――Dokuz İlahi General'den biri, Çelik Adam Moguro Hagane.
Onların aslında çelik halkından olmadığı gerçeği, Vollachia İmparatorluğu içinde bile yalnızca belli başlı birkaç kişi tarafından biliniyordu.
Başlangıçta, çelik halkının bedenleri mineraller ve metaller gibi inorganik maddelerden oluşur, insanlar ve nesneler arasında bir yerde varlıklar olarak doğarlardı. Vücutlarının bir kısmı metalden oluşan silah halkının, çelik halkından türemiş bir ırk olduğu düşünülebilirdi. İkincisinin anormal ekolojisinin birçok yönü muğlaktı.
Ejderha halkı kadar nadir olmasalar da, çelik halkı insan kabilelerinden sadece görünüş olarak değil, zihniyet olarak da farklılaşıyordu; öyle ki, iletişim kurması zor olmaları açısından ejderha halkını bile geride bırakıyorlardı.
Belli bir eğitim alındığında konuşulabilen Ruhlar'dan bile temas kurması daha zor varlıklardı çelik halkı.
Bu nedenle, İmparatorluğun zirvesine Birinci Sınıf General koltuğuna tırmanması ve diğer sorunlu İlahi Generaller'den daha kolay iletişim kurulabilir olduğu söylenmesi, Moguro'nun çelik halkı içinde bir sapkın olarak görülmesine neden oluyordu.
Ancak gerçekte durum böyle değildi; Moguro, kendi dış görünüşünden ve çelik halkı kabilesinin diğer üyeleriyle bağ kurmama özelliğinden faydalanarak, kendini yalnızca Çelik Adam ilan eden bir varlıktı.
Öyleyse, Moguro Hagane'nin gerçek kimliği nedeniyle Abel, tek bir şeyi mutlak bir gerçek olarak kabul etmişti:
――İmparatorluk Başkenti'ni ele geçirme hedefli bu belirleyici muharebede, Moguro'nun en büyük engel olacağı kesindi.
△▼△▼△▼△
???: “――――”
Tüm bedenini saran bir darbeyle havaya fırlatılan Heinkel, aşırı güçlü bir varlıkla göz göze geldi.
Hemen ardından bir darbe daha aldı; hayatının dağılmasını engelleyemedi ve kaderinin nihai durağına nihayet ulaştığına ikna oldu―― İşte olması gereken buydu.
???: “Öksür―― Hık.”
Son haddine kadar boşalmış ciğerleri genişledi ve bu acı, Heinkel'ın bilincini yeniden uyandırdı.
Kesintiye uğrayan bilinci geri geldiğinde, hissettiği ilk şey sırtını destekleyen sert ve geniş histi―― yer. Gökyüzüne fırlatılmış, sözde havada uçan bedeni yere serilmişti.
Bu gerçeği kavradığında, zihninin içini şaşkınlık kapladı. Neden? Nasıl? Ne olmuştu?
Ancak, beyni hala hayatta olduğunu kavradığı an――
Heinkel: “Kılıcım...”
Acıyla kuşatılmış bedeninin boş elinde kılıç kabzasının hissi yoktu. Diğer eli hemen belini yokladığında bile, orada asılı duran kılıfında ağırlık bulunmuyordu.
Başını çevirdiğinde, kulaklarındaki yüksek çınlamayla beyniyle birlikte şiddetle sarsılan görüş alanında, kendisinden biraz uzakta, kılıcının yere eğik bir şekilde saplandığını gördü ve nefesini dışarı verdi.
Kaybolmuştu, kaybetmişti, kalbi akıl almaz bir huzursuzluğa dönüşmüş gibi tüm bedeni sarsılıyordu――
Heinkel: “――Kahretsin.”
Tüm bunları yaşadıktan sonra, kılıcını kaybetme derdine düşmesine kendinden nefret etmeye başladı.
O anki kalbinin dalgalanması, yarım yamalak benliğinin bir yansıması gibiydi.
Heinkel: “Bu da neydi şimdi...”
Kendinden nefret etme nedenleri arttıkça, Heinkel iğrenç duygusallığından sıyrıldı.
Ölmemişti. Hala yaşıyordu. Ancak bu durumun kendisi garip bir şeydi.
O an, Heinkel kendini İlahi General olarak tanıtan bir varlıkla göz göze gelmişti ve ona kesin bir öldürme niyeti yöneltilmişti―― Onu öldüreceğini açıkça ilan etmişti.
Gerçekte, gökyüzüne fırlatıldıktan sonra, yapabileceği hiçbir şey olmadan başka bir saldırıyla paramparça olması gereken Heinkel, hayatını kaybetmiş olması gerekiyordu.
Peki bu neden gerçekleşmemişti? Bu cevabı arayarak etrafına baktı――
Heinkel: “――Ha?”
İstemsizce bir şaşkınlık nidası döküldü dudaklarından.
Ancak bu doğal bir durumdu. Heinkel'ın gördüğü şey, bunu gerektirecek kadar absürttü. Gerçeklikten çok ama çok uzaktı.
――Heinkel'ın bulunduğu yerden dünya ikiye ayrılmıştı ve ayrı ayrı cehennemler yaşanıyordu.
Sağ gökyüzünde, kavurucu bir sıcaklık dünyasını sarmış parlak kızıl alevlerden devasa bulutlar oluşuyordu.
Sol gökyüzünde ise, bembeyaz bulutlarla kaplı, muazzam büyüklükte, görkemli bir figür kanatlarını açmış, donmuş topraklara hükmediyordu.
Heinkel: “Yanan bir gökyüzü ve beyaz bir Ejderha...”
Olmaması gereken bu manzaraya dik dik bakarak, Heinkel donakalmış bir şaşkınlıkla mırıldandı.
Ölmediğini hissetmekle yanılmış olabilirdi. Bu manzara, Heinkel'ın zaten ölmüş olduğunu ve bu yüzden böyle bir dünyaya tanıklık ettiğini düşündürüyordu.
Heinkel: “――Hık.”
Kavrayışının ötesine geçen bu dünya karşısında, gerçeklikten kaçma arzusu onu altüst etti.
Heinkel'a bunu yaptıran, yerde yatarken tüm bedenini dikleştirmesine neden olan şey, üzerine aniden düşen kara gölgeydi.
Olamaz, tam üzerinden geçen ikinci bir Ejderha olduğunu düşünmek istemiyordu, ama――
Heinkel: “Aaaaaah――!”
Gökyüzüne bakarken, gölgenin kaynağını gören Heinkel'ın boğazı çığlık attı.
Üzerinden muazzam bir güçle geçen, dönerek gökyüzünde uçan, bir evle karıştırılabilecek devasa bir kaya vardı―― Üstelik sadece bir veya iki tane değildi.
Art arda, anormal büyüklükte taşlar, aşırı güçlü bir rüzgarla sarılı olarak, Heinkel'ın başının üzerinden fırlatılıyordu; ayaklarının işaret ettiği yere doğru uçuyorlardı.
Ve sonra, gittikleri yer――
Heinkel: “――――”
Çarpmanın etkisi dünyayı sarstı ve Heinkel'ın kalçalarını titretti, ona yerin şiddetle öksürüyormuş izlenimi veriyordu.
Bunlar sürekli fırlatılırken, çarpışmalarıyla yankılanarak, Heinkel panikle yerinden kalktı.
Bu kayalar tarafından sürekli hedef alınan, art arda doğrudan isabetler alan kişi, o da anormal büyüklükte olan figürdü―― surların kendisi ayağa kalkmıştı.
Heinkel: “...Moguro Hagane.”
Bu İmparatorluk içindeki en çok korkulan dokuz kişiden biriydi ve Heinkel, tanık olduğu şeylerle bunu tüm benliğiyle hissetti.
Bilinci kapanmadan hemen önce gördüğü şeyin bir göz yanılsaması ya da korkudan felç olmanın getirdiği bir halüsinasyon olabileceğini düşünmüştü, ama hiçbiri değildi.
――Muhtemelen onlarca metreyi aştığı devasa bir bedeniyle Moguro, yollarını kesiyordu; Heinkel ve diğerlerinin başlangıçta fethetmeleri gereken üçüncü siper, tam anlamıyla oydu.
Gerçekten de, tam anlamıyla.
Belki de bu dünyanın "tam anlamıyla" kelimesine en uygun varoluşu, bu durumun kendisiydi.
Orada, surlar dizlerinin üzerine kalkmış ve bir golem şeklini almıştı; yerinden sökülmüş tarım arazilerinin kaldırımlarını kendi kolları ve gövdesi olarak kullanarak inanılmaz savunma önlemleri uyguluyordu.
O devasa bedenin ayaklarının dibinde, Heinkel'ın çaresizlik içinde kestiği taş golemler kaynıyordu. Yukarıdan aşağıya inen devasa yumruk, tıpkı bir şehrin çökmesi gibiydi.
Heinkel: “――――”
O devasa bedeni hedef alan, biraz önce sayısız kez fırlatılan büyük kayalardı.
Bunlar, belirleyici muharebenin alanı olan İmparatorluk Başkenti'ne giden yol üzerindeki taş ocaklarından, aynı zamanda sarp dağların çökmüş yamaçlarından geliyordu; kuşatmada kullanılmak üzere hazırlanmış kayalardı.
Öyleyse, bu kayaları devasa Moguro'ya doğru fırlatmaya devam edenler, kalenin gerisinden saldırmak için fırsat kollayanlardı――
Heinkel: “――Yorna Mishigure'nin astları.”
Daha doğrusu, Yorna'nın yönettiği Kaosalev İblis Şehri'nin sakinleriydi.
Boynuzlu ırklar ve kertenkele adamlar, canavar adamlar ve Çok Bacaklı Kabile'den olanlar; bunlar, birlik duygusundan yoksun, karma bir kuvvetti ve onları bir araya getiren tek bir ortak nokta vardı.
――Ortak özellikleri, her birinin gözlerinden birinde kızıl bir alev taşıması ve içlerinde yüksek bir moral barındırmasıydı.
Tam anlamıyla, savaş ruhu gözlerinde yanan bir gruptu bu; birkaçı inanılmaz büyüklükteki kayaları kaldırabiliyor, akıl almaz mesafelere fırlatabiliyordu.
Ancak Heinkel, kendi değerlendirmesine göre, Moguro'nun bu devasa kayalardan doğrudan isabetler aldığını söylemenin şüpheli olduğunu düşünüyordu.
Elbette, bu büyük taşların doğrudan isabetleriyle Moguro'nun surlardan ve tarım arazilerinden oluşan yapısı kırılıp dökülüyordu. Ancak, bu kırılan kısımları onarmak için Moguro, üzerine çarpan kayaları devasa bedenini oluşturmak için malzeme olarak kullanıyor, bu saldırıları mükemmel bir şekilde dengeliyordu.
Uzaktan bakıldığında bile, bu saldırıların anlamsızlığı derinden hissediliyordu.
Yine de, onları fırlatmayı bırakmamalarının nedeni gayet basitti―― Saldırıları Moguro'nun devasa bedenini meşgul ederken, diğer isyancılar şiddetli bir darbe indirecekti.
Heinkel: “...Ahmakça.”
Heinkel de duymuştu. Bu üçüncü siperin, diğer siperlere kıyasla en zayıf savunmaya sahip olduğunu.
Ama bu, Moguro'nun yükselip devasa bedenini yollarını tıkamak için kullanmaya başlamasından önceki durumdu. Buna rağmen strateji güncellenmemiş, diğer savaş alanlarından geri çekilmeyi seçen isyancılar, şimdi bile burada askeri güç biriktirmeye devam ederek toplanıyordu.
Tüm bunların ortasında, Heinkel'in omuz omuza savaştığı Shudraq Halkı da oradaydı.
Heinkel: “Ahmakça.”
Heinkel'in derin hisleri, az önceki sesinden daha net bir şekilde dışarı sızmıştı.
Ahmakça. Bundan başka bir şey denemezdi. Daha ne denebilirdi ki? Sağa baksa da sola baksa da, yukarı baksa da aşağı baksa da, ileri baksa da geri baksa da cehennemden başka bir şey göremiyordu.
Heinkel daha ne söyleyebilirdi ki?
Heinkel: “S-sizin aklınız mı kaçtı… Sizler! Hepiniz! Hepinizin nesi var böyle?!”
Ne ara olduğunu fark etmeden, Heinkel yere saplanmış kılıcına doğru atılmış, ona tutunmuştu.
Yere saplı kılıcın kabzasına ağırlığını verip titreyen dizlerini zorlarken dişlerini sıktı. Herkesin nesi vardı? Onların zihniyetini anlamıyordu.
Düşündüğü gibi, yapamıyordu. Yapamıyordu, yapamıyordu, elinden hiçbir şey gelmiyordu.
Heinkel: “Hepinizin nesi var böyle…”
Güçsüzce kılıcına yaslanırken, Heinkel’in boğazı zayıfça titredi.
Başını güçsüzce öne eğmiş Heinkel’in çevresinde dünya alevlerle, Ejderha’yla, devasa orduyla sarsılıyordu. Tüm bunlara karşı savaşmaması gerçekten bu kadar büyük bir günah mıydı?
O halde――
Heinkel: “Ben…”
Heinkel’in bu sözleri ağzından kaçırmasından hemen sonraydı.
Çevik toynak sesleri yankılandı ve kestane renkli bir Fırtına Atı, yeri döverek Heinkel’in yanından geçti. O Fırtına Atı’nın yarattığı rüzgârda kızıl saçları savrulurken, Heinkel başını kaldırdı. Ve sonra――
Heinkel: “――――”
Sadece bir anlığına, Heinkel, Fırtına Atı’nın üzerinde oturan, küresel saç kesimli adamla göz göze geldi.
Zikr Osman. Abel’in sağ kolu olarak görev yapıyor, isyancılara kaleden emirler veriyordu; Vollachia İmparatorluğu’nun bir Generali olmasına rağmen, ülkeye karşı isyanın bir parçasıydı.
Kılıç kullanma becerisinin zayıf olduğunu kendisi de ilan etmişti, ve Heinkel’in bakış açısından, ne tür bir savaş gücüne sahip olduğunu değerlendirmek oldukça zordu, yine de Heinkel’i geçerek ilerlemişti.
――Zikr onu geçtiği an, o yerde diz çökmüş Heinkel’e küçümseyici bir bakış atmıştı.
Heinkel: “Ben gerçekten…”
Diz çökmüş Heinkel’i geride bırakarak, Fırtına Atı savaş alanına doğru koştu.
Zikr’in görkemli figürünü takip edercesine, çeşitli cephelerden toplanan isyancılar ileriye doğru yöneldi. Moguro Hagane’nin surlarına doğru saldırdılar.
Onları izlerken, Heinkel hâlâ kılıcına yaslanmış, hareket edemiyordu.
Ve hareket edemezken――
Heinkel: “…Aynen düşündüğüm gibi, gerçekten yapamıyorum, Louanna.”
△▼△▼△▼△
Savaş alanının ortasında diz çökmüş, başını savaşma isteği tamamen ezilmiş gibi öne eğmiş kızıl saçlı kılıç ustasını geçerken, Zikr Osman’ın zihninden geçen, hayatın doğal akışını takip etmesine duyduğu bir sempatiydi.
Kendini Priscilla Barielle olarak tanıtan cesur kızıl kadın, bu isyana cesurca katılmıştı. Savaşa onun takipçisi olarak katılan kılıç ustası, muhtemelen Vollachia İmparatorluğu’ndan bile değildi.
İmparatorluk halkının güçlü olması gerektiği, İmparatorluk’un varoluş biçimini onun gibi bir adama dayatmak fazlasıyla acımasızdı.
Zikr: “Benim de bu varoluş biçimini takip ettiğimi söyleyemem.”
Elinde kılıcıyla, sevgili atı Leidy’nin sırtında sallanırken Zikr kendini eleştirdi.
Şu an böyle cesaret taklidi yapıyordu ama Zikr’in General koltuğuna oturması, büyük ölçüde Osman Hanedanı’nın önceki nesillerinin biriktirdiği güç sayesinde olmuştu.
Eğer Zikr, diğer askerler gibi er rütbesinden yükselmek zorunda kalan bir asker soyundan gelmeseydi, o zaman kılıç becerisi olmayan biri olarak hayatta muhtemelen hiçbir başarı elde edemezdi.
Bundan yakındığı yoktu. Elbette Zikr, İmparatorluk’un bir adamıydı.
Bu yüzden ön saflarda kılıcını salladı ve ilk salladığında, kalbi, savaşın gidişatını değiştirebilecek Dokuz İlahi General’i anımsatan bir şekilde var olmayı özledi.
Ancak, kimsenin Zikr’in konumunu ele geçirememesini sağlamak için, Zikr bu özlemi kişisel bir meseleye dönüştürerek gerçeği bir kez daha görmezden gelemedi. Bu yüzden――
Zikr: “――Ben İmparatorluk İkinci Sınıf Generali, Korkak Zikr Osman’ım!!”
Sesini yükselterek, sevgili atı muazzam bir değişimin yaşandığı savaş alanında dörtnala koştu.
Çoğu zaman Leidy, hem gezintiler hem de askeri seferler için hafif süratlere alışkındı, ancak bu kez Zikr’in ne hissettiğini tahmin edebildiği için hayatının en iyi deparını attı.
Sevgili atının korku ve endişeden tamamen uzak, cesur bir depar atışını görünce, Zikr bir kez daha aşık olmaktan kendini alamadı.
Leidy’nin aşırı güzel deparı, Zikr’in savaşa özgü alışılmadık konuşmasını görmezden geldi ve koşmaya devam ederken birçok isyancının kalbinde bir ateş yaktı.
Zikr: “Sağ kanatta Işıltılılar! Sol kanatta Silahlılar! Herkes emirlere göre hareket etsin! Diğer herkes beni takip etsin! Çelik Adam Moguro Hagane’yi yeneceğiz!”
Herkes: “EVEEEEETTTTT――!!”
Zikr’in emirlerini duyan toplanmış askeri güçler kükredi ve Moguro’ya doğru saldırdı. Başlarının üzerinden uçan kayalar, Yorna’nın çok sevdiği gönüllü askerler tarafından siper sağlamak amacıyla atılıyordu.
Eğer bunlar Moguro’nun dikkatini çeker, taş golem komutasında bir karışıklık yaratılırsa, ve her şeyden önemlisi, Zikr ve diğerlerinin saldırısı onun ayaklarına ulaşırsa, amaçlarına başarıyla ulaşmış olacaklardı.
???: “Ateş――!!”
Uzaktan cesur bir bağırış duyuldu, ve yollarını bloklayan taş golemlerin üzerine oklar yağarak onları yere mıhladı.
Uzaktan, Zikr’in emirleriyle mesafe açarak gelen, Shudraq Halkı’nın okçuluğu ve bu sanatta yetkin isyancıların yay ve ok becerileri sayesinde sergilenen ezici bir saldırı yeteneğiydi.
Güzel ve asil ruhlu kadınlardan gelen siperi kabul etti ve ilerledi. Bu kadınların savaş formasyonu, arkaya uygun şekilde konumlandırılmıştı, bu kulağa gerçek olamayacak kadar iyi geliyordu, bu yüzden Zikr dişlerini sıktı.
Zikr: “Hayır, eğer gerçek olamayacak kadar iyi bir şey varsa, o da bu kutsamaydı.”
Kılıcını sıkıca kavrayıp beyaz bıçağına bakarken, Zikr dudaklarının kenarlarını hafifçe gevşetti.
Savaşa çıkmadan hemen önce, ordugâhı ziyaret ettiğinde Zikr’e bir kutsama bahşeden, gözleri bir nebze saygı uyandıran tatlı bir kızdı―― Sanki Zikr’in hayal edemeyeceği kadar uzun bir süre yaşamış bir bakış gibi, onun ricasını lütufkarca karşılamıştı.
Korkak’ın aklı başından gitmemişti.
Sadece, kendisinin yerine getirmesi gereken görevi düşünerek, Zikr bir kutsama dilemişti. Dileği, şanslarını birazcık bile artırsa bile batıl inançlarına güvenmekti.
???: “İkinci Sınıf General Zikr! Lütfen geri çekilin! Burayı biz hallederiz!!”
Zikr: “Saçmalamayın! Geri çekilme yolu yok! Geri çekilmeye yer de yok! Ben de ileriye yürüyeceğim!!”
???: “――Hk.”
Fırtına Atı’na binmiş halde, yanında giden askerin çağrısına başını salladı. Zikr görevini terk etmeyecekti.
Bir an için astı bir şeyler söylemeye yeltendi ama Zikr’in kararlılığının önüne daha fazla geçmedi. Bu anlayışa minnettar kalarak, dizginleri sıkıca, çok sıkıca kavradı.
???: “Hah! İkinci Sınıf General Zikr Osman, o Çapkın’ın ön saflara ilerleyeceğini kim düşünürdü!”
Sonra, yanında giden astının aksine, bir Fırtına Atı ile aynı hızda koşan bir figür onlara yetişti. Ona bakıldığında, çift kılıç kullanan, göz bandı takan bir askerdi―― Jamal Aurélie.
Kale Şehri’nin düşüşü sırasında savaş esiri olmuş, ardından İmparator Hazretleri Vincent Vollachia’ya gösterdiği güçlü sadakat nedeniyle Zikr’in komutası altına bir kılıç ustası olarak alınmıştı.
Zikr: “Birinci Sınıf Er Jamal, tepkileri nasıl?”
Jamal: “Harika ötesi! Sağa da baksam sola da baksam tam önüme de baksam, düşman kaynıyor! Müthiş eğleniyorum!”
Zikr: “Ahh, gerçekten de oldukça muhteşem. Bir İmparatorluk Askeri’nin şerefi bu. Buradan itibaren, Birinci Sınıf General Moguro’yu Sekizinci koltuğundan indirmeyi amaçlıyorum, beni takip edecek misiniz?!”
Jamal: “Sadece emrederseniz! İsterseniz oraya gidip yolu açabilirim!”
Yüzünde kaba ama çekici bir gülümseme belirdi ve Jamal bunu söyledikten sonra hızlandı. Leidy’nin hızını kolayca geride bıraktı ve tam önlerindeki taş golem grubunun içine daldı.
Onun peşinden giderken, Zikr cesaretini güvenilir bulsa da, onu yanına aldığı için suçluluk hissetti―― Ancak bu tereddüdü hemen bir kenara attı.
Yapması gerekeni, yapması gereken yerde yerine getirecekti.
Bu ondan istenmişti, bu yüzden bu istekleri yerine getirmeyi arzulayan bizzat Zikr’den başkası değildi. Geriye kalan ise――
Zikr: “――Haşmetlim, dilediğinizi yapmakta özgürsünüz.”
Ve gerçekten de, Zikr’in bir dua sunmasıyla neredeyse eş zamanlı olarak gerçekleşti.
――İmparatorluk Başkenti Lupugana’daki Kristal Saray’ın zirvesinde, oradaki Büyülü Kristaller parlamaya başladı.
――İmparatorluk Başkenti için verilen bu hayati muharebede, Abel'in çizdiği resmi yeniden çizen birkaç kişi vardı.
Bunlardan biri, Yorna Mishigure'nin yöneldiği ilk burcun savaşına katılan Priscilla'ydı.
Biri, İlahi Koruma'sını kullanarak savaşın ilerleyişine dair ayrıntılı bilgi toplama yeteneğini sergileyen Otto'ydu.
Biri, Kafma Irulux ile çıkmaza girmek yerine onu ezebilen Garfiel'di.
Biri de Madelyn Eschart'ı beklenenden daha fazla öfkelendirerek ikincisinin Bulut Ejderhası'nı çağırmasına neden olan Emilia'ydı.
Yine de, bu durum Abel'in çizdiği resmin renklendirmesinde bir değişiklik katmış olsa da, nihai biçimini büyük ölçüde değiştiren olaylar değildi.
İmparatorluk Başkenti'ni savunan yıldız şeklindeki surların beş burcundan biri aşılırsa, diğer burçlar çıkmaza girmiş olsa bile zafere ulaşmanın yolları mevcut olacaktı.
Resmi yeniden çizenler için, ne yaparlarsa yapsınlar onu sarsamamalarının temel nedeni Moguro Hagane―― Hayır, Vollachia İmparatorluğu'nun kalbi olan Kristal Saray'ı yöneten Göktaşı'ydı.
Kristal Saray, dünyada eşsiz bir güzelliğe sahipti; Saray'ın kristal kısmını oluşturan Büyülü Kristaller, sihir taşları arasında bile eşsiz bir saflıktaydı. Sarayın kendisini dış düşmanlara saldırmak için bir silaha dönüştürüyordu.
Saray'da depolanan Mana, binanın her yerinde bulunan Büyülü Kristallerden geçirilerek güçlendirilebilir, ardından Kristal Saray'ın en üst katına kurulu Büyülü Kristal Topu aracılığıyla serbest bırakılıyordu.
Bu güç, koca bir şehri kökünden kazıyacak kadar yıkım getirebiliyordu―― efsaneler derdi ki, yüzlerce yıl önce kullanıldığında hedefi Büyük Felaket olmuştu.
Bu tarihten itibaren, Kristal Saray'ın Büyülü Kristal Topu sadece bir efsane olarak kalmıştı, ancak gerçek bir varlık olduğu keşfedildiğinden beri kullanılabilir hale getirilmek üzere bakıma alınmış ve tehdit yeniden canlanmıştı.
İronik bir şekilde, o Büyülü Kristal Topu, Abel'in kendisine doğrultulmuş bir diş haline gelmişti, ancak var olduğu sürece, İmparatorluk Başkenti için verilen hayati muharebenin durumunun kolayca tersine çevrilebilme ihtimali yüksekti.
Bu nedenle, ne olursa olsun, bu Büyülü Kristal Topu'nun ateşlenmesi gerekiyordu.
Bu da savaşın durumunu değiştirecek belirleyici bir darbe olmayacak, ancak Abel'in hesaba kattığı hasarın bir parçası olacaktı. Bu amaçla――
Abel: “――Firar edip kaçacak mısın, Zikr Osman?”
Abel, Rüzgâr Atı'na binmiş, üçüncü burcun savaş alanına yönelmiş olan Zikr'e böyle sormuştu.
Zikr'in elinde bir seçenek vardı. Diğer burçlardaki savaşlardan uzaklaşıp üçüncü burçta toplanmayı seçmiş isyancıları yönetmek, morallerini yükseltmek, yolu kapatan Moguro'nun devasa bedeniyle yüzleşmek ya da o cepheden firar etmek.
Ancak Abel, büyük ihtimalle onun bunu seçmeyeceğine dair bir sezgiye sahipti.
Bu, hedefinin gerçekleşmeme ihtimalinin en ufağından bile korkan Korkak Zikr'in ihtiyatlılığından mıydı, yoksa belki de İmparatorluk Ordusu'nun cesur ve dürüst üyelerinden biri olduğu için miydi?
Hangisi olursa olsun, Zikr olmayan Abel, bunu tahmin edemezdi.
Ancak, kararlılığının nedeni ne olursa olsun, Abel onu caydırmazdı.
Zikr'in hayatta kalıp kalmaması, Abel'in çizdiği resim üzerinde belirleyici bir etkisi olmayacaktı.
Geniş ölçekte konuşacak olursak, nihayetinde, onun çizdiği resimde, Abel'in kendisinin hayatta kalıp kalmaması bile――
???: “――Gözcüden rapor! Kristal Saray'ın Büyülü Kristal Topu çalışmaya başlıyor!”
Abel: “――――”
???: “Hedefi, üçüncü burç!!”
Gürleyen ses kalenin dört bir yanında yankılandı, Abel'in amacının gerçekleştiğinin kanıtıydı bu.
Büyülü Kristal Topu ateşlenecekti. Üçüncü burcun üzerine―― yani, surun kendisine dönüşmüş olan Moguro'nun bulunduğu savaş alanını harap edecek ve isyancıları tek bir darbede kökünden kazıyacaktı.
Bu olsa bile, Moguro'nun gerçek bedeni olan Kristal Saray ayakta kaldığı sürece, ne Çelik Adam Moguro Hagane yenilecek ne de üçüncü burç aşılacaktı.
Ancak İmparatorluk Başkenti, herhangi bir savaşı tersine çevirme yeteneğine sahip olan Büyülü Kristal Topu'nun ateş gücünden feragat edecekti.
Her şey bu amaç içindi; sonuçta, o resimde çizilen buydu. Bu yüzden――
???: “――Büyülü Kristal Topu'nun ateş hattında olağan dışı bir şey var!!”
Abel: “…Ne?”
――Planının başarıya ulaştığı anda, bu rapor Abel'in hipotezinin tamamen dışında bir olaydı.
――İmparatorluk Başkenti için verilen bu hayati muharebede, Abel'in çizdiği resmi yeniden çizen birkaç kişi vardı.
Bunlardan biri, Yorna Mishigure'nin yöneldiği ilk burcun savaşına katılan Priscilla'ydı.
Biri, İlahi Koruma'sını kullanarak savaşın ilerleyişine dair ayrıntılı bilgi toplama yeteneğini sergileyen Otto'ydu.
Biri, Kafma Irulux ile çıkmaza girmek yerine onu ezebilen Garfiel'di.
Biri de Madelyn Eschart'ı beklenenden daha fazla öfkelendirerek ikincisinin Bulut Ejderhası'nı çağırmasına neden olan Emilia'ydı.
Ve sonra――
???: “――Ahmakça.”
Uzakta, Moguro Hagane'nin hantal, kıvranan şehir surlarının ötesinde, sevgili İmparatorluk Başkenti'nin kalbi, Vollachia İmparatorluğu'nun otoritesinin sembolü olan Kristal Saray uzanıyordu.
O güzel sarayın tepesine yerleştirilmiş silahı sadece az sayıda insan biliyordu ve aslında General bile Abel'den duyana dek Büyülü Kristal Topu'nun varlığından habersizdi.
Zikr Osman, ateşlendiği takdirde ufku yaracak ve savaşın gidişatını tamamen bozacak bu belirleyici silahın tek, değerli atışını boşa harcamalarını sağlamak için hayatını riske atmıştı.
Sevgili atıyla cephe hatlarında ilerlerken, savaşı kazanma şansları olduğunu yüksek sesle dile getirmiş, isyancıları toplarken Büyülü Kristal Topu'nun kendilerine odaklanmasını sağlamak için desteklerini istemişti.
Tüm bunlar, onları bunun savaşta belirleyici bir değişiklik yapmak için en iyi fırsat olduğuna inandırmak için yanıltma amaçlıydı.
Bu yüzden, Kristal Saray'ın zirvesi parladığı an, Zikr görevi başardığına ikna olmuştu.
Zihni, annesinin, ablalarının ve kız kardeşlerinin görüntüleriyle doluydu; kendi benliğinin oluşumunda çok önemli olan o kadınların. Hatta bunun ne kadar da kendine benzediğine gülümsemişti.
Kollarında ölmeye bırakılamayacak kadar güzel bir dua, huzur içinde gelmesi beklenen bir ölüm, ancak şaşkınlıkla yer değiştirmişti, gözleri fal taşı gibi açılmış Zikr'in önünde.
Çünkü――
Zikr: “――Bayan Beatrice?”
???: “Bunun böyle olacağını tahmin etmiştim, aslında.”
Beatrice, serbest düşüşte kendi kendine mırıldandı; elbisesi ve uzun kıvırcık saçları havada dalgalanıyordu.
Beatrice ve diğerlerinin çadırına bir savaşçı olarak kutsamalarını istemek için gelen Zikr ile karşılaştığında, Beatrice'in ölmeye niyetli olduğuna dair içgüdüsel bir hissi vardı.
Dört yüz yıl önce, o sürekli savaş zamanında, gözlerinde aynı ifade olan birçok kişi vardı.
O zamanlar Beatrice onlara ulaşamamıştı. Bazıları ulaşılsın istemiyordu, bazıları ise nasıl ulaşacağını bilmiyordu.
Belki Beatrice o zamanı tekrar yaşasa bile, daha iyi bir yaklaşım sergileyebileceğini hayal etmek zordu.
Şüphesiz, ölüme gidişlerini izlerken aynı çaresizliği tekrar yaşayacaktı. Ama bu――
Beatrice: “――Bugün burada aynısını yapmaya gerek yok sanırım.”
???: “Ah, ıh!”
Kendine özgü deseniyle, Beatrice'in gözleri ileriye bakıyordu; küçük bir kız, Beatrice'in ince omuzlarını arkadan sıkıca tutar gibi sarıyordu.
Beatrice, altın rengi saçları, mavi gözleri olan o küçük kızı affetmiyordu.
Düşüncesiz eylemlerinin birçok insanı perişan ettiği doğruydu.
Ama yine de, bu tek bir an için düşündü.
Bu tek bir an için, Natsuki Subaru'nun saflığından başka bir duyguya inanmıştı.
Beatrice: “――――”
Beatrice ve küçük kız―― Louis, gökyüzünde çok yüksekteydi, şehir surlarından bile daha yüksekte.
Başka bir yolu yokmuş gibi, bir dizi kısa mesafeli "ışınlanmadan" sonra, Louis, değerini kanıtlamak istercesine Beatrice'i buraya getirmişti.
Az önce, Louis değerini göstermişti. Bu durumda, Beatrice'in sırasıydı, bu eylemlere karşılık vermek.
Beatrice: “Betty herkesin kızgın yüzlerini görebiliyorum, aslında.”
Kızgın, ya da belki endişeli, ama en nihayetinde, yine de kızgın.
Yoldaşlarının sevgi dolu yüzleri aklına gelince, Beatrice'in dudakları aniden gevşedi.
Ama bunu yapmaktan başka çaresi yoktu. Çünkü Beatrice――
Beatrice: “Betty, Subaru'nun ortağıyım sanırım.”
Bu sözleri mırıldandığı an, uzaktan görünen güzel Saray'ın tamamı, dünyayı değiştirebilecek kadar parlak, göz kamaştırıcı bir ışıkla parladı ve yerde düz bir hat üzerinde ilerleyen isyancıları hedef aldı.
Saldırıya öncülük eden Zikr ve adamları, onlar için fazlasıyla yıkıcı olacak bir atışla yutulacaklardı―― Louis ile ateş hattını keserek, Beatrice ellerini göğsünün önünde birleştirdi. Ve sonra――
Beatrice: “――Al Şamak.”
――Sonra, dünyayı değiştirecek ışığı bile yutan, başka bir dünyaya açılan delik açıldı, sonra kapandı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.