılıç Wilhelm ile yolu kesişen herkes izini bırakmıştı.
Şimdi, nihayet, bunu fark etti.
Orada sessizce durup nasıl şekillendirildiğini görürken, Wilhelm’e bir soru soruldu:
“Çiçekleri sever misin?”
Şüphesiz her seferinde aynı olan o soru, onda bir değişim arıyordu. Ve Wilhelm nihayet gerçekten de değiştiğini gördü.
“…Nefret etmiyorum.”
Şimdi bu kelimeleri söylerken hiçbir zorluk ya da endişe duymuyordu. Savaş alanında çiçekleri gördüğünde, günlük hayatında yanlarından geçtiğinde veya meydandaki tarlada onları gördüğünde, şüphesiz daha öncekinden farklı bir şey hissedecekti.
Theresia’nın soruları devam etti. “Kılıcını neden kullanıyorsun?”
Bu, Wilhelm’i o kadar uzun zamandır rahatsız eden soruydu. Ama şimdi, nihayet, hatırladı. Kılıcı ilk eline aldığında ne hissettiğini hatırlayabildi.
“Çünkü insanları korumak için… tek yol buydu.”
Kılıç bir güçtü. En güzel, en keskin ve en saf güç. Saygı duyulması gereken bir güç. Ancak nasıl kullanıldığı, hangi amaçlara hizmet ettiği, onu kullanan kişi tarafından kontrol ediliyordu. Wilhelm bu en temel şeyi unutmuştu. Ama şimdi hatırladı. Başlangıcı, kılıcı sevdiği zaman ne hissettiğini anımsadı.
—
Wilhelm ellerini yüzünden çekti ve Theresia’nın uzattığı eli tuttu. Küçük bir “Ah” ağzından kaçtı, ama geri çekilmedi. Bu hareket el ele tutuşmak için fazla tek taraflıydı, ancak her ikisi de diğerinin sıcaklığını açıkça hissedebiliyordu.
—
İkisi de bir şey söylemedi, sadece birbirlerine baktılar. Kısmen ne söyleyeceklerini bilmiyorlardı, kısmen de bir şey söylemeye gerek yoktu. Tıpkı iki kılıç savaşçısının dövüşte karşı karşıya gelmesi gibi, kelimeler aralarında geçenleri ifade etmek için fazla kabaydı.
—
Theresia, Wilhelm’e nazikçe gülümsedi. Her zaman çiçeklerine bakarken takındığı o yumuşak ifadeydi, şimdi ona yönelmişti.
Wilhelm kalbinin gümbürdediğini hissetti, ritim onu ele geçiriyordu. Bu hissi kelimelere dökemiyordu. Karşısındaki kızla paylaşmak istedi, ama kendini tuttu.
Yine de, duygu selinin küçük bir işareti kendini belli etti.
O gün, Wilhelm ilk kez Theresia’ya tüm kalbiyle gülümsedi.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.