Shinoaki ve Tsurayuki'nin (ve her nasılsa Nanako'nun da dahil olduğu) yemek krizinin ertesi günü, üniversiteden eve döndüğümde küvete girip iyice rahatlamayı planlıyordum.
Sıcak suyu hazırlayıp bir süre salonda vakit geçirdim. Zamanı gelince de çırılçıplak soyunup banyonun kapısını hızla açtım.
"Ah."
"Eh?"
İçerideki pembe kütlenin ne olduğunu idrak etmem yaklaşık üç saniye sürdü.
"Uwaaaaaaaaaaaah!"
Tabii ki kapıyı açtığımdan çok daha büyük bir hızla çarparak kapattım ve üzerimi hemen giyindim.
Benim bu paniğime zerre aldırış etmeyen Shinoaki'nin tasasız sesi yükseldi banyodan.
"Ahaha, ben de bir tuhaflık var diyordum~ Banyoya gireyim dedim, baktım su dolmuş bile. 'Ne şanslıyım' diye sevindiydim. Demek senmişsin Kyoya-kun."
"A-ahaha, ş-şey, evet..."
"Çok özür dilerim Kyoya-kun, yanlış anlayıp giriverdim banyoya~"
"Yok, sorun değil de... Şey, yani bir şey görmedim, rahat ol!"
Yalandı. Aslında gayet net görmüştüm.
Minyon boyuna tezat o dolgun chest-samalarını, uyluklarından kalçasına uzanan o kavisleri ve daha birçok tehlikeli yerindeki o acayip beni... Hepsi fazlasıyla tehlikeliydi.
Fakat...
"E? Ahaha~ Sorun değil ya, hemen kapattın zaten, sıkıntı yok~"
Shinoaki neşeyle affetmiş gibiydi.
(Haaah... Yine de, geçen günkü Nanako'dan sonra şimdi de Shinoaki...)
Birlikte yaşayınca illa ki bir iki kaza olur diye düşünüyordum ama bu kadar erkenden yaşanacağını hiç tahmin etmemiştim.
Yine de, evet, ne de olsa gençler. Onlu yaşlarındalar. Ciltlerinin sıkılığı falan, nası desem...
"Yok, onu bir kenara bırakırsak..."
Şu anki benliğim için önce halledilmesi gereken başka bir tehdit vardı.
"...Biri bana burada neler olduğunu açıklayabilir mi acaba?"
Tam karşımda, öfkeden deliye dönmüş bir kız daha dikiliyordu.
"...Normalde banyonun kapısını açmadan önce içeride biri var mı diye anlarsın, değil mi? Bilerek yaptın, değil mi?!"
"Y-yok, kafam dalgındı, hiç fark etmedim! Yemin ederim! A-aah, acıyor! Ama çok yumuşak..."
Headlock elbette can yakıyordu. Ama Nanako'nunki sadece acıtmıyordu. Göğüsleri yüzüme iyice bastırılmıştı; pişman mı olmam gerekiyordu yoksa uyarılmalı mıydım, kestiremiyordum.
Bu kızlı erkekli paylaşımlı ev hayatı, bir erkek için tehlikeli şeylerle dolup taşıyordu.
Bir kez daha düşündüm.
Ah, üniversiteli olmak ne güzel şeydi...
Bir hafta kadar geçtikten sonra herkesin uzmanlık alanı az çok belli olmuştu. Daha doğrusu, diğer üçünün ev işlerindeki beceriksizliği gün yüzüne çıkmıştı.
Sonunda yemek ve temizlik gibi genel işleri ben üstlendim. Tsurayuki bilek gücü gerektiren işlere ve çöp atmaya baktı. Nanako benimle dönüşümlü yemek yaptı (yaptığı şeyler zar zor yenebiliyordu). Shinoaki'nin ise... Özel bir yeteneği olmadığı için herkesin yardımcısı oldu.
Ve o gün, taş-kağıt-makasta kaybeden iki erkek, akşam yemeğinden sonraki bulaşıkları üstlenmek zorunda kalmıştı.
"Tsurayuki, taş-kağıt-makasta gerçekten çok kötüsün."
"Sen de kaybettin, ne konuşuyorsun ki?"
Üç el üzerinden yapılan oyunda üst üste yenilen Tsurayuki ile girdiğim bu atışma boşunaydı.
"Bu Shinoaki'nin değil mi?"
Masayı silen Tsurayuki, unutulmuş turuncu küçük bir makyaj çantasını eline aldı.
"Ah, galiba onun. Bir yerden hatırlıyorum."
Cevap verdiğimde Tsurayuki çantayı bana doğru fırlattı.
"Nasılsa ikiniz de ikinci kattasınız, götürüver."
"Ah, tamam."
Merdivenleri çıkarken, eve ilk taşındığımız gece Tsurayuki'nin söylediği sözler aklıma geldi.
"Yani, Shinoaki sevimli kız kabul."
Sadece yüzü ya da kişiliği değil; sinema bölümüne girmesine rağmen sinemadan pek anlamayışı, ev hayatında tamamen beceriksiz oluşu, biraz dünyadan kopuk hali... Ve o garip saflığı.
Nanako da iyi kızdı ama onun erkek arkadaşı olmak zor olurdu. Eli çok çabuktu.
Shinoaki ise insanda koruma içgüdüsü uyandırıyordu. Hali tavrı, sanki kollanması gereken birini andırıyordu. Zaten gerçekte benden on yaş küçük bir kızdı.
Kaldı ki bu üniversite, o sert kadın hocanın da bulunduğu bir hayatta kalma mücadelesi alanıydı.
"Hey Shinoaki, orada mısın?"
Kapıyı çaldım ama ses gelmedi.
Yine de kulak kabartınca odanın içinden hafif tıkırtılar duyuluyordu.
"İçeride mi...?"
Kulaklıkla müzik falan dinliyor olabilirdi.
Sessizce kapıyı açıp içeri adım attım.
"Shinoaki, bir şey unutmuşsun──"
Bir insanın hayatında, kelimelerin boğazına tıkandığı anlar pek sık yaşanmaz.
Kelimenin tam anlamıyla nutkunun tutulması öyle kolay kolay gerçekleşen bir şey değildir çünkü.
Çünkü genelde insan şaşırır, çığlık atar veya "Vay canına, ne kadar harika!" gibi ünlemlerle tepki verir.
İşte bu yüzden, o an nutkumun tutulduğunu ancak sonradan düşündüğümde idrak edebilmiştim.
"Shino... aki...?"
Odanın her yerini kaplayan devasa kitap dağları. Yağlı boya, sulu boya demeden yığılmış tuval, resim kağıdı ve eskiz defteri ormanı. Adım atacak yer bırakmayan çizim malzemelerinden bir bozkır. O odada bulunan her şey, ama her şey "resim" ile ilgiliydi.
Grafik tablet kaleminin ucundan çıkan şak, şak sesleri, odanın içinde yankılanan tek şeydi. Kalemin sahibinden adeta tutku fışkırıyordu. Kalem darbeleri güçlü ve ağırdı. O minyon bedeninin arkasından yayılan hava kesinlikle sıra dışıydı.
Işıklar kapalıydı. Fakat odada bir aydınlık vardı. Monitörün ışığıydı bu. 20 inçlik likit kristal ekranda renkler adeta dans ediyor, bir resim hayat buluyordu.
Bir kız resmiydi.
Uçsuz bucaksız bir ayçiçeği tarlasının ortasında gülümseyen bir kız resmi.
Rüzgardan uçmak üzere olan saman şapkasını biraz sıkıntılı bir ifadeyle iki eliyle tutuyordu. Elbisesinin etekleri hafifçe havalanmış, güneş görmemiş bembeyaz uylukları ortaya çıkmıştı. Oradan ışık saçıyormuşçasına büyüleyici... Öyle bir resimdi.
Çantayı sessizce oraya bıraktım. Hiç ses çıkarmadan kapıyı kapatıp dışarı çıktım.
Sendeleyerek hemen yakındaki odama geçtim ve kendimi içeri attım.
Dünden beri serili duran futona uzandığımda...
"Haha... Hahah..."
Boğazımdan kahkahalar dökülmeye başladı.
Resim çizdiğini de bu işe ne kadar büyük bir yetenekle sarıldığını da bilmiyordum. Bu muazzamlığa bizzat şahit olmak beni sarsmıştı. Benimle aynı yaşta olduğuna inanamayacak kadar güçlü bir baskı altındaydım, tek kelime edememiştim.
Ama nutkumun tutulmasının arkasında çok daha büyük başka bir neden vardı.
"İnanılmaz... Demek bu kadar yakınımdaydın..."
Hashiba Kyoya'nın her şeyden çok değer verdiği o tek resim kitabının çizeri.
"Ayçiçeği" adını taşıyan o kitapta, o çizerin elinden çıkmış sayısız çizim yer alıyordu. Kapakta ise tam on yıl önce, öğrencilik yıllarında çizilmiş bir resim kullanılmıştı. Yanılmama imkan yoktu. Daha birkaç dakika önce ekranda gördüğüm, ayçiçeği tarlasında duran o kızın ta kendisiydi.
Oysa aynı üniversitedeyiz diye defalarca kendi kendime söylenip durmamış mıydım? Burnumun dibinde olması hiç de şaşırtıcı sayılmazdı. Buna rağmen onu hep kendimden çok uzak bir varlık olarak görmüştüm.
Fakat delicesine özlemini çektiğim o varlık, nefes alışını duyabileceğim kadar yakınımdalarmış meğer. Benim hayal ettiğimden çok ama çok daha yakında.
—Akishima Shino.
Bu ismin, Shinoaki olan gerçek adından türetildiğini ancak şimdi fark edebilmiştim.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.