Yeni Bir Hayatın İlk Kadehi

(Bir an sessiz kalmasının sebebi bu muydu yani?)

İçten içe kötü niyetli bir beklentiye girmenin cezasını fena halde çekmiş gibi hissediyordum.

"Öf, inanılmaz ya. Bu kız acayip bilgiliymiş," diye mırıldandı yanımdaki Genkiro, içten bir hayranlıkla.

Diğer sıralardan da ona doğru saygı dolu bakışlar yöneliyordu.

"15 numara, Kogure Nanako... Yönetmen olarak, şey... Miyazaki Hayao Sensei, bu kadar!"

(Ah, kahretsin, benden önce söyledi!)

Elimde kalan son umut kırıntısı olan anime dehasını, Nanako benden önce kapmıştı.

(N-Neyse, sorun değil. Sıkışırsam Oshii Mamoru derim artık...)

Elimdeki diğer ismi de kaybetmemek için içimden dua ederken sesler devam etti.

"23 numara, Shino Aki..."

Ortamda acayip derecede yumuşacık, pürüzsüz bir ses yankılandı.

"Yönetmen... Sevdiğim yönetmen, şeeey..."

Shinoaki başını iki yana eğerken yüzünde tam anlamıyla bomboş bir ifade vardı.

(Ah, bu kız harbiden hiçbir şey bilmiyor.)

Az önce Kawasegawa'nın yaptığı gibi bilerek beklememişti, gerçekten de hiçbir fikri olmadığı her halinden belliydi.

(Shinoaki, zorlama işte, doğrudan bilmediğini söyle gitsin...)

"Şey, en sevdiğim yönetmen Sadaharu Oh. Hawks'ın başındaki."

Shinoaki bunu söylediği an, salondaki tüm öğrenciler aynı anda sıradan düşecek gibi oldu. Dikkatli bakınca öğretmenlerden birkaçının da sendelediğini gördüm. Bu espri anlayışı ve tepki verme hızı tam Kansai insanına yakışır cinstendi.

"Aaa? Beyzbol antrenörüyle sinema yönetmeni farklı şeyler miydi?"

Shinoaki başını yana eğerek yerine oturdu.

Bir anlık sessizliğin ardından, sanki az önce hiçbir şey olmamış gibi sıradaki öğrenci kendini tanıtmaya başladı ve zaman normal akışına döndü.

Ancak az önce Kawasegawa'ya duyulan saygıyla dolup taşan salon, Shinoaki'nin bu çıkışıyla bir anda değişmiş, yerini "Galiba aramızda acayip biri var" dedirten bir meraka bırakmıştı.

"Sinema bölümüne girmiş bir de... Ne biçim bir kız bu? İmkansız, gerçekten inanılmaz..."

Önümdeki sırada kendi kendine konuşup duruyordu Kawasegawa Eiko.

Görünen o ki, bu dönem acayip kaos dolu bir grupla bir arada olacaktım.

Paylaşımlı evdeki yaşamımızın başlaması şerefine...

Nanako elindeki kola dolu bardağı havaya kaldırdı.

"Şerefe!"

"Şerefeee."

"Şerefe!"

"Hadi bakalım!"

Diğer üçü de ona uyarak bardaklarını kaldırdı.

Oryantasyon bittikten sonra, hazır bir araya gelmişken ufak bir kutlama yapmaya karar vermiştik.

"Üniversitelilerin kutlaması dediğin sake ile olmaz mı normalde?" diye sordu Tsurayuki, elindeki gazoz bardağını sallayarak Nanako'ya bakarken.

"Reşit bile değilsin, ne konuşuyorsun be! En azından bu evde herkes yirmi yaşına basana kadar alkol yasak!"

"Mixi'de falan rezil olup linçlenmek istemeyiz, çok korkunç olur," dedi Shinoaki de kafasını sallayarak.

Nanako ve Shinoaki birbirlerine bakıp onaylarcasına kafalarını salladılar. Nanako dışarıdan öyle görünse de şaşırtıcı derecede sorumluluk sahibiydi. Gerçekten iyi bir kızdı.

"Çok ciddisiniz ya. Neyse, ben zaten içmediğim için bana hava hoş," diyerek gazozunu kafasına dikti Tsurayuki. Sonra bana döndü.

"Kyoya, senin yüzün niye öyle asık?"

"Ha, yok bir şey."

O kadar mı ciddi görünüyordum dışarıdan?

"Bugünkü oryantasyon... Biraz ağır konuşmalar geçti de, onu düşünüyordum."

Gereksiz neşeli havamızdan sonra o konuşmaların sertliği tokat gibi gelmişti. Sensei'lerin tavrı da sarsıcıydı ama söyledikleri zihnime kazınmıştı.

Eminim Tsurayuki de, diğerleri de az çok sarsılmıştı.

"Yani, evet, ilk günden gözümüzü korkutmak istedikleri belliydi," dedi Tsurayuki, tabağındaki fıstıkları çıtır çıtır çiğnerken. "Ama önünde koskoca dört yıl var. Önce biraz üniversite hayatının tadını çıkarsana? Topluma karışıp çalışmaya başlamadan önce sana verilmiş bir mühlet bu sonuçta."

"Öyle mi diyorsun...?"

Doğruydu aslında. Daha önce girdiğim özel üniversitede ilk iki yılımı tamamen boş işlerle, gezip tozarak geçirmiştim. Sanat üniversitesinde olsam bile durumun o kadar dramatik şekilde değişmesine gerek yoktu.

"Sağ ol, içim biraz rahatladı."

"Güzel, sevindim. O zaman şimdi sana başka bir şey soracağım."

"Ne?"

Tsurayuki eğilip kulağıma fısıldadı.

"Sen hangisini gözüne kestirdin?"

"Ne demek hangisini?"

"Shinoaki mi, Nanako mu diyorum. Hangisine yürüyeceksin?"

Aniden öyle saçma bir şey sordu ki şakaya vuramadım.

"Ne alaka be?!"

"Yani, sabahki o durumdan sonra Shinoaki derdim ama senin dediğin gibi sadece bir yanlış anlaşılmaysa, Nanako'dan hoşlanıyor da olabilirsin. Şimdiden yollarımızı çizelim diye soruyorum."

"..............."

Karşımda oturan iki kıza baktım.

"Shinoaki, o neydi öyle ya? En sevdiğin yönetmen sorusuna Sadaharu Oh demek ne alaka gerçekten?"

"Yönetmenlerle pek ilgilenmiyorum ki, pek bilmem öyle şeyleri. Nanako, sen çok mu biliyorsun?"

"Şey... I-Iıı, yok canım, ben de aslında pek anlamam da işte..."

İkisi kendi aralarında gülüşerek samimi bir şekilde sohbet ediyorlardı.

Şöyle bir bakınca, ikisi de gerçekten çok güzel kızlardı. Şu ana kadar kişiliklerinde de hiçbir tuhaflık görememiştim.

(Ah, doğru ya. Normalde işler böyle yürür değil mi?)

Eski üniversitemde aşk hayatıyla uzaktan yakından alakam olmamıştı. Sonrasında da zaten bir sevgilim olabileceğine dair inancımı tamamen yitirmiş, bunu düşünmeyi bile bırakmıştım. Karşımda ne kadar güzel bir kız olursa olsun, onunla bir ilişkim olması ihtimali bana tamamen gerçek dışı geliyordu.

"Ne oldu, ikiniz birden niye sessizce bize bakıyorsunuz?"

"Y-Yok bir şey!" diyerek hızla gözlerimi kaçırdım.

"Eee, hangisi senin tarzın?" diye üsteledi Tsurayuki.

"Daha bugün tanıştık, ne bileyim ben."

...Yine de.

Daha yeni tanışıp kendimizi takdim ettiğimiz insanlardan hangisinden hoşlandığımı sorması bana çok uzaktı. Hem işin aslı, ben yirmi sekiz yaşında bir adamdım, onlarsa henüz on sekizinde genç kızlardı.

"Hadi ya, kafanda bir şeyler netleşmiştir sanmıştım."

Tsurayuki beklediğimden çok daha kolay vazgeçip üstelemeyi bıraktı.

"Peki ya sen? Senin gözün hangisinde?"

"Ben mi? Yok ya, ikisi de tarzım değil."

Ona aynı soruyu yönelttiğimde aldığım cevap son derece sıradan ve heyecan barındırmayan bir geçiştirme oldu.

"Benimle aynı sebepten mi?"

"Yani, hem onları daha doğru dürüst tanımıyorum hem de genel olarak aşk meşk işleri pek ilgimi çekmiyor."

"Nasıl yani?"

Üniversite birinci sınıf öğrencisi için bu kadar erkenden dünyadan elini eteğini çekmek biraz fazla değil miydi?

"Neden ki?"

Tam sebebini soracakken sözümü kesti.

"Neyse, en azından seninle aramızda bir rekabet olmayacağını öğrenmiş oldum, içim rahat etti."

Tsurayuki amacına ulaşmış olmanın verdiği rahatlıkla önündeki çerez paketini açıp ağzına doldurmaya başladı.

(Acaba geçmişte bir şey mi yaşadı? Yakışıklı çocuk sonuçta.)

Belki de anlatmak istemediği şeyler vardı, üstüne gitmesem daha iyiydi.

"Aaa! Tsurayuki-kun, benim fıstıklarımı niye yiyorsun!"

"Ha, bunlar senin miydi? Kimin olduğu nerede yazıyor ki?"

"Seni gidi... Herkese birer küçük paket dağıtıldı ya! Normal bir insan bunu anlar! Kyoya, sen de farkındaydın değil mi?"

"Eh? Ah, evet, öyle olduğunu tahmin etmiştim."

"Kyoya, seni hain! Erkek erkeğe birbirimizi kollamamız gerekmiyor muydu!"

Karşı cinsten bahsederken o gergin, romantik havadan eser kalmamıştı. Bir dakika bile geçmeden kendimizi bu gürültü patırtının içinde bulmuştuk. Ben de bu kargaşaya dahil olurken içimi tuhaf bir sıcaklık kapladı.

Ah, üniversite hayatı cidden çok güzelmiş...

Paylaşımlı evdeki hayatımız işte böyle başladı.

Herkesin fikrini alarak temizlik ve yemek nöbetlerini ayarlamaya başladık... Buraya kadar aslında her şey yolundaydı ama.

"Aaaaa!"

Birlikte yaşamaya başlayalı üç gün olmuştu.

İlk sorunun kıvılcımını çakan Shinoaki oldu.

"Ne oldu Shinoaki, niye öyle bağırdın?"

Baktığımda Shinoaki, mutfağa konmuş ve üzerinde "Shinoaki'nin" yazan karton kutunun önünde diz çökmüş, gözleri dolu dolu duruyordu.

"Ben... Benim 'Umakatoyo'mu... Yemişler..."

"O 'Umakatoyo' da ne?"

Sorumun üzerine arkadan keyifli bir ses duyuldu.

"O var ya, sadece kuzey Kyushu'da satılmasıyla ünlü, aşırı lezzetli tonkotsu aromalı bir hazır Ramendir... Öğğ"

Yüzünde aşırı tatmin olmuş bir ifade vardı. Neden böyle olduğu hemen anlaşıldı.

"Tsurayuki-kun, benim 'Umakatoyo'mu izinsiz yedin değil mi!"

"Yiyecek hiçbir şey yoktu ne yapayım. Onun yerine oraya 'Sukiyamon' bıraktım ya?"

"O soya soslu ama, ikisi bambaşka!"

"Ne var yani! O da Barusu Gıda'nın şaheserlerinden biridir!"

"Olmaz! Biz Kyushu halkı için 'Umakatoyo'nun ne kadar önemli olduğunu sen hiç anlamıyorsun Tsurayuki-kun!"

Anlaşılan Tsurayuki, Shinoaki'nin ailesinin evinden getirdiği yiyeceği izinsiz yemişti. Üstelik o yiyecek, kızın üzerine titrediği özel bir şeydi.

"Geri ver!"

"İmkansız diyorum sana!"

Bu laf dalaşı sürse de çözülecek gibi durmuyordu. Tabii ki midesindekini çıkaracak hali yoktu, buralarda da satılmıyorsa...

"Şey, ikiniz de bir dinleyin."

Araya girmek zorunda kaldığım anlık, oturma odasıyla banyoyu ayıran sürgülü kapı gürültüyle açıldı.

"Her şeyi duydum!"

Banyoda olan Nanako'ydu.

Kollarını iki yana açıp dikilerek, daha içeri adım atar atmaz Tsurayuki'ye parladı.

"Özür dile Tsurayuki! Başkasının yemeğini izinsiz yemek, ortak yaşamda asla yapılmaması gereken bir şey! Bu bir suç!"

"A... Şey..."

Ama bizim bunu düşünecek halimiz yoktu. Dikkatimizi çeken şey, Nanako'nun üzerindeki kıyafetti.

Aceleyle çıkmış olmalı ki Nanako'nun üst bedeninde sadece sütyen vardı.

'Oha... Ne büyük.'

Asıl bunun suç sayılması gerektiğini düşündüren göğüslerinin büyüklüğü karşısında nutkum tutulmuştu.

Piyasadaki idolleri gölgede bırakacak seviyede düzgün bir fiziği vardı. Üstelik kıyafetlerin altından hiç belli etmiyordu ama hayal bile edemeyeceğim kadar büyük bir ölçüye sahipti.

"Şey, Nanako... Kızmakta haklısın da, bir göğüslerine baksana?"

Benim gibi donakalan Tsurayuki, sonunda kendine gelerek konuştu.

"Ha? Göğüslerime ne olmuş ki..."

Nanako hâlâ öfkesini kusuyordu ki bir an duraksadı.

"Eh... A, aaa...?"

Sonunda durumu fark ettiğinde, vücudunun üst kısmı gözle görülür şekilde kıpkırmızı kesildi.

"ÇÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜŞŞŞŞŞ!!!!!"

Hemen oradan kaçıp gitti.

"Nasıl ya, tişörtümü giydiğimi sanıyordum! Gördüler ya lanet olsun! Ölmek istiyorum!"

Hemen ardından giyinme odasından acı dolu feryatları yükseldi. Bahsettiği tişört, banyo girişinde yerde duran şu şey olmalıydı.

"...Şey, işte böyle. 'Sukiyamon' da fena değildir yani, ne dersin?"

"Bu hiçbir şeyi çözmedi! Bir daha yersen tanesine bin yen alırım ona göre!"

Böylece bu olay tam olarak çözülmeden kapandı. Yine de "başkalarının aldığı yiyecekleri izinsiz yememek" ve "korumak istediğin şeylerin üzerine kalemle isim yazmak" gibi kurallar yeniden belirlendi.

Ortak yaşamın getirdiği sorunlar sadece bununla sınırlı değildi.

"Dün gerçekten çok yorucuydu..."

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.