Crusch’ın etki alanı dışından birinin onu değerlendirmesi, Subaru’nun omuzlarını gittikçe daha da kasmıştı.
Subaru’nun iç karmaşasını fark etmeyen Cadmon, yüzündeki yaranın izini parmağıyla takip ederek konuşmaya devam etti.
“Son birkaç yılda Hoshin Şirketi’nin ne denli ilerleme kaydettiğini duymayan bir tüccar yoktur. Hatta kendi standartlarına göre bile. Dümenin başındaki genç hanımefendi, Anastasia, büyük şirketleri bile devirip kendi bünyesine katmış. Tıpkı o eski efsane, Çorak Toprakların Hoshin’i gibi. Sanki adamın bir reenkarnasyonu.”
Subaru, Cadmon’ın Anastasia’dan bu denli gururla bahsetmesinin, onunla bir meslektaş tüccar olarak özdeşleşmesinden kaynaklanıp kaynaklanmadığını merak etti. Sıradan bir tüccardan kraliyet adayı olmaya uzanan bu hikâye, tam bir külkedisi masalıydı.
Bir yanda, ilham veren tavırlarıyla, inançlarının peşinden demir gibi bir iradeyle giden Crusch vardı. Diğer yanda ise açık mor saçlı, Kansai aksanıyla dikkat çeken Anastasia.
Önlerindeki tabeladaki bilgiler, kraliyet seçimi konferansında duyduklarıyla hiçbir çelişki taşımıyordu. İçerik, halka eksiksiz ve samimiyetle, hiçbir haksızlık yapılmadan aktarılmıştı.
Cadmon konuşmasına devam etti.
“Yani dedikodulara göre, kraliyet seçimi için bu ikisi başı çekiyor. Şahsen, krallık içinde kilit bir konumda olan Leydi Crusch’ın, başka bir ülkede doğmuş bir tüccardan daha fazla ağırlığı olduğunu düşünüyorum.”
“Demek ikisi de önde gidiyor, öyle mi?”
Şüphesiz Cadmon’ın sözleri, sonunda dile getirdiği kişisel görüşleriyle renklendirilmişti. Yine de Crusch’ın konumu ve aile adının güçlü bir destek oluşturduğu su götürmezdi. Konuşmasından habersiz halk için, tahtı Crusch’ın devralacağını varsaymak en doğalıydı.
“Yani Crusch favori, Anastasia da ikinci… Peki ya sürpriz aday kim?”
Subaru’nun yorumu üzerine Cadmon, yüzünde çelişkili bir ifadeyle kollarını kavuşturup kalan üç adayın adlarını okudu.
“Sürpriz adaylardan bahsetmek zor. O ikisini bir kenara bırakırsak, diğer üçü temelde tanınmıyor. Başkentte uzun zamandır yaşıyorum, ben bile bilmiyorum onları. Bu Priscilla’nın soylu bir adı var gibi, ama diğer ikisinin soyadı bile yok. Hoshin Şirketi’nin başkanının aday olduğunu düşünürsek, bu adayları nasıl seçtiklerini gerçekten merak ediyorum.”
Bu noktada Subaru, detayları bizzat bilmeseydi Cadmon’la tamamen aynı fikirde olacağını düşündü. Karşınızda kalıtsal bir düklüğün şimdiki varisi, yabancı bir ticaret şirketinin genç başkanı, soylu soyadına sahip bilinmeyen bir aday ve soyadı olmayan, kökenleri belirsiz iki aday daha vardı. Nasıl seçildiklerine dair temel bilgileri saklamak, genel halka karşı haksızlıktı. Ejderha motifli armaların adayları seçmek için kullanıldığını bilen Subaru bile, Ejderha’nın kızları seçme motivasyonlarının ne olduğu hakkında hiçbir fikre sahip değildi.
Ancak Subaru, tüm bu boş spekülasyonlara kahkahalarla gülecekken, Cadmon gözlerini kıstı, dudaklarını tiksintiyle bükerek fikrini tükürdü.
“Ama yarı elfi aralarına katmalarına çıldırıyorum. Elimde değil. Her kraliyet adayı hakkında temel bilgiler listelenmiş, ama bu Emilia… Görünüşe göre yarı iblisi aday yapmışlar. Size diyorum, nereden bakarsanız bakın aptallık.”
“Yarı iblis… öyle mi?”
“Cadı yandaşlarına benzeyen insanlara verdiğimiz isim bu. Yüksektekiler ne halt ediyorlar Tanrı aşkına…?”
Cadmon, kendisinden tam iki kafa boyu uzun tabelaya tiksinti dolu gözlerle yukarı dik dik baktı. Subaru hemen tepki veremedi.
“…”
Yaralı dükkân sahibine karşı azımsanmayacak miktarda iyi niyeti vardı. Bu, başka bir dünyada konuştuğu ilk insandı ve sonra onunla tekrar bir araya geldiğinde, adama güvenebileceği biri olarak bakmaya başlamıştı. Sert görünümünün aksine, kişiliği ve karakteri sevecendi, karısına ve çocuğuna karşı sevgi doluydu. En azından Subaru, onun iyi niyetli bir insan olduğundan şüphe duymuyordu.
Böyle bir adamın, başkası hakkında bu denli iftirayı doğal bir şeymiş gibi söylemesine şaşırmadan edemedi çocuk. Üstelik Subaru için bu, öylece geçiştirilemezdi. Bu yüzden dudaklarından bir inkâr döküldü.
“…Öyle görünen herkes Cadı’yla bağlantılı demek değil, değil mi?”
“Ha?”
Cadmon’ın meraklı bakışları altında, Subaru’nun duyguları ağır basınca konuşmaya devam etti.
“Y-yalnızca yarı elf olduğu için onu yargılama. O ‘Emilia’ denen kız, inanılma… Ülkenin iyiliği için yapıyor olabilir bunu. Belki de senin bildiğinden çok daha iyi, inanılmaz bir kızdır.”
“Dur bakalım. Neden bu kadar çabaladığını bilmiyorum ama yarı iblisin arkasını kollamayı bırak. Başkası duyarsa, anlamazlar.”
“Evet, sanırım haklısın. Hem stajyerlik yapan o güzel kızın, tanımadığı biri hakkında çöp konuşan, suratını asmış yetişkin bir adam görmesini istemezsin.”
Subaru’nun iğneleyici sözlerle dolu bu büyük laf seli, Cadmon’ın elini alnına götürmesine neden oldu.
“Anladım, beni rahat bırak. Fazla konuştum. Özür dilerim, tamam mı?”
“…Tch.”
Her ne kadar zorla söylenmiş bir özür olsa da, Cadmon’ın olgun tepkisi Subaru’yu geri adım attırdı.
Ancak Subaru geri çekilirken, Cadmon konuşmaya devam etti.
“İstediğini düşünmekte özgürsün. Ama bir yarı elfin kral olması mümkün değil.”
“Hâlâ…! Neden olmasın? Kıskançlık Cadısı yüzünden mi? Ne yani, Cadı yarı elf olduğu için bütün yarı elfler tehlikeli mi demek oluyor bu?!”
“—Aynen öyle.”
Tartışmaları yeniden alevlenirken tekrar sinirlenen Subaru’ya, Cadmon’ın sesi şaşırtıcı derecede soğuk gelmişti.
“Yine başladın…!”
Subaru tam karşı çıkacakken sesi boğazına düğümlendi, çünkü Cadmon’ın gözlerinde korkuyu görmüştü.
“Cadı korkunçtur. Bu zaten söze gerek bırakmaz. Herkesin paylaştığı bir duygu bu. Bunu bilmeden nasıl büyüdün bilmiyorum ama en azından insanların büyük çoğunluğu yarı iblislerden aynı sebeple uzak durur.”
“…”
“Bak. Cadı… Kıskançlık Cadısı… tamamen akıl almaz bir canavar derler. Dört yüz yıl önce, gölgesi kıtanın yarısını yutmuş. Ünlü kahramanlar ve ejderhalar birbiri ardına ona yenik düşmüş. Kutsal Ejderha’nın gücü, Bilge’nin bilgisi ve o dönemin Kılıç Azizi olmasaydı, dünya kesinlikle yok olurdu.”
Subaru bunu daha önce hiç duymamıştı ve Cadmon’ın ölümcül derecede ciddi ifadesinden gözlerini ayıramıyordu, duyduğu detayları göz ardı edemezdi.
“Ama Kıskançlık Cadısı’nın tüm yaptıklarına rağmen, onun hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey, gümüş saçlı bir yarı elf olduğu. Bir de onunla mantık yürütülemeyeceği, başkalarının nasıl düşündüğünü anlayamadığı ve tüm dünyaya duyduğu nefretten ötürü ortalığı kasıp kavurduğu gerçeği.”
Cadmon’ın titreyen gözbebeklerinin ardındaki yükselen duygu dalgası, kuru cümlelerin asla yapamayacağı bir şekilde, dünyada yaşayan her insanın ham duygularını aktarıyordu.
Subaru’nun gördüğü resimli kitap gibi, Cadı’nın hikâyesi de sözlü ve yazılı olarak aktarılıyordu. Hikâye anlatıcısına göre aktarım biçimi ve tekrar miktarı değişse de, nihai sonuç hep aynıydı: o dünyada doğan insanların asla atamayacağı mutlak bir dehşet, sanki kalplerine saplanmış bir çivi gibiydi.
“Cadı bir korku sembolüdür. Herkes anlamadığı şeylerden korkar. Bu yüzden insanlar, bildikleri az sayıdaki detayı kullanarak onlardan olabildiğince uzak durmak ister.”
“…Ve bu, yarı elflere karşı ayrımcılığı haklı mı çıkarıyor?”
“En azından, birçok yarı iblisin çarpık kişiliklere sahip olması apaçık bir gerçek. Bunun sadece doğalarından mı yoksa koşulların mı onları böyle yaptığından emin değilim, itiraf ederim.”
Cadmon, sanki acı bir böcek çiğniyormuş gibi yüzünü buruşturuyordu; muhtemelen Subaru’nun sözleri onu rahatsız edici bir köşeye sıkıştırmıştı. Adam, söylediklerinin mantıksız olduğunun gayet farkındaydı. Ancak içinde kabaran Cadı hakkındaki duygular, bu mantığa karşı herhangi bir itirazı görmesini engelliyordu.
Dahası, bu düşünce, onların dünyasında en alt kademeden en yükseğe kadar evrensel olarak kabul gören bir görüş olabilirdi.
Subaru bunu fark ettiğinde, ancak o zaman Emilia’nın kraliyet seçimi konferansında yaptığı yakarışın anlamını gerçekten takdir etti.
“—”
O bir yarı elfti. Alınyazısı, ne kadar uğraşsa da kendisinden ayıramayacağı bir şeydi. Aynı konumda başlayan diğerlerinin takmadığı, asla çıkaramayacağı demir bir pranga taşıyordu.
Cadmon kollarını kavuşturdu ve somurtkan bir şekilde konuştu.
“Ve insanlar böyle düşündüğü için, kazanma şansı hiç yok. O yarı iblisi sevip de onu böyle öne çıkaran biri… Size diyorum, kötü bir şaka bu.”
Tartışmasının ve öfkesinin hedefi, adayın kendisi Emilia’dan, kazanma şansı yokken onu bir tahtırevana çıkaran kişiye kaymış gibiydi.
Bu, Cadmon’ın iyi niyetli bir taviziydi, ancak yarı elflerin baştan aşağı olumsuz imajı göz önüne alındığında küçük bir teselliydi.
Emilia adlı kızın öncelikle önyargı engelini aşması gerekiyordu.
Yarı elflerin zorba tarihinden ve insanların Cadı’dan neden korktuğundan habersiz, bilgisiz Subaru’ya Cadmon sordu: “Böyle bir engelle yaşamak zorundaysa, neden onu bu duruma soktular ki?”
Şüphesiz Subaru, o dünyanın tarihi konusunda tamamen deneyimsizdi. Cadı’nın kötücül eylemlerini bir sayfaya yazılan detayların ötesinde bilemezdi. İnsanların yarı elflerden ne kadar korktuğunu, nefretlerinin ne denli derinlere indiğini ve dahası, böyle bir ortamda yaşayan yarı elflerin diğer insanlar hakkında ne düşündüğünü hayal etmesi zordu.
Ama o kızın, çan sesi gibi berrak bir sesle söylediği sözleri duymuştu…
—Durun orada, kötüler!
Yerde acı ve aşağılanma içinde sürünmekte olan Subaru’yu o kurtarmıştı.
O zamanki eylemlerinin ardında yatan beklentiler ve hesaplar neredeydi?
Subaru, onların dünyasının tarihini, Cadı’yı veya yarı elfleri bilmiyordu. Ama Emilia’yı tanıyordu.
“Adım Emilia. Sadece Emilia. Teşekkür ederim, Subaru.”
Gümüş saçlı, inatçı iyilikseverliğiyle kendi çıkarını gözetmeden hareket eden bu kızın, Kıskançlık Cadısı’na benzetilebileceğini anlıyordu. Ama bunun Emilia’yla zerre alakası yoktu.
Kendisine zerre kadar merhamet göstermeyen bir dünyada yaşamış olmasına rağmen, başkalarına karşı içten bir iyilik beslediğini biliyordu.
Dünya ona ne kadar kötü davranırsa davransın, en azından Subaru—
Aniden, buz gibi bir ses düşüncelerini böldüğünde, sırtında bir ürperti gezindi.
“—Her şey kendi çıkarın içindi, değil miydi?”
Zihninin derinliklerinde, o sevimli, büyüleyici gülümsemesi keskin bir bakışa ve sert bir sese dönüşüyordu.
“Sana inanmak istemiştim… ama beni durduran sendin, Subaru!”
Onun güvenini ayaklar altına almıştı ve acı dolu sesi sıkışık kafatasının içinde yankılanıyordu.
Anlamaya çalıştı. Anladığını sandı. Öyleymiş gibi davrandı. Ve ona verdiği sözü umursamazca çiğneyip bir kenara atmıştı. Suçluluk duygusu bir kez daha göğsüne saplandı.
“—Söylemezsen, anlayamam, Subaru.”
Anılarında, Emilia o günkü hareketleri yüzünden onu defalarca azarlıyordu.
Göğsünden parçalar koparılmış gibi bir acı hissediyor, üzüntü onu ezmek için üzerine çöküyordu; ancak Subaru’nun kendisine dik dik bakan kıza karşı öfkesi de yüzeye çıkıyordu.
O kadar çok çabalamıştı. Ona o kadar çok yardım etmişti. O kadar çok incinmişti. Bir ödül ummakta ne vardı? Onun karşılık vermesini istemekte ne vardı?
—Ben söylemezsem, anlayamaz mısın? Ben de sana aynı şeyi söyleyebilirim.
Emilia ona kraliyet seçimi, ayrımcılık veya o günkü hisleri hakkında hiçbir şey anlatmamıştı. Subaru’yu dışlamış, onu hedefinden uzaklaştırmış, adeta bir yan karakter gibi davranmıştı.
Elbette Subaru, Emilia hakkında hiçbir şey bilmiyordu. O da ona hiçbir şey anlatmazdı.
O zamana kadar nasıl yaşadığını, kraliyet tahtını hedeflerken neler hissettiğini, dünyanın onu Cadı’nın ta kendisi olarak görmesi hakkında ne düşündüğünü bilmiyordu…
Emilia’nın Subaru hakkında ne düşündüğüne gelince, bunu bilmek istemiyordu.
—Evlat. İyi misin? Hey!
“…Ha?”
Cadmon’ın yüzünün aşırı derecede yaklaştığını fark eden Subaru, irkilerek geri çekildi.
“Vay canına! Baba, yapma şöyle! Yüzün insanı öldürür be, kahretsin!”
“Ne biçim laf o öyle! Deminki gibi yine boş boş bakıyordun. Kronik bir hastalığın mı var senin?”
“Ş-şey, eğer göğsümde yanan tutkulu hisler bir hastalıksa, evet, bir şeye yakalanmış olabilirim. İnsanlığı baştan çıkaran, bazen nazikçe bazen acımasızca vuran ateşli, pis bir hastalık…”
Subaru’nun boş ve yaralı kalbini saklama çabası olan bu şakasına ayak uyduramayan Cadmon, başını salladı.
“Evet, evet, senin derdin karakter bozukluğu. Hadi, dükkâna geri dönelim.”
Geri dönerken onu takip eden Subaru, tüm vücudunun soğuk terler içinde kaldığını fark etti. Belki de içindeki kaynayan duygular yüzündendi ama attığı her adım çok ağır geliyordu.
Cadmon’ın sırtı dönükken aniden mırıldanmasıyla başını eğdi: “Burnumu sokmak gibi olmasın ama Cadı hakkında uluorta konuşmayı kes. Biri duyarsa, anlayışlı olmazlar… ben de dâhil.”
Daha önceki tartışmayı canlandırma çabası gibi durmuyordu. Cadmon’ın sesindeki ciddiyeti sezen Subaru, sessizce kabul ettiğini belirtti.
Böylesine köklü bir önyargıyla, ağzını açarak kimin gazabını çekeceği belli olmazdı. En azından, kraliyet başkentinde daha fazla sorun istemiyordu.
Cadmon, Subaru’nun onayını görmezden gelerek vurgulamak için kendini tekrarladı.
“—Kimlerin dinlediğini asla bilemezsin.”
Kalabalığı yararak dükkâna dönerken, aralarındaki hava nedense ağırlaşmıştı. Subaru hislerini toparlayamamış, Cadmon ise tartışmadan dolayı hem rahatsız hem de utanmış görünüyordu. Dükkâna varana kadar aralarında neredeyse tek kelime konuşulmadı.
Ancak…
“Hoş geldiniz. Son müşteri de az önce çıkıyordu.”
Cadmon’ın ağzı açık kaldı; Rem’in malları parayla takas edip bir müşteriyi kibarca eğilerek uğurlamasını görünce şaşkınlıkla bakakaldı.
Şaşkınlıkla, tezgâhtaki boş vitrinlere göz gezdirdi. Bir an için, dükkânını Rem’e emanet edip mallarını kelepir fiyata sattırdığını düşünmüş olabilir, ama parayla dolup taşan kasa bunun doğru olmadığını gösteriyordu. Başka bir deyişle, hepsini satmıştı.
Cadmon, avuçlarıyla yüzünü kapatarak dizlerinin üzerine çöktü; bir tüccar olarak gururu belli ki incinmişti.
“O k-kadar kısa sürede, dükkânımın normalde bir günde sattığından daha fazlasını sattın…”
Dükkân sahibinin onurunu hiçe sayarak, Rem tezgahın etrafından kayarcasına geçip Subaru’nun yanına koştu. Oğlana beklentiyle baktı ve sanki arkasında görünmez bir kuyruk sallanıyordu.
“Nasıl yaptım, Subaru? Duyduğuma göre sana geçmişte yardım etmiş, bu yüzden ben de elimden gelenin en iyisini yapıp yardımcı olmaya çalıştım. İstersen beni övebilirsin?”
Rem’in “Beni öv, beni öv!” diye adeta yalvarır gibi halleri, Subaru’nun kalbinin biraz olsun hafiflediğini fark etmesini sağladı.
“…Gerçekten inanılmazsın, Rem.”
“Öyleyimdir. Ama Ablam daha da inanılmaz.”
Subaru zoraki bir gülümseme takındı ve Rem’in başını uzatması üzerine onu nazikçe okşadı. Saçlarının o tamamen tanıdık dokusunun tadını çıkardı ve Rem’in boğazından Subaru’nun yumuşak dokunuşuyla küçük bir ses yükseldi.
“Senin o mantığın nasıl işliyor, hâlâ çözemedim, biliyor musun…”
İkisinin arkasından bu etkileşimi izleyen Cadmon, parmağıyla kendi yarasını okşadı ve omuzlarını düşürdü. Mırıldandı: “Görünüş gerçekten önemli demek ki…”
Dükkânının satışlarının neden yavaş olduğu artık ayan beyan ortadaydı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.