40. Cilt, 3. Bölüm “Yüz Kat Daha Zahmetli”, 1-6. Kısımlarından Light Novel Uyarlaması
Orijinal Web Romanı Bölümü ―Tamamlandı
Çeviri: Cadı Tarikatı Çevirileri ―Tamamlandı
Sanat Kaynağı ―3Siyo_u
――Yalnız mücadelelerini, silinmez pişmanlıklarla dolu günlerini anlattılar.
Geçmişlerine dair bir hikâyeydi bu; ona en üst düzeyde saygı, ciddiyet ve ihtiyatla yaklaşılması gerektiğine karar vermişlerdi.
Her şeyi döktükten sonra bile, asla pes etmeyen, hep ileriye bakan ruh halleri geçiciydi.
???: “Bedelim, yani.”
Bu rüya dünyasından ayrılmanın bedelini böyle ifade eden Cadı’dan nefret etmekten kendilerini alamadılar.
Kırmızı dilini usulca uzatarak, havada asılı duran muzip bir ifadeyle, o boş güzellik onlarla oynuyor, sanki onları kendi isteği doğrultusunda yönlendirmeye çalışıyordu.
Cadı: “Pekala, kararımı verdim.”
İlk seferinde unutmalarını talep etmişti, peki bu ikinci sefer ne buyuracaktı?
Onlarla alay edercesine, istemsizce kaskatı kesilmişlerken, hafif çiçek kokuları yayan Cadı, parmaklarını rüzgarda dalgalanan beyaz bir mendile götürdü.
――Üzerinde gri bir kedi suretinde Büyük Ruh işlemeliydi, beyaz kumaşın etrafında altın işlemeler vardı.
???: “Sığınak’a giderken Petra’nın bana verdiği mendil…?”
Boğazları yırtılana dek “Dur!” diye çığlık atmayı dilediler.
Boğazları yırtılana dek “Dur!” diye çığlık atmak istediler, ama bunu yapacak bir boğazları yoktu.
O korkunç Cadı’nın önüne atılıp “Dur!” diye bağırmak istediler.
O korkunç Cadı’nın önüne geçip “Dur!” diye haykıracak kimse yoktu.
Bu yüzden, kalplerinde ne kadar “Dur, dur artık!” diye bağırmaya çalışsalar da, ruhları ne kadar müdahale etmeye yeltenseler de onları durduramadılar.
Cadı: “Çay Partisi’nin bedeli ödendi. Bir sonraki ziyaretinizi tüm kalbimle bekliyorum.”
Ödemenin değeri ifade edildi ve hafif bir rahatlama ile mutluluk hissi büyüdü.
Buna kendilerinin yol açtığı zafer hissini yaşamaktan çok, Cadı’nın kendilerine ilgi duymasından kat kat, kat kat, kat kat daha fazla korkmuşlardı.
Kendi benliklerinin neyin bir parçası haline geldiğini bilmiyorlardı.
???: “Görünüşe göre Echidna sözünü tuttu. Bu sefer çay partisi hafızamdan silinmedi.”
Rüya dünyası beyaz bir ışıkla sarıldı ve illüzyondan karanlık, soğuk bir boşluğa geri döndüler.
Cadı’yla tekrar karşılaştıkları yere döndüklerinde―― tuhaf bir şey fark ettiler.
???: “…Emilia nerede?”
Orada olması gerekirken yokluğu yüzünden kalpleri huzursuzlandı, içlerini bir rahatsızlık hissi kapladı.
Taşan bir endişe ve uyumsuzluk hissi yayılıyor gibiydi; zira bunu defalarca tekrarlamak zorunda kalmış biri için bu, temel bir prensipten sapmaydı, var olmaması gereken bir sapma.
İçlerinden yükselen bir önseziyle sürüklenerek, aceleyle Mezarlık’tan ayrıldılar.
Mezarlık’tan dışarı, ay ışığına adım atar atmaz gördükleri ise――
???: “Bir gölge mi…?”
Sığınak, en koyu siyahlara bürünmüştü; burayı yaratan Cadı’dan bile daha korkunç bir Cadı’nın alametiydi bu.
Ne kadar “Dur!” diye bağırsalar da, ne kadar reddetseler de, ne kadar ağlasalar da, ne kadar direnseler de sona ermeyecekti.
Ne de olsa, bu, kesinlikle yürüdüğü, silinmez yolunun tarihiydi.
――Tüm bunların ortasında, ben bir şeye katkıda bulunabildim mi?
――Kasklı piç; böyle haykıran o ses, Aldebaran’ın varlığından açıkça haberdardı.
Yae bir pusu sezmişti ve ardından tanıdık, kendinden emin bir ses duyuldu. Ana güçlerini tamamen bir oyalama için ayırma amaçlı kasıtlı eylemlerinin başarısızlıkla sonuçlandığını anlamak için çok düşünmeye gerek yoktu.
Bunu anladıktan sonra, Aldebaran’ı bekleyen sorun ise――
???: “Hey! Az önceki o ses, o sarı saçlı velet! Reinhard’ın ustası! Bu da ne? Burada ne işi var onun… kimse bizi bulamayacaktı hani!?”
Heinkel’ın perişan hali, bu durumun kafa karışıklığını tam anlamıyla gözler önüne seriyordu. Panik seviyesi, Aldebaran’ın içinde hissettiğiyle aynıydı, ancak Heinkel’ın önce rezilce soğukkanlılığını kaybetmesi sayesinde Aldebaran şaşkına dönmekten kurtulmuştu.
Yine de durum hiç de iç açıcı değildi.
Aldebaran: “…Ve matrisimi on beş saniye önce güncelledim.”
Matrisin düzenli güncellenmesi, ani bir saldırı durumunda gereksiz riskten kaçınmak için ihtiyatlı bir önlemdi, ancak burada ters tepmiş gibi görünüyordu.
Aldebaran’ın, şu anki zamandan on beş saniye geriye kaydetmek dışında yeniden deneme şansı yoktu.
Bu, rakibin pusu’sunun artık kaçınılmaz olduğu anlamına geliyordu―― Böyle bir pusu, Aldebaran’ın karşılaşması gereken herhangi bir ani saldırıdan çok daha kötü bir taktikti.
İyi bir öngörüyle mi yoksa sadece tahminle mi bilinmez, pusu tam da en kötü zamanda kurulmuştu.
Yae: “Kılıç Azizesi’nin ustası diyorsanız, bu o meşhur Felt-sama~ mı acaba…? Merak ediyorum, Heinkel-sama’yı insan~ kurbanı olarak kullanma zamanı geldi mi zaten?”
Heinkel: “――Hk, beni rehin olarak kullanarak bu işten sıyrılmaya çalışıyorsanız, hiçbir yere varamazsınız! O adamlar, Reinhard’ın Astrea Hanedanı’nın başına geçmesinden başka bir şey istemiyorlar. Şu an sizinle birlikte olduğum için kötü bir durumdayım… Yeterince iyi bir nedenleri olursa, beni acımadan öldürürler!”
Yae: “Şey~… eğer durum buysa, o zaman insan kurbanı rolüne daha da uygun olmaz mısınız?”
Heinkel: “Şaka yapmanın sırası değil dedim sana!”
Muhtemelen şaka yapmıyordu. Heinkel şaşkın bir ifadeyle ona haykırırken, Yae Aldebaran’a omuz silkerek “Ne yapmalıyız~?” diye sordu.
İki sarsılmış orta yaşlı adamın aksine, Yae önlerindeki duruma sakince tepki veriyordu. Belki de bir şinobi eğitimi’nin sonucuydu bu; iyi geliştirilmiş zihinsel gücü takdire şayandı. Aldebaran içinse, milyonlarca kez ölse bile asla ulaşamayacağı bir ruh hali gibi görünüyordu bu――
Aldebaran: “Her neyse, yaşlı adamı öne sürmemizin bir anlamı yok.”
Eğer ormanın dışında onları bekleyen gerçekten Felt ve müttefikleri ise, Heinkel’ın acı dolu itirafına göre onu rehin olarak kullanmak etkisiz kalacaktı. Hatta bu fırsatın hayatına son vermek için kullanılması durumunda, mezar taşına “Burada yatar sevgili ve saygıdeğer Heinkel Astrea” yazılması tam bir ironi olurdu. Ve zihnine sadece karamsar tabloların gelmesinin nedeni, iyimser bir tablo çizecek malzemeden yoksun olmasıydı.
Aldebaran: “Yae, yaşlı adam, burada bekleyin. Ben önce bir bakıp geleyim.”
Heinkel: “N-ne… aklını mı kaçırdın sen!? Bu kadın bir şinobi değil mi? Eğer biri önce dışarı çıkacaksa o olmalı değil mi!? Sen de söyle ona!”
Yae: “――Al-sama, en iyi hareket tarzı bu, değil mi?”
Aldebaran: “Evet.”
Çenesini eğerek bu yanıtı verdi ve Yae hemen “Anlaşıldı~” diyerek geri çekildi. Heinkel, yüzü hala hüsranla kızarmış bir halde konuyu zorlamaya devam etmeye çalıştı, ancak,
Yae: “Bu kadar ısrarcı olma, Heinkel-sama. Bu kadar endişelenmene gerek yok; Tanrısal Ejderha Volcanica’yı kullanmak gibi bir fikri Al-sama’dan başka kim ortaya atıp da gerçekten başarabilirdi ki? Onun bir planı olmaması imkansız.”
Heinkel: “Şey, ben… ben, sanırım öyle…”
Yae’nin desteği üzerine Heinkel isteksizce sözlerini geri aldı.
Bekleneceği üzere, Tanrısal Ejderha’nın prestiji, söz konusu varlık bunak olsa da olmasa da birçok yönden etkiliydi. Tamamen alt edildikleri bu durumda bile, Aldebaran’ın savaşmadan pes etmeyeceğine dair koşulsuz bir güven veriyordu.
Ne yazık ki, Yae’nin imkansız ilan ettiği bir plan eksikliğinin gösteri zamanı gelmişti şimdi.
Aldebaran: “Şimdi, bir Oni yuvasına mı yoksa yılan çukuruna mı yürüyorum?”
Her iki durumda da isteksiz hissedecekti, ancak Aldebaran bu huzursuz düşünceleri miğferinin içine sakladı ve diğer ikisini geride bırakarak doğrudan ormandan çıktı.
Sonraki kararlarını şekillendirmek için ihtiyaç duyduğu bilgiler, düşman rakiplerin kimliklerinin doğrulanması ve savaş güçleriydi――
???: “――Heh? Böyle cüretkarca dışarı çıkmaya ne cesaret, tamamen hazırlıklı olmalısın, öyle değil mi?”
Uzun ağaçların engellediği görüşü aniden açıldı ve Aldebaran’ın gözlerinin önünde bir ova belirdi.
Ovanın diğer tarafında, beyaz köpek dişlerini gösteren bir gülümsemeyle heybetli bir şekilde duran, altın saçlı ve kırmızı gözlü bir kız vardı; sesinin özelliklerinden ve diyaloglarının içeriğinden yola çıkarak tahmin ettiği kişiydi bu―― Felt.
Aldebaran: “――――”
Reinhard ile karşılaşmanın ardından gelen buydu. Bu durumun kendisi şaşırtıcı değildi.
Ayrıca, Aldebaran rakibin Felt olduğunu tahmin eder etmez onun gücünü zaten tahmin etmeye başlamıştı―― Şu an itibarıyla, onun iki yıldız oyuncusu, Kılıç Azizesi ve Gri, zaten halledilmişti.
Pristella’nın Su Kapısı Şehri’nde edindiği bilgilere dönecek olursa, bu Kamp’ın diğer kilit üyeleri eski kabadayılardan oluşan üçlü, henüz görmediği Flam’ın küçük kız kardeşi ve Kraliyet Şatosu’nu işgal eden yaşlı dev miydi? Felt’in kendi yetenekleri henüz doğrulanmamış olsa da, Priscilla’nın gücüne yaklaşması pek olası değildi.
Priscilla bile bire bir dövüşselerdi Aldebaran’a rakip olamazdı.
Felt’in gizlice çok güçlü bir birey olduğu pek olası olmayan durumda bile, onunla başa çıkmak için birçok yolu olurdu―― En azından, Aldebaran ormandan çıkana kadar böyle düşünüyordu. Ancak――
Aldebaran: “…Ooooy, bu ne biçim şaka böyle?”
Aldebaran, karşısında beliren beklenmedik manzaraya acı bir gülümsemeyle karşılık verdi.
Ne de olsa, asıl tahmini en fazla beş, bilemedin altı kişiydi. Bu sayı, beklentisinin yaklaşık yüz katıydı; beş yüzü aşkın kişilik bir grup Aldebaran'ı karşılamak için oradaydı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.