Cecilus’un yanıtı üzerine Al, olduğu yerde çömeldi ve nefesini düzenlemeye odaklandı. Al sessiz kalırken, Cecilus tek parmağını kaldırıp devam etti.
Cecilus: “Deminki Tekgöz Kabilesi’nden olan adam bayağı yetenekliydi. Ne yazık ki bana ulaşmaktan çok uzaktı ama karşısında sen olsaydın, Al-san, yüz kezden yüzünde de kaybederdin, Al-san. Bu, kendi gözlerimle gördüğüm gerçek!”
Al: “…Ama ben yaşıyorum, değil mi? Yoksa öldüğümü mü söylüyorsun?”
Cecilus: “Hayır hayır, yaşadığına eminim. Belki de yaşayan biri gibi görünen bir ölümsüz olduğundan şüphelenmiştim ama öyle değilmişsin. Bu durumda aklıma tek bir şey geliyor―― Al-san, yüz birinci ihtimali çektin.”
Bir elinde tek parmağını, diğer elinde de bir başka parmağını kaldıran Cecilus, iki parmağını gösterdi.
Bu iki parmağı saymak ikiden fazla bir sonuç vermezdi; cömert davranılsa on bir olarak görülebilirdi ama Al, Cecilus’un niyetini pek de yansıtmayan bu harekete odaklanmak yerine, onun sözleri karşısında nefesini yuttu.
Cecilus: “Yüz bir sayısına takılı değilim. Yüz iki, yüz üç, hatta iki yüz bile olur! O Tekgöz Kabilesi’nden adama yüz kezden yüzünde de kaybederdin. Ama ya bin kez, on bin kez, ya da yüz bin kez deneseydin? Tam anlamıyla, on binde bir ihtimali çekebilirdin. Sen bunu en başta çektin. Yanılıyor muyum?”
Al: “――Hk.”
Nefesini toplamaya odaklanırken sessiz kalma numarası, sınırına dayanmıştı.
Al’ın çelik miğferinin içinde, Cecilus’un göremediği ifadesi çarpılmıştı; Cecilus’tan kalbinin derinliklerine kadar korkuyordu. Bu öngörü, konuşma tarzı ve davranışlar… Al bile bunların ne olduğunu bir türlü kavrayamıyordu.
Cecilus’un konuşma şekline bakılırsa, Al’ın sahip olduğu yeteneği büyük ölçüde doğru tahmin etmişti. Ve bu mantık yoluyla değil, tabiri caizse bir tahminle, sezgiyle gelen bir anlayıştı.
Kendine Cecilus Segmunt diyen bu çocuk, Vollachian İmparatorluğu’nun en güçlüsü Mavi Şimşek ile sadece aynı adı taşımakla kalmıyor, aynı zamanda açıkça dünyanın sıra dışı bir varlığıydı.
Al: “Boyu… belki de benim ve abinin durumuyla aynı nedendendir…”
Tıpkı Al ve Subaru’nun Olbart’ın tekniğiyle çocuklaştırılması gibi, Cecilus’un da küçülmüş olması oldukça mümkündü.
Söz konusu kişi kendini Dokuz İlahi General’in Birincisi olarak görmüyordu ama Al’ın çocuklaşması daha da şiddetlendiğinde, bilincinin dış görünüşüne uyacak şekilde geri çekildiğini hissetmişti. Aynı durumun Cecilus için de geçerli olması muhtemeldi.
Al’ın durumunda, zihnini optimize etmeye zorlanmıştı ama bu radikal önlem sadece kendisi ve Subaru tarafından yapılabilirdi. Bu nedenle, Cecilus’un zihnen küçüldüğü düşünülebilirdi.
Eğer Cecilus’u böylesine çocuksu bir canavar haline getiren buysa, Olbart’ın eylemlerinin sonuçları ağırdı.
Cecilus: “Cevap vermemen, cevap veremediğin için mi, yoksa vermek istemediğin için mi… hangisi?”
Cecilus’un sessiz sorusu üzerine Al, yaslandığı duvara dayanarak doğruldu.
O sessizlik içinde, Cecilus bir tehlike izi taşıyordu ve bu, içinde bir sarkaçın sallandığının işaretiydi. Bu sarkaç, Al’ın düşmanı mı yoksa müttefiki mi olduğunu belirleyecekti.
Bu Ölümsüz Başkent’i kuşatan emsalsiz felaketle zerre kadar ilgilenmeyip, önemsiz bir meseleye takılıp kalmıştı.
Cecilus: “Merak ediyorum. Merak ediyorum, biliyor musun? Diyelim ki ilk atışta on binde bir ihtimali çekebilen bir şeyin var… Acaba benim gibi bir rakibe karşı o ihtimali çekebilir miydin?”
Bu durumda, on binde birden ziyade, milyarda bir, hayır, büyük ihtimalle trilyonda bir şans olurdu bunun gerçekleşmesi.
Ancak, sıfır değilse.
Al: “Şimdi söyleyeyim ama… benim cazibemi bu kadar kurcalaman yeter. Yoksa istenmeyen bir parti peşine düşer ve buna gerçekten pişman olursun.”
Cecilus: “İmkansız! Bana böyle konuşmak. Sevmiyorum değil, aksine çok hoşuma gidiyor.”
Al, giderek daha da eğleniyor gibi görünen Cecilus’un tepkisine içini çekti.
Cecilus’un bu hayranlığını dindirecek kelimeler bulmak istiyordu ama görünen o ki zamanı yoktu. Ölümüne atlayışından sonra gelen ölümsüz akınından sonunda kurtulmuştu.
Yük ağırdı ama bir sonraki aşamaya geçmesi gerekiyordu.
Al: “――Bölgeyi serbest bırak, ardından yeniden genişlet, düşünce deneyini yeniden başlat.”
Cecilus gereksiz bir hareket yapmadan önce, Al bir zamanlar kurduğu matrisi yeniden tanımladı.
Sıklığı ve kapsamı nedeniyle geri tepme çok büyüktü ama en azından Al, Vollachian İmparatorluku’ndan çıkana kadar sonuçları göz ardı etmeye devam etmeye karar vermişti―― Priscilla’yı kurtarmak en büyük önceliğiydi.
Al: “Eğer bu amaç içinse, kaç kez sürerse sürsün, ben―― Dwah!?”
Tam da kararlı açıklamasını dile getirmek üzere olduğu bir anda oldu.
Sözünü bitiremeden daha hızlı bir şekilde, önündeki Cecilus’un figürü bulanıklaştı ve hemen ardından Al, yanlamasına savruldu, böğrüne bir darbe aldı.
Böylesine akıl almaz bir davranış karşısında Al, yerde sürüklenirken çığlık attı.
Al: “Bu da ne! Sahneye büyük bir giriş yapmaktan bahsettikten sonra, konuşan birine saldırıyorsun!”
Cecilus: “Hayır, hayır, hayır, tamamen yanlış anladın! Böyle bir kabalık yapmam benim için imkansız! Bu, kappuku16 gerektiren bir suç olurdu. Yani öyle değil, aksine, bir bak.”
Al: “Neye bakayım…”
Al kaymayı bitirip ayağa kalkmaya başlarken, Cecilus kendini haklı çıkarmak için duvara doğru işaret etti. Orada, Al’ın bir an önce durduğu yerin göğüs hizasında, yumruk büyüklüğünde bir delik vardı.
Bir an önce orada değildi. Ancak delik aniden belirmişti. Bu da demek oluyordu ki――
Al: “Keskin nişancı… Gyahh!!”
Cecilus: “Bir anlık kabalığımı bağışla!”
Gözleri o anlık açıldığında, Cecilus’un figürü bir kez daha bulanıklaştı ve hemen ardından Al, tüm vücudunda ivmenin G kuvvetlerini hissetti, dümdüz geriye doğru itildi.
Cecilus, öfkeyle koşarak elini Al’ın beline dolamış ve onu hızlı bir deparla sürüklemeye başlamıştı. Ve rüzgarla bir olup peşlerine düşen, soluk soluğa takip eden şey――
Al: “OİOİOİOİOİ, bu da ne, bu da ne, ASIL BU DA NE!?”
Geriye fırlatılma yanılsaması içinde, Al’ın görüş alanı, şehir sokakları ve bina duvarlarının birbiri ardına delinmesiyle doluydu; muazzam bir şey onları pervasızca takip ediyordu.
Eğer ilk izlenimi doğruysa, bu keskin nişancı ateşiydi. Bir keskin nişancı Al ve Cecilus’u kovalıyordu.
Al: “Gerçi keskin nişancı ateşi altındaysak, sogekishu17’ların yerinde kalması demirbaş bir kuraldır!”
Sabırla pusuya yatmaları, hedef görüş alanlarına girdiğinde nişan almaları ve ölümcül bir atışla vurulmaları gerekiyordu.
Bunlar keskin nişancılığın temelleriydi ve demirbaş bir kural olması gerekirdi. Ancak bu keskin nişancı tüm bunlara meydan okuyor, kaçan ikiliyi isabetle takip ediyor, hatta siper bulma hareketlerini tahmin edip buna göre ateş ediyordu.
Sanki yüz keskin nişancı tarafından kuşatılmışlar ya da hızlı hareket etme özgürlüğüne sahip tek bir keskin nişancı tarafından hedef alınmışlardı.
Cecilus: “Oha! Oha be! Eyvah!”
Al: “Bwah! Of! Dilimi ısırdım!”
Bu korkunç derecede isabetli ve çevik keskin nişancı tarafından hedef alınırken, Cecilus, Al’ı taşıyarak vücudunu sağa, sola, yukarı ve aşağı hareket ettiriyor, saldırıdan sürekli kaçıyordu.
Ancak çevresine hiç bakmıyor gibiydi. Sonra Al fark etti―― Bu bir tahmindi. Cecilus, bu üst düzey keskin nişancılıktan sadece saf tahminle kaçıyordu.
Cecilus: “O kadar da değil. Ama rakibin kritik gördüğü bir anlarda belli bir heyecan hissetmez misin? İşte o.”
Al: “Şüphelerimi görmezden gelebilirsin! Daha önemlisi, ne yaptığına odaklan!”
Cecilus: “Pekala. Ama rakibimiz olağanüstü bir yeteneke sahip―― Onlarla birkaç kez daha karşılaştım ama bana asla yaklaşmama izin vermediler.”
Zorisinden gelen bir tekmenin neden olması imkansız görünen patlayıcı bir sesle yer yarıldı ve itici güç kazanarak Cecilus hızlanmaya başladı. Onları keskin nişancı ateşiyle takip eden görünmez keskin nişancının yakınlığını hisseden Al, Cecilus’un açıklamasından iki kat şok yaşadı.
İlk şok, Cecilus’un bu düşmanla zaten birkaç kez karşılaşmış olması ve hala hayatta kalmaya devam etmesiydi.
İkinci şok ise, Cecilus’un bile bu düşmanı yenememiş olmasıydı, bu da onların anormal derecede zorlu bir rakip olduğu anlamına geliyordu.
Cecilus: “Uçtuklarına inanıyorum ama hızları dışında başka bir nedenden dolayı görünmezler.”
Al: “Görünmez bir düşman… Hk.”
Düzgün bir tehlike duyusundan yoksun görünen Cecilus’un sözleri üzerine Al, “görünmez düşman” anahtar kelimesini edindi.
Cecilus: “Oha be, vay canına…”
Bir kez daha, Cecilus tehlike duyusu olmadan konuştu ve ardından muazzam bir çarpma sesi geldi, Al’ı arkasına bakmaya itti―― yani, ilerledikleri yöne doğru.
Ardından, Al’ın görüş alanında, rotaları üzerindeki üç bina çöktü.
Sokağın önünden ve her iki yanından binalar üzerlerine doğru çökmeye başladı. Her birinin temeli keskin nişancı tarafından hedef alınmış ve oyulmuştu, bu da onların eğilip içe doğru çökmesine neden oluyordu.
Eğer bunlarla çarpışırlarsa, ezilerek ölmekten kaçış yoktu. Bunu kavradığında Al dişlerini sıktı ve,
Al: “Bölge, yeniden tanımlama――!!”
Cecilus: “Dümdüz ileri atılıyorum!”
Al'ı tutan Cecilus, Bölge'yi zamanında sıfırladıktan hemen sonra yerden güç alarak en öndeki çökmekte olan binanın penceresini kırıp içeri daldı.
Bina eğilirken, duvarların esnemesiyle birlikte camların nazik şangırtısı duyuluyordu. Cecilus, çöken binanın zeminine tekme atıp tavanı delerek yukarı doğru depar attı. Böylece alt kattan üst kata doğrudan bir rota yaratmış oldu.
Cecilus: "Koş! Koş! Koş! Koş! Koş! Koş! Koş! Koş!"
Binanın çöküş şekli göz önüne alındığında, önce alt katların caddeyle temas ederek ezileceği bir gerçekti.
Öte yandan, bu şekilde ezilmekten kaçma gibi akıl almaz bir başarı, akılcı bir hareket tarzı olarak nitelendirilemezdi. Zaten öyle de denemezdi.
Ancak, bu eksantrik yargı sayesinde Al ve Cecilus, bina tamamen çökmeden daha hızlı bir şekilde en üst katın tavanını tekmeleyerek dışarı kaçmayı başardılar――
***
Al: "――Hayır, böyle olmaz."
Tavanı delip geçerek Al ve Cecilus gökyüzüne yükseldiler.
Aşağılarında, üç çöken binanın birbiriyle çarpıştığına tanık oldular; muazzam kütleleri parçalanırken korkunç bir depreme neden oluyordu. Yıkılan binalardan biri yanıcı içki ya da belki de sihirli taşlar içeriyor gibiydi, zira cadde boyunca bir cehennem ateşi yayılıyordu. Ancak――
Cecilus: "İşte bu, çetin bir düşman!"
Hem Cecilus'un neşeli nidası hem de Al'ın darbeden sarsılan bedeni aynı anda gerçekleşti.
Ama darbeden doğrudan etkilenen Al değildi. Al'ın yanında gökyüzüne sıçrayan Cecilus'tu―― Keskin nişancı ateşiyle vurulmuştu; darbe bacaklarından birini koparmıştı.
Genç çocuğun küçük sol bacağı dizinden aşağısı kopmuş, dişlerini gıcırdatırken havaya kan saçıyordu. Benzer durumlar yaşamış olan Al, bunun ne anlama geldiğini biliyordu. Acının anlık geleceğini, boğazı çığlık attıracağını――
Cecilus: "――Orada!"
Bağırmak yerine, Cecilus bunu haykırdı; muhtemelen düşmanı gökyüzünün ötesinde tespit etmişti.
Ardından, hâlâ tuttuğu Al'ın bedenine kalan bacağını dayadı ve gördüğü bir şeye doğru kendini fırlatmak için kaldıraç olarak kullandı.
Tek bacakla fırlatılmasına rağmen ivmesi şiddetliydi, düşmanı yakalamaya yetecek gibi görünüyordu.
Tüm bunlar, bir bacağını kaybetmiş bir haldeyken――
***
Al: "――Böyle olmaz."
Tek bacağı eksik olsa bile, Cecilus muhtemelen Al'dan yüz kat daha güçlüydü.
Ama bu yeterli değildi. Mükemmel durumda olması gerekiyordu. Bu yüzden Al daosunu çekti ve kendi boynuna dayadı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.