Sıcak bir rüzgar esintisi Beatrice'in saçlarını arkasında çılgınca savurarak geçti. Düzenli saçları dağılmış, ama Beatrice'in dikkati başka bir yerdeydi.
Gözleri, ellerindeki metiaya odaklanmıştı.
Yaptıkları saldırı, asanın üzerindeki beyaz sargıyı uçurmuş, tüm gövdesini gözler önüne sermişti. Neredeyse bir mızrağı andıran, uzun, bembeyaz bir asaydı bu.
Üzerinde ne bir zanaatkarın imzası ne de dikkat çekecek herhangi bir mekanizma bulunuyordu. Sadece basit, işlevsel bir tasarımdı; onu yapan kişinin kişiliğini kusursuzca yansıtıyordu.
Cadı Echidna'nın zihniyeti tam da buydu; bir araçtan, ham işlevselliği dışında asla başka bir değer beklemezdi.
“Anne…”
Bu mırıldanış, annesiyle geçirdiği zamanların anılarıyla yeniden kabaran duyguların bir sonucuydu.
“Ş-şu da neydi…? O aptallar bana ne tür bir delilik taşıtmış böyle…?”
Bu sırada, metiayı tutan Felt de asanın yol açtığı saf yıkıma bakarken şaşkına dönmüştü.
Beatrice ve Felt'in metiayla yaptığı tek bir saldırı, Batenkaitos'a doğrudan isabet etmiş ve yolundaki her şeyi biçip geçmişti.
Beyaz ışığın geçtiği her yerde kaldırımdan sıcak buhar yükseliyor, ışının yolundaki binaların içinden, ışının şeklini alan kusursuzca simetrik delikler açılmıştı. Doğal olarak, patlamayı doğrudan göğüsleyen Batenkaitos da yara almadan kurtulamamıştı.
—Batenkaitos, durduğu yerden birkaç metre ötede yere serilmiş, üzerinden buhar bulutları yükseliyordu. Tüm vücudu korkunç yanıklarla kaplıydı, bilinci kapalıydı ve tek bir ses bile çıkarmıyordu. Tüm vücudu yakan, kavurucu bir saldırıydı bu; hayatta olup olmadığı ise bir muammaydı.
Ancak bu durum sadece ilk anlar için geçerliydi. Henüz ölmemiş olsa bile, çok geçmeden ölecekti.
“Beatrice! Leydi Felt!”
Otto, el sallayarak ikisinin yanına koştu. Metianın saldırısının şok dalgasıyla şapkası uçmuş, her yeri darmadağın olmuştu ama yüzündeki ifade parlak ve neşeliydi.
“Güvende misiniz? Nasıl tarif edeceğimi bilemiyorum ama bu inanılmazdı… ya da daha doğrusu, dehşet vericiydi.”
“Neden kendini düzelttin ki? Gerçi, sana katılmadığımı söyleyemem. Bu asa da neyin nesi…?”
Otto ve Felt, ellerindeki metiaya gergin gergin baktılar. Muazzam bir güç salıveren bir büyü asasıydı bu, ama bu sadece doğaldı.
“Bu asa, Mo… çok uzun zaman önce, harika, bilge ve güzel bir büyücü tarafından, belli bir ejderhayı sinir etmek için yaratıldı. Zamana yenik düştü ama belki de bu bir çeşit alınyazısıdır.”
“Heh, bayağı bilgilisin, cüce. Bir ejderhayı ezmek için bir asa, ha?”
Otto'nun yüzü gerilirken, Felt'in sesinde bir hayranlık tınısı vardı; zira Beatrice'in bahsettiği annenin aslında tarihten silinmiş bir cadı olduğunu bilen az sayıdaki kişiden biriydi o.
“Bu arada, ejderha üzerinde gerçekten işe yaradı mı?”
“Betty'nin duyduğuna göre, ejderha gözyaşlarına boğulmak üzereymiş.”
Gerçi, bunu Beatrice'e söyleyen ilk nesil Roswaal'dı. O zamanlar Beatrice'le her türlü şekilde alay ederdi, bu yüzden o raporun da şakalarından biri olması mümkündü.
Ejderha Volcanica'ya eziyet etmek amacıyla yaratılmış absürt bir silah olduğu gerçeği…
“Küçük şeyleri dert etmeye gerek yok. Önemli olan, o sinir bozucu herifi havaya uçurmasıydı. Bu da senin bunu nasıl kullanacağını bilmen sayesinde oldu, o yüzden teşekkürler, karides!”
Felt araya girerek genişçe sırıttı ve Beatrice'in sırtına vurdu. Darbenin şiddetiyle yüzünü buruşturan Beatrice, yanaklarını şişirdi.
“…Karides, karides, karides. Sen de oldukça küçüksün. Bir karidesin başkasına karides demeye hakkı yok.”
“Ne dedin sen? İltifat edildiğinde bile huysuzlanan bir velet, ha? Sana söyleyeyim, bu geçen yıl bayağı büyüdüm ben; hem boyum hem de göğsüm. Ve bundan sonra senden daha da büyüyeceğim.”
“Ne yazık ki senin için, Betty bu çekici tasarımla doğdu—”
“Hanımlar, hanımlar, lütfen sakin olun!” Tartışmalarını bölen Otto, en iyi satış elemanı gülümsemesiyle araya girdi. “Müsaadenizle?” Birinden diğerine bakarak devam etti: “Herkesin birlikte çalışması sayesinde kazandık. Bunu kutlayalım. Planımız işe yaradı ve muhteşem bir zaferle sonuçlandı! Savaşın gerçek heyecanı budur… Ha?”
“—? Ne oldu?”
“Hayır, sadece, bir kavgayı kazandığım için neden bu kadar mutluyum ki…? Savaşın gerçek heyecanından bahseden biri olmaya ne zaman başladım ben…?”
“Oha, orta yaş krizi geliyor. Ben bu saçmalıkla uğraşamam. Hey, uyan, Gaston.”
Otto'nun sıkıntısını görmezden gelen Felt, yerde yatan Gaston'un omzunu sarstı. Sanki çok çalışan birine minnettarlığını gösteriyordu ama Gaston'un bilinci tamamen kapalıydı. Gerçi buna da yapacak bir şey yoktu.
Son anda Gaston'un inatçı kararlılığı olmasaydı, o son saldırıyı yapabileceklerinin garantisi yoktu.
“Otto haklı. Herkesin kazandığı bir zaferdi bu, sanırım.”
“Eh? Şimdi bir şey mi dedin?”
“Doğuştan bir savaş danışmanı olduğunu söyledim.”
“Gidişata bakılırsa, bunu artık gerçekten inkar edemeyeceğim diye korkuyorum!”
Otto'nun şaşkınlıkla çığlık atması üzerine Beatrice kollarını kavuşturdu, sesinde hafif bir iç çekiş vardı.
Ancak, Emilia'nın grubuna bu kadar önemli kılan şey tam da onun eşsiz karakteriydi. Ama sözleşmelisi Subaru'dan ders almışçasına, bunu asla yüksek sesle söylemezdi.
“Hoş sohbetinizi böldüğüm için üzgünüm ama onu bağlayacağım. İtirazı olan var mı?”
Onlara dönen beyaz pelerinli adam, çenesiyle Batenkaitos'u işaret etti. Yakından bakınca, Beatrice onun yüzünü tanıdı. Muse Şirketi'nde tanışmıştı onunla. Dynas ya da öyle bir şeydi adı.
Beyaz pelerinli adamlar arasında hâlâ ayakta duran tek kişi oydu.
Otto karşılık olarak Batenkaitos'a doğru baktı.
“Onu bağlamak mı? Hâlâ hayatta mı ki?”
“Ölmüş olması sorun olurdu. Genç Efendi'nin nerede olduğunu biliyor olabilir ve tarikatçılarla pazarlık yapmak için faydalı olabilir—gerçi dürüst olmak gerekirse, onu tamamen ortadan kaldırmak isterdim.”
Dynas'ın gergin sesindeki tehlikeli tonu tamamen gizleyememişti.
Doğal olarak kaybettiği yoldaşları yüzündendi, ama en güçlü nedeni içgüdüsel bir tiksinti ve düşmanlıktı. Başpiskopos olması, onu öldürmek için fazlasıyla yeterli bir gerekçeydi.
Bu gerçek, Beatrice'in kalbini biraz olsun acıtmıştı, gerçi—
“Ama bizim gibi derme çatma bir grup onları havaya uçurabiliyorsa, bu Başpiskoposlar o kadar da abartılacak şeyler değilmiş. Herkes neden onlardan kaçıyor ki?”
“Sadece gardını düşürdüğü için. İsimlerimizi yemekle takıntılıydı. Ve daha da spesifik olarak, biz hâlâ hayattayken onları tatmak istiyordu. Bu yüzden bizi öldürmedi.”
“Yani bize dokunamayacağını düşünerek kendini tuttuğu için mi kaybetti? Ne kadar da acınası.”
Beatrice, Otto'nun analizine katılıyordu. Eğer Batenkaitos, sahip olduğu tüm anıların becerilerini ve tekniklerini onları öldürme görevine adamış olsaydı, hiçbir şansları olmazdı. Ama bu tür düşünceler gerçek bir kavgada alakasızdı. Kazanmışlardı ve hiçbir şey bunu değiştiremezdi—
—Huh?
Bunu düşünürken, Beatrice gözlerini beklenmedik bir sese çevirdi.
Ölmek üzereyken Başpiskopos'u bağlamaya çalışan Dynas'tan gelmişti. Dynas'ın vücudunun her yerinden kan fışkırdı, hırıltılı bir ses çıkardı ve sonra dizlerinin üzerine çöktü.
Ne oldu az önce—?
“—Dikkat!”
Bir salisede oldu.
Bir şey omzuna çarptı ve sonra kaldırıma düştü. Canı acıdı ve şok oldu ama bunu görmezden gelerek onu kenara iten Otto'ya baktı.
Onu ittikten hemen sonra Otto donup kalmış, hareket edemiyordu. Aşağı bakıyordu—bacaklarına bakıyordu.
İki bacağının ön kısmı meyve gibi soyulmuştu. Pantolonu ve altındaki deri kesilmiş, kırmızı ve pembe kas yapısını düzgünce ortaya çıkarmıştı. Dokunulmamış beyaz sinirler, kemikler ve gri kan damarları net bir şekilde görünüyordu. Otto, kendi bacaklarının içine bakarken nutku tutulmuştu.
En ufak bir kanama bile yoktu. İnsan vücudunun mide bulandırıcı derecede güzel bir yapıbozumuuydu bu. Bir vücudu bu kadar çarpık, estetik bir gösteriye dönüştürebilecek bir bıçak işçiliği seviyesinin var olduğunu düşünmek korkunçtu.
“—Bir kız kardeş için bu kadar kaba bir erkek kardeşe sahip olmak ne kadar da zahmetli.”
Bunu söyleyen figür, ağzını Otto'nun yarasına dayadı. Dili kıvrılarak, az önce deriyle korunmuş olan Otto'nun bacaklarının hassas kısımlarının her yerinde gezindi.
Otto'nun zihni, dehşetini ve tiksintisini daha fazla kaldıramadı.
“Ahgyaaaaaaaaa!!!”
Kan dondurucu bir çığlık attı.
Arkaya doğru düşen Otto, acıyla kıvranırken bayılamadı bile. Kavurucu acı düşüncelerini yok ederken gözlerinden yaşlar boşandı.
Beatrice aceleyle yanına koşup yaralarını sarmalıydı. Ama bunu düşünmesine rağmen hareket edemiyordu.
Nedeni, Dynas ve Otto'yu parçalayan varlıktı. Ezici derecede korkunçluğu içgüdülerini çığlık attıran o iri, kaslı adam.
—Hiç hatırlamadığı bir adamdı.
Kırklı yaşlarına yaklaşıyor gibi görünüyordu ve keskin hatlı bir yüzü vardı. Oradaki herkesten uzundu ve bahşedildiği o iri yapısı, çelik gibi bir bedene dönüşmüştü.
Şüphesiz ki daha önce orada olmayan, uyarı vermeden birdenbire ortaya çıkan biriydi. Bundan emindi.
“S-sen de kimsin Allah aşkına…?”
“Ooo? Bunu soran sen misin? Bu soruyu asıl biz sana sormak isteriz.”
İri adam, görünüşüyle uyuşmayan hafif bir tonla yanıt verirken Felt gerilmiş, tetikte bekliyordu. Adam hoş bir şekilde gülerken Felt bu karşı ataktan bunalmış görünüyordu.
"Bize karşı takma ad kullanmayı akıl etmiş. Ne kadar da zekice. Ve bu yüzden işlerin tersine dönmesi, Kardeş için ne acınası bir durum."
"Takma ad...? Neden bahsediyorsun?"
"Senin ve o parçalanmış adamın kurduğu plan, Felty-Felt. Hımm, hımm. İnanılmaz. Hatta etkileyici. Kimin anılarını kontrol edersek edelim, böyle bir şey yok."
Adam, Felt’in sorusunu yanıtlamadı. Kendi küçük dünyasına dalmış, Felt’inkini reddediyordu.
Uyumsuzdu. Görünüşüyle sesi, yanıtlarıyla varlığı; hepsi birbiriyle çelişiyordu.
Küçük bir kıza yakışacak melodik bir tonda konuşan boğuk, hırıltılı bir erkek sesi. Vücudunun sallanışı ve gösterişli alkışlayışı; hiçbir şey uymuyordu.
Ve Beatrice ile Felt bu uyumsuzluk karşısında nutku tutulmuş bir haldeyken—
"—Sen… Oburluk musun?"
"—Ooo? Hâlâ konuşabiliyor musun? Bu inanılmaz. Ne kadar da çabalıyorsun, görüyorum."
Adam kaşlarını kaldırdı ve dudaklarını yukarı doğru kıvırdı. Yaralı bacaklarını tutarak ağır ağır nefes alan, ona dik dik bakan Otto’ya neşeli bakışlarını sabitledi.
"Yendiğimiz Oburluk… gitmiş… Ve giydiğin pelerin… Onun giydiğiyle… aynı…"
Otto, takdire şayan bir azim gösterisiyle kelimeleri zar zor çıkarmaya çalıştı.
Ölümün eşiğinde olan Batenkaitos gerçekten de hiçbir yerde yoktu. Küçük figürü bir ara kaybolmuş, onun yerini bu adam almıştı. Bunun anlamı aşikârdı.
"Güzel, güzel, güzel, güzel, güzel, güzel… akşam yemeği masamızda toplanmanız buna değer."
"—Ngh."
Avucunu yüzüne bastıran adam, mırıldanırken heyecanını gizleyemedi ve figürü değişmeye başladı.
Adamın şekli, bir serap gibi doğal olmayan bir şekilde parıldayıp çarpıldı ve bir sonraki an, orada duran iri adam gözden kayboldu. Ve onun yerinde—
"Ah-ha."
—Felt’ten çok da genç görünmeyen, yalınayak bir kız vardı.
İnce, narin uzuvları, neredeyse şeffaf sarı saçları vardı ve saçları yerde bir girdap oluşturacak şekilde uzanıyordu. Orantılı yüzünde doğal bir güzellik vardı; öyle ki paçavraları bile parlıyor gibiydi.
İfadesindeki kötü niyet olmasaydı, sevimli, melek gibi küçük bir kızdı.
"Oburluk Başpiskoposu, Louis Arneb."
"Louis…?"
"Adımız bu. Öğrenmek isteyen sizdiniz, değil mi?"
Oburluk küçük bir kız şeklini alıp kendini farklı bir isimle tanıttığında Beatrice yutkundu.
Anlamı yoktu. Oburluk Başpiskoposu’nun adının Lye Batenkaitos olması gerekiyordu. Peki neden Oburluk’un farklı bir adı ve şekli vardı? Hayır, sadece bu da değildi. Bu basit bir görünüş değişikliği değildi; Oburluk içten de değişmişti.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.