Gökkuşağı ve Beyaz Işık

Beyaz ışık, kutup ışıklarını silip süpürmekle tehdit edercesine ilerliyordu.

Julius, sahip olduğu her şeyi ortaya döküp altı ruhun gücünü ödünç almasına rağmen, hâlâ eziliyordu. En büyük kozunu kullanmış, rakibi ise bu savaşta ilk kez kılıcını ciddiyetle savurmuştu. Bu durumun absürtlüğüne şaşırırken, aynı anda göğsünde bunun böyle olması gerektiğine dair bir his kabarıyordu.

Dünyayı ikiye bölebilecek bir kılıç darbesiydi bu. Reinhard'ınkine denk, bir Kılıç Azizi'nin nihai tekniği.

Ölüm kalım mücadelesinin tam ortasında, Julius'un zihnine alakasız bir düşünce süzüldü.

Reid ve Reinhard savaşsaydı, kim galip gelirdi?

Efsane efsaneye karşı, Kılıç Azizi Kılıç Azizi'ne karşı. Asla gerçekleşemeyecek bir savaşta, kim zafere ulaşırdı?

Ne yazık ki, bunu asla öğrenme şansı bulamayacaktı.

“O hâlde, bunu kendi bedenimle öğrenmek zorunda kalacağım.”

Hem Reinhard van Astrea hem de Reid Astrea ile kılıç tokuşturma şansı yakalayacak tek kişiler, bu kuleye erişebilenlerdi. Ve bunu gerçekten başaranlar da üst kata çıkan Julius ile Emilia olmuştu. Julius'un bu rolü kimseye devretmeye hiç niyeti yoktu.

Geriye kalan tek şey kazanmaktı.

Beyaz ışığı yarıp geçmeli ve gökkuşağıyla Reid Astrea'yı yenmeliydi.

Bunun uğruna, tüm ruhunu kılıcına döküp bir adım ileri attı…

Şövalyelerin En İyisi olarak gururunun ve gücünün en ufak bir zerresi bile kılıcının ucuna işlenebilirse…

“Julius.”

Ona ulaşmaması gereken bir sesti. Ancak yine de ulaştı.

Ya da belki de kulaklarında değil, daha derinlerde, ruhunun derinliklerinde yankılanmıştı.

Bir şövalyenin kabuğundan kopmadan yaşamaya ant içmişse, ona cevap vermekten başka çaresi yoktu…

“—İlerle, şövalyem!”

Bu sözler, kılıcının ihtiyacı olan son itkiyi verdi.

“Ire! Qua! Aro! Ake! Ine! Ness!”

Her biri kutup ışıklarının bir parçası olmuş ruhlara seslendi. Düşman, beyaz ışığın hemen ötesinde, önlerinde duruyordu. Ona ulaşmaları gerekiyordu.

Kılıcının ucu yarıp geçmeliydi…

“Ooooooooooooooh!!!”

Alışılmadık bir coşkuyla kanlı bir kükreme salıverdi.

Ölüme hazırlıklıydı. Duruşunu önceliklendirmemeyi seçmiş, ancak bunun temel ilkelerinden tamamen vazgeçmekle aynı şey olmadığını kendine telkin etmişti. Julius, yol gösterici prensiplerine mutlak bir güvenle ilerledi.


Reid'in kılıcı, şlakk diye uzayı yardı; sesi ve rengi bir arada kesti.

İster seçilmiş kılıç, ister bir yemek çubuğu olsun, onu tuttuğu sürece kılıç kavramının ta kendisinin bir tezahürü hâline geliyordu.

Kılıç, kesmek için tasarlanmış bir nesneydi.

Kılıç ustalığı, kılıçla bir şeyleri kesme tekniğiydi.

Bu da demek oluyordu ki, bu dünyadaki her şeyi kesip geçebilecek bir kılıç darbesi, hem kılıcın hem de kılıç ustalığının en büyük başarımı ve nihai arzusuydu.

Bu her şeye gücü yeten kılıç darbesiyle kesilen her şey, o gerçeği sonsuzluğa dek asla unutamayacaktı.

Bu yüzden Julius Juukulius'un sol gözünün altındaki yara izi asla solmayacaktı.

Kılıç Azizi'nin kılıcına doğrudan meydan okumanın bedeliydi bu.


Beyaz ışığın baskısı artarken, gökkuşağı kutup ışıklarının sarsılmaz parıltısı da yoğunluğunu katladı.

İki güçlü ışık şiddetle çarpıştı…

“…Ah.”

O mücadele hiç bitmeyecekmiş gibi görünüyordu… ta ki aniden, beklenmedik bir sonuca ulaşana dek.


Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.