Darboğaz ve Silinen Anılar

Haziran ayına girince, biz sonunda süresi dolan mezuniyet projesi planı hakkında konuşup bir sonuca varmaya karar verdik.

"Pekala, bunu teslim ediyoruz o zaman."

Paylaşımlı evin oturma odasında yapılan planlama toplantısı. Benim dışımdaki tüm üyeler aynı anda başlarını sallayarak, böylece karar verildi.

Bu seferki plan, sonuç olarak 'yapıp teslim etmeyi' en öncelikli tutarak düşünülmüştü. Öncekilerden tamamen farklı bir bakış açısıyla hazırlandı. Dolayısıyla, planın kararlaştırıldığı an bile, öncekilerden açıkça farklıydı.

"Ahh, artık biz de mezun oluyoruz, öyle mi?"

"Aynen! İçim rahat bir şekilde antrenmana odaklanabilirim!"

"Biraz erken değil mi? Daha yapmadık bile."

Zaten bitiş havası esen Kan'yuki ve Hikawa'ya Nanako atıldı.

Azim veya motivasyondan önce, zaten yüklerini boşaltmaya başlamış bir hava esiyordu. Tam anlamıyla, sıra dışı bir başlangıçtı.

"Bunda belirsiz yerler var ama, burayı ne yapacağız?"

Shinoaki plan belgesini işaret ederek bana sordu.

"Şimdi hemen karar veremem ama, mekan keşfi falan yaptıkça ekleyeceğim."

"Anladım, o zaman içim rahat."

Rahatlamış görünen Shinoaki'nin yanında, Kawasegawa da derin bir nefes almıştı.

"Kawasegawa da ikna oldu mu?"

"Tamamen öyle değil ama."

Böyle söylerken, "Ama yine de" diye araya girdiğinde,

"Bu seferki plan içeriği ise, Hashiba'nın dediği şekilde karar vermek iyi olur bence."

"...Evet."

Karşılıklı olarak ikna olmuş gibi başlarını salladılar.

Elimdeki plan belgesini hızla çevirip baktım.

Geçen planlama toplantısında da sunulan, Osaka'nın turistik tanıtım videosu. Ona biraz dramatik bir kurgu eklenmişti ve dürüst olmak gerekirse, ne yenilik ne de ilgi çekici bir içerik vardı.

Sadece, çekim kolaylığına dikkat edilmişti; başrol Nanako'ydu ve kamerayı karşısındaki kişi gibi görüp yapılan tek kişilik bir oyuna anlatım ve alt yazılar eklenmişti. Tamamı video çekimiyle, yaklaşık 15 dakikalık bir eser olduğu için, mekan çekimleri de bir veya iki kerede biter ve kurgu dahil yaklaşık bir haftada tamamlanacağı tahmin ediliyordu.

Ama yine de, eğlenceli değil... değil mi?

Planı düşünen kişinin kendisinin söylemesi kural ihlaliydi. Bunu biliyorum ama, ortaya çıkan diğer plan taslaklarıyla karşılaştırıldığında bile, herkesin motivasyonu açısından bakıldığında, bu plan en "güvenli" olanıydı.

Genel olarak düşünülürse, bunun iyi olduğunu düşünüyorum.

"Herkes, bugün toplandığınız için teşekkürler. O zaman, dağılın."

Hep birlikte "Elinize sağlık~" diyerek, toplantı sorunsuz bir şekilde sona erdi.

Herkes odalarına dönerken veya eve gitmek için hazırlanırken,

"Hashiba."

Kawasegawa hızla yaklaştı.

"Biliyorsundur sanırım ama, çok takılmamaya çalış."

"Merak etme, böyle şeyler de gerekli."

Benim bir şeyler mırıldanarak düşündüğümü fark etmişti herhalde. Kawasegawa'dan hiçbir şeyi saklayamayacağımı hissettim.

"Öyleyse iyi. Peki, yarınki konuyu duydun mu?"

"Saat 16'da Spade'de miydi? Dün e-posta gelmişti."

Yarın, Kawasegawa ile birlikte, nadir bir insanla buluşma sözü vermişlerdi. Gerçi, tabii ki "nadir hayvan" anlamında değil.

"Ne işi var acaba, Kuroda'nın?"

"Bilmem, sadece sohbet için çağırdığını sanmıyorum ama."

Özel olarak buluşmadıkları, aynı sınıftan bir erkekti.

Ertesi gün. Okul kafeteryası Spade'e gelen ben ve Kawasegawa, zaten oturmuş olan Kuroda'yı ve onun yanındaki Saikawa'yı görünce, yaklaşık olarak ne olduğunu anladık.

Anime ile ilgili bir şey olmalı.

Saikawa'dan da biraz bilgi almıştım, muhtemelen bununla ilgili bir şeydir diye düşünerek yerime oturduğumda,

"Uzun uzadıya lafı dolandırmadan konuşacağım. Anime planı iptal oldu."

Kuroda, özellikle duygusal bir ifade takınmadan, sakin bir şekilde bunu söyledi.

"Ama neden bu kadar aniden...?"

Soran bana, Kuroda sırıtarak her zamanki gibi güldüğünde,

"Basit bir mesele. Para ortadan kayboldu. Lehman Brothers krizi yüzünden."

"Ahh..."

Ben ve Kawasegawa, ikimiz birden şaşkınlıkla ses çıkardık.

"Sponsor olan şirket, onun yüzünden ayakta duramaz hale geldi."

Kuroda, burnundan ses çıkararak, durumu açıklamaya başladı.

Onun hazırladığı anime planı, 90 dakikalık bir sinema anime filmi yapmaktı. Şimdiye kadar kurduğu bağlantıları kullanarak çeşitli yerlere pazarlaması sonucunda, pachinko ağırlıklı oyun salonları işleten bir şirket ilgi gösterdi ve tam destek şeklinde yatırım yapmaya karar verdi.

Şeklen bir komite olarak görünse de, yatırım neredeyse tek bir şirket tarafından yapılmıştı ve üstelik halka açık olmayan, tek adam yönetimi olan bir şirket olduğu için, onay süreçleri neredeyse hiç olmadan, başkanın tek başına kararıyla ilerlemişti.

Kuroda ne kadar yetenekli olursa olsun, bir öğrencinin sunduğu plana yüz milyonlarca yen harcayan bir komite olamaz diye düşünmüştüm ama...

Böyle bir sistemse, anlayabildim.

"Ama her şey altüst oldu. Başkanla iletişim kesildi, her ay çıkan yapım masrafları da aniden kesildi ve bir anda plan ilerleyemez hale geldi. Bir şekilde yerine geçecek bir şirket bulmaya çalıştım ama, bu zamanda öyle çılgın bir sahip şirket bulunamazdı. Böylece, her şey bitti."

Daha yeni, komitenin feshedilmesine karar verildi. Zaten yapım ekibi de dağılmıştı ve Kuroda'nın ofis işleriyle uğraştığını söyledi.

"Yatırımcıların mevcut yapım masraflarını tasfiye edeceği konuşulduğu için, diyelim ki yapılsa bile, komitenin baştan kurulması gerekecek."

Eğer işler o kadar ilerlemişse, gerçekten de artık son demekti.

"Bunu söylemek istemem ama, bu seferki plan son derece sorunsuzdu. Oyuncu kadrosu veya medya yayılımı konusunda sorun çıkmadı ve sponsorun da anlayışı vardı. Biraz ufak tefek tartışmalar olsa da, planın geneline etkisi çok azdı."

Saikawa başta olmak üzere, ekip düzenlemesinde de sorun yoktu. Kıdemli anime çalışanları yeni gelenlere çizim öğretiyor, tersine, yeni gelenler en son boyama tekniklerini ve trendleri benimsiyordu; hatta işler aşırı derecede sorunsuz ilerliyordu.

Kuroda yüzünü buruşturarak başını kaşıdığında,

"Benim hatam. Para veren şirket tek olursa, orası mutlaka bir darboğaz olur. Bu yüzden riski mümkün olduğunca dağıtmak gerekirdi ama, batan şirketin başkanı plana çok iyi anlıyordu ve üstelik kararları hızlı olduğu için onu çok fazla kullandım. Buna güvenmem hataydı. Yeterince öğrenmemiştim."

Kuroda böyle söyleyerek kendini suçladı ama, talihsizlikten başka bir şey denemezdi.

Ders kitaplarına girecek seviyede finansal olaylar üst üste gelince, Kuroda'nın yeteneğiyle ilgili bir sorun değildi. Sadece, zamanlaması kötüydü demekten başka çare yoktu.

Demek ki Lehman Brothers krizinin anısı, getirilememişti, değil mi?

Ben 10 yıl sonrasının anılarıyla bu dünyaya geldim ama, bu anılar tam değildi ve kısmen silinmiş olanlar da vardı.

Özellikle belirgin olanı büyük olaylar veya doğal afetlerdi; depremler gibi şeyler olduktan sonra hatırlardım ve bu seferki Lehman Brothers krizi hakkında da, haberleri gördükten sonra, "Demek ki bu dönemdi" diye hatırladım.

Büyük gelişmelere dahil olamayacak şekilde ayarlanmış olmalı.

Bundan sonra da bu tür olaylar muhtemelen artacaktır.

—Peki, bize anlattığın şey sadece yakınmak için değildi, değil mi?

Kawasegawa'nın sözleriyle, anıdan konuya döndük.

Kuroda büyükçe başını sallayınca,

—Ah. Şey, Saikawa'nın eli tamamen boşaldığı için, bir işi var mı diye düşündüm.

—Evet! Aynen öyle. Ben işsiz kaldım!

İşsiz de ne demek, öğrenci değil miyim diye düşünsem de, neyse o konuyu geçelim.

—Million Soft'taki yardımım da bitti, şimdi sıra neye geldi diye düşünürken, ne yapacağımı düşündüğümde hiçbir şey aklıma gelmedi.

—Ah, ama işe devam etmem için öyle bir teklif gelmedi mi?

—Geldi ama, iş sıkıcıydı yani, hiç yeni bir şey yapmayan bir şirket olduğu için, yapmasam da olur diye düşündüm.

Büyük bir şirketin karşısında, Saikawa rahatça kestirip atıyordu. Büyük bir illüstratör olacağının ipuçları, daha o zamandan belli oluyordu sanki.

—Durum böyle olduğu için, mümkünse, Hashiba'dan ona bir iş ayarlamasını rica et. Elbette, mümkün olduğu ölçüde yeterli.

—Evet, anladım.

Shinoaki'nin editörüyle, bir de Kan'yuki'ye biraz danışayım.

—Peki, Kuroda ne yapmayı düşünüyorsun?

Kawasegawa'nın sorusu üzerine, ben de Kuroda'ya döndüm.

—Şey, baştan başlamak gerekecek. Bu seferki projeyi şimdilik unutup düşüneceğim.

Nadiren de olsa, somut bir şeyin belirlenmemiş olduğu anlaşılıyordu.

O kadar sıkı çalıştığı proje, kendi kontrolü dışındaki bir yerde suya düşmüştü. İçten içe kesinlikle üzgündü.

—Kuroda-san'ın yine kesinlikle bir yerdeki zengini güzelce kandırıp, büyük bir proje ortaya çıkaracağına inanıyorum!

Saikawa yaramazca böyle söyleyince,

—Sus be, sen kendi iş aramana odaklan. Proje hazır olunca sana hemen haber veririm.

—Tamam, tamam, proje hazır olunca gelirim ben de~

İkisinin atışmasına hep birlikte güldük.

Kafedeki rapor toplantısı bitti, sonra özel bir şey olmadan dağıldık. Tren istasyonuna giden otobüse binen Kuroda ve Saikawa'yı uğurladıktan sonra,

—Normalde bundan sonra karaoke'ye veya içmeye giderlerdi herhalde, ama böyle soğuk takılan öğrenciler ender olabilir.

Kawasegawa birden mırıldandı.

—Ne oldu, birdenbire?

Onun böyle şeyler söylemesi nadir rastlanan bir şeydi.

—Yarı zamanlı iş yerinde sıradan üniversite öğrencileri de geliyor, herkes üniversitede ne yapıyor diye konu açılınca genellikle eğlence muhabbeti çıkıyor.

Çok iyi anlıyorum. Ben de eskiden olduğum dünyada sıradan bir üniversiteye gittiğim için, öyle olacağını düşünürüm.

—Ama bizim pek alakamız olmadı, değil mi? Elbette, bunun kötü olduğunu düşünmüyorum ama, farklı bir dünyaya ilgi duymak da garip bir şey değil.

—Tecrübe etmediğimiz şeyler, değil mi?

Tam tersine, ben Güzel Sanatlar öğrencisi hayatına ilgi duyuyordum. Bu yüzden, şimdi böyle bir hayat yaşayabildiğim için çok taze ve eğlenceli buluyorum ama, Kawasegawa ise sadece şimdiki hayatını biliyor, yani karşılıklı bir durum sanırım.

—Sıradan bir üniversiteye gitseydik ne olurdu acaba? Neyse, ben de gideyim artık.

Kawasegawa'ya sırtımı dönüp, Geizaka'dan aşağı inmek için adımlarımı attım.

Ancak, ilk adımı attığım anda,

—Bir dakika.

Tam dönecekken arkamdan, garip bir şekilde sertleşmiş sesi duyuldu.

—Sen, beni mi sınıyorsun? Yoksa dalga mı geçiyorsun?

Arkamı döndüğümde, sanki bir intikam ruhu ele geçirmiş gibi kısık gözlerle bana bakıyordu.

—Ne demek bu...?

Tereddütle tekrar sorduğumda,

—Şu anki konuşmanın gidişatına göre, hadi içmeye gidelim denmez mi!? Hem de neden ben söylemek zorundayım bunları!

Şiddetli bir hızla, o da "İçmek istiyorum, anladın mı?" anlamına gelen sözleri ardı ardına sıraladı.

—Ş-şey, üzgünüm, fark etmedim.

Aslında fark etmiştim. Daha doğrusu, bunun içki daveti olacağını, konuyu ilk açtığında az çok anlamıştım.

Ama, fark etmemiş gibi yapıyordum.

Sebep basitti.

Bu havayla içmeye gidersek, Kawasegawa genellikle kötü sarhoş olur.

Daha geçen gün de yapmıştı ama, Kawasegawa bu konuda bir türlü akıllanmaz. Her konuda düzenli olan ona göre nadir, açıkça kötü bir yanıydı bu.

Gerçi, ayıkken ona biraz nasihat etmeye kalkıştığımda, o da ciddi ciddi morali bozulmaya başladığı için, bir şey diyemez olmuştum.

Ona çok borçlu olduğum için, bunu bir denge olarak görsem de, açıkçası çok zahmetli bir kız haline gelmişti.

—...Peki, o kadar çok gitmek istiyor musun?

Cevabını bildiğim bir soru sordum.

—Kusura bakma, gitmek istiyorum tabii ki! Bana öyle alkolikmişim gibi bakmasana!

Çünkü öyle değil mi, diyecek oldum ama yutkundum.

—Şey, o zaman bana söz verir misin?

—Neyi?

—Çok içmemeyi.

..................

Kawasegawa sustu.

O, çaba hedefi gibi, yapamayacağı halde "çalışacağım" gibi sözler söyleyemezdi. Bu yüzden, burada suskun kalması, muhtemelen "çok içmeme" sözünü veremeyeceği anlamına geliyordu.

Bu yüzden Kawasegawa, soruma cevap vermeden,

—Hadi, gidiyoruz. Her zamanki yer iyi, değil mi?

—Hey! Lütfen sadece o konuda söz ver! Ne olur!

Hızla Geizaka'ya doğru yürüyen onu takip ederek, ısrarcı bir şekilde bunları söylemeye devam ettim. Muhtemelen boşuna olduğunu düşünsem de.

Tahmin ettiğim gibi, çabalarım bugün de boşa gitti.

—Püf, neyse, bir şekilde hallettim sanırım.

En azından bir dahaki sefere, evin anahtarını elbisesinin iç cebine koymaktan vazgeçmesini içtenlikle diliyordum.

Sayesinde, tamamen sarhoş olan onun kıyafetlerini karıştırmak zorunda kaldım ve uyandığında ona türlü türlü zahmetli bahaneler sunmak durumunda kaldım.

İş hayatına atıldığında, bu içki huyunu değiştirmesini dilerim. Yürekten.

—O kızla içmeye giden astlar çok çekecek gibi.

Bir yerlerdeki bir dünyada, benim de öyle olduğum bir gelecek olabilirdi. Gelecekteki dünyada, evli olduğum için baş başa içki içmeler pek olmazdı ama.

Zor da olsa Kawasegawa'yı evine tıkıp, paylaşımlı eve döndüğümde artık gün değişmek üzereydi.

—Ben geldim...

Giriş kapısını açtığımda, karanlık ve derin bir sessizliğe bürünmüş bir mekan karşıladı.

—Ah, doğru ya, bugün kimse yoktu, değil mi?

Kan'yuki Tokyo'da toplantıdaydı, Nanako video çekimi için memleketine dönmüştü, Shinoaki ise illüstratör arkadaşının evinde çizim kampındaydı, yani hepsi de evde yoktu.

Oturma odasının ışığını açtığımda, tanıdık bir manzara belirdi.

Ama orada kimse yoktu. Yaklaşık bir yıl önce, mutlaka biri oturma odasında olur, diğer odalardan da sesler gelirdi.

Son zamanlarda, böyle kimsenin olmadığı günler defalarca yaşanır oldu.

—Sevindirici bir şey, ama...

Herkesin kendi faaliyetlerine başladığı anlamına geliyordu. Böyle olmasını dileyen ve bu yönde hareket eden de bendim, bu yüzden şimdiki bu manzara hiç de garip değildi.

Arzulanan tablo, işte buradaydı.

Tam da Kan'yuki'nin yeni yazar ödülünü aldığı zamanlardı. Üniversite festivali bitip video kapışması da sona erdiğinde de benzer bir deneyim yaşamıştım. Ama o zamanlar henüz geçiciydi. Herkesin faaliyetleri de bu yerden başlıyor, sık sık bir araya geliyorduk.

Sanırım şimdi nihayet, gerçek sona yaklaşıyorduk.

Karma paylaşımlı ev. Başta "Nasıl bir ortam olacak ki?" diye endişelendiğim zamanlar bile, şimdi güzel bir anıya dönüşmüştü.

"Yakında herkes de taşınır herhalde."

Kan'yuki muhtemelen Kanto bölgesine dönecekti. Nanako ve Shinoaki'nin ne yapacağını bilmiyordum ama paylaşımlı evde sonsuza dek kalmaları pek gerçekçi değildi.

Mezuniyet. Bu kelimeye bile henüz anlam yükleyemiyordum.

İkinci kata çıkan merdivenleri tırmanıp odama girdim.

Altı tatami büyüklüğündeki odada, yatak, küçük bir masa ve kitaplık dışında göze çarpan pek bir şey yoktu. Tam üç yıllık yaşamımda, buraya kişisel eşyalarımı yığmamaya özen göstermiştim. Farz edelim ki taşınmam gerekse bile, rahatça hareket edebilmek içindi bu.

Ama şimdi, bu kadar soğuk bir odaya bile az da olsa bir sevgi beslemeye başlamıştım. Buraya döndüğümde, sakinleşip düşünebiliyordum. Ne ara böyle bir alana dönüştüğünü fark etmemiştim bile.

Sandalyeye oturdum ve bilgisayarımı açtım.

Bugün dışarısı da sessizdi. Bir öğrenci şehri olduğu için, normalde dışarıda birileri sık sık içki partisi yapardı. Bu kadar sessizliğin bir tesadüf gibi geldiğini bile hissetmiştim.

Sesiz oda. Bilgisayarın hafif motor sesi dışında, sadece kendi nefes sesimin duyulduğu bir alan. Öylece durduğumda, içime garip bir his doluyordu.

Sanki bastırılıyormuş gibi, ama çırpınsam da hiçbir şeyi yakalayamıyormuş gibi.

"Yalnızlık mı, acaba?"

Sensei'nin bana gösterdiği kelimeyi aynen kullanırsam, öyle olmalıydı sanırım.

Yapımcı yalnızdır. Ben henüz o işin girişinde bile değildim ama belki de daha şimdiden o etkinin, o kırıntıların tadına bakıyordum.

"Sadece ben değilim ama, değil mi?"

Platinum'daki herkes de bir şeyler yaratırken yalnızdır. Bugüne dek o zorluğu defalarca görmüş, birlikte hissetmiştik.

Ama tek fark, onlar sürekli üretmeye devam ederek o hissi dışarı atabiliyorlardı. Yapımcılar için bu zordu. Sürekli farklı projelerle uğraşıp meşgul olabilseler bile, görevleri gereği, mutlaka bir "sakinlik" zamanı geliyordu.

O boş zamanda, yalnızlık saldırıya geçiyordu.

Değişmeyen tavana bakarken, az önce burada olan sınıf arkadaşımı düşündüm.

"Kawasegawa da öyle olabilir belki..."

Aslında yönetmen olmak isteyen o, yavaş yavaş odağını yapım tarafına kaydırıyordu. Zeki olduğu için, benden daha erken kendi yeteneklerini anlamış, bir anlamda vazgeçip o yöne ilerlemeye çalışıyordu.

Ama zihinle anlamakla kalple anlamak farklı şeylerdi. İçinde hala bir çatışma vardı ve sanırım bu, içki içtiğinde ortaya çıkıyordu.

Onun için, sıradan üniversite öğrencilerinin yaptığı içki partileri veya karaoke aslında o kadar da ilgi çekici değildi. Sadece içinde olmadığı için arıyordu.

"...Aklıma gelmişken."

Kawasegawa'yı hatırlayınca, içime garip bir his doldu.

Eski bir olaydı.

Hayır, şimdiki zamandı ama çok eski bir zamandı.

On üç yıl önce. İlk üniversitemi seçtiğimde. Kyoto'nun banliyölerinde bulunan, oldukça bilinen bir özel üniversitenin İktisat Fakültesi. Oradaki üniversite hayatımı hatırladım.

Oradaki hayat, tam anlamıyla resmedilmiş gibi 'sıradan bir üniversite hayatı'ydı. Dersleri idare eder, kulüp faaliyetlerine ve yarı zamanlı işlere çabalardım. Üçüncü sınıfa geldiğimde ise iş arayışına başlamıştım.

"Acaba herkes ne yapıyor şimdi?"

O üniversitede edindiğim arkadaşlarım şimdi ne yapıyorlardı? Birden merak ettim.

Nasıl araştıracağımı elbette biliyordum. Çünkü o zamanlar ben oradaydım, onların ne yaptığını öğrenmenin sayısız yolu vardı.

Hala hatırladığım bir el hareketiyle, hızla URL'yi yazdım.

"Şey, kulübün sitesi ve SNS grubu... buldum."

Enter tuşuna bastığımda, önümdeki ekranı, hafızamın bir köşesinde duran web sitesinin ana sayfası kapladı.

"Vay, işte bu, bu!"

Reklam Araştırma Kulübü. Önceki üniversitemdeyken katıldığım kulüptü.

Çeşitli reklamları, ticari filmleri araştırmayı amaçlayan, iş bulma stratejilerini de içeren bir kulüptü. Ancak, Biken gibi, ben katılır katılmaz kapanma noktasına gelmişti.

Bu yüzden, sınıf arkadaşımdan iki arkadaşımla çeşitli projeler düzenleyip canlandırdık ve üye sayısını artırmayı başardık. Bu site de o canlandırma çabalarının bir parçası olarak, el emeğiyle yapılmıştı.

"Sanırım bunu Hayakawa yapmıştı, ben de el atmıştım..."

Önceki üniversite hayatımdaki en yakın arkadaşım. Onunla ikimiz canla başla kod öğrenip yaptığımızı hatırlıyorum.

Elbette bu dünyada, benim dahil olduğum kısımların hepsi ya yok olmuş ya da başka şeylerle değiştirilmişti. Özellikle sitenin içeriğinde bu barizdi.

"Epey farklı yerler var. Köşeler de pek dolu değil..."

İş bulma stratejisi olarak düzenlediğimiz her bir ajansın tanıtımı da katalog gibi basitti, benim başlattığım ve oldukça popüler olan 'En İyi 100 Reklam' ise ortada yoktu.

Anılar ve tuhaflıkların karıştığı garip bir his içimi kapladı.

Gerçekten de zamanı geri sarmış ve hayatıma yeniden başlamıştım. Eski dünyamla aradaki farkı bilerek bunu idrak etmek ironikti.

"Başka... evet, günlük."

Herkesin sırayla yazdığı blog. Bir şekilde tembellik edenler çoğalmış, yarısını ben yazmıştım ama bu dünyada ise makul bir şekilde paylaşarak yazıyorlardı.

Tanıdık isimler ve yazılar sıralanıyordu. Neredeyse hafızamdaki gibi olanlar da vardı.

"Miyucchi'nin yarı zamanlı iş görüşmesinden kaldığını söylediği zamanlar mıydı? Sagara, daha yeni çıkmaya başladığı için ne kadar da övünüyor."

Herkesin profilini ve oradan ulaşılabilen günlükleri okuyarak, üç yıl önceki olayları tek tek takip etmeye başladığım anda,

"Ha..."

Birden kendime geldim.

"Bana ne oldu böyle..."

Açık olan tarayıcı sekmelerini bir anda kapattım ve geçmişten de URL'yi sildim.

Değişmeden sessizliğe bürünmüş odanın içinde, sadece benim hırıltılı nefes sesim yankılanıyordu. Tüm vücudum terlemişti. Bunun tek nedeni sıcaklık değildi.

"Neden, neden bu kadar..."

Bu duygunun burada ortaya çıkmasına inanamıyordum.

Tereddütle, içimden yükselen o duyguyu takip ettim.

"Özlediğimi düşündüm herhalde."

Daha önce, tıpkı aniden aklıma gelen o güzel kız oyunları yapımcısındaki anılar gibi, önceki üniversitemdeki anılar da pek güçlü değildi. Şimdiki Güzel Sanatlar Üniversitesi'ndeki hayatıma kıyasla, boşa harcanmış gibi hissettiren dört yıl olmuştu.

Bu yüzden, şu ana kadarki Güzel Sanatlar Üniversitesi hayatımda o döneme ait anıları rüyamda görmek gibi bir şey hiç olmadı. Doğal olarak, onları hatırlayıp duygusallaşmak da olmadı. Bu yüzden, kendi kendime arayıp özlemle andığım bu anılar, tarif edilemez bir şekilde,

—Korkutucuydu.

"Neden böyle... böyle bir şey?"

Böyle bir duyguya kapılacağımı hiç düşünmemiştim.

Kendi içimde yasakladığım bir şey değildi. Bir tetikleyici bulduğum için, Kawasegawa-san öyle şeyler anlattığı için, belki de endişelenilecek bir şey değildir.

Ama ben korkmuştum. Üç yıl boyunca uyanık bir rüyanın içindeyken, sanki gerçeklik aniden büyümeye başlamış gibi bir his yükseldi içimde. Daha önce, iş yerini aniden güzel bir rüya olarak görmem de dahil, endişem artıyordu.

Zaten, içinde bulunduğum bu gerçeklik bile çok kolay değişebileceği, eskiden 2018 dünyasına fırlatılmamla kanıtlanmıştı.

Üstelik korkunç olan şuydu ki, uçup geri döndüğümün anısı olmasına rağmen, o anı, neyle ve kim tarafından gidip döndüğümü, sanki sis perdesiyle kaplıymış gibi hatırlayamıyordum. Bu kadar işine geldiği gibi unutulacağını sanmadığım için, bir tür manipülasyona uğramış olmalıydım.

Yine öyle bir şey olmaz mıydı acaba?

"Bu anı, bunun bir önsezisi falan olmasın?"

Tatlı ve sıcak bir özlem, aniden korkutucu gelmesi, benim o tür deneyimlerim ve anılarımdan kaynaklanıyordu.

Bilgisayarın gücünü kapatıp, dolaba doğru yöneldim.

Yolumu her kaybettiğimde, iradem her zayıfladığında, dönüp baktığım kendi yol göstericilerim. Sürgülü kapıyı açtığımda, onlar hala sağlam bir şekilde duruyordu.

Sayısız yapışkan not yığını da, zamanla tamamlanmış olanlar artmıştı. Herkes kendi ayakları üzerinde durup, kendi yolunda yürümeye başladığı şimdi, kalan tamamlanmamış yapışkan notlar, sadece bir tane kalmıştı.

'Hep birlikte en iyi eseri yaratmak'

Kaçıncı kezdi acaba? Elime aldığım o yapışkan notun orijinal rengi solmuş, kalemle yazılan yazılar da hafifçe silikleşmeye başlamıştı.

Yazılan amacın kendisi de, zaman geçtikçe, gerçekleştirmek için neyin gerekli olduğu gibi pratik sorunlar görünür hale gelmiş ve bunun zor olduğu anlaşılmıştı.

Yine de ben pes etmeyeceğim.

Çünkü yakında değil mi? Hemen orada, gerçekleştirebileceğim bir ortam olmalı değil mi?

"Eksik olan sadece benim."

Eğer ben daha çok can havliyle çabalayıp yakalarsam, bu hedef bir rüya olarak kalmayacaktır.

Derin bir nefes alıp, yapışkan notu tekrar yapıştırıp, sürgülü kapıyı kapattım.

Henüz görülmemiş o eseri tamamlayıp, onu bu elimde tuttuğumda, bu uzun üretimim tamamlanacak diye düşündüm.

"Senpai! Buradayım, buraya gelin~!!"

Çevre hattı Tamatsukuri İstasyonu'ndan inip, turnikelerden geçer geçmez, Takenaka-san'ın neşeli sesi kulağıma ulaştı.

Bugün mezuniyet projesi çekim hazırlıkları için Osaka şehrinde mekan keşfine gelmiştik. Çoğu üyeyle Kishi İstasyonu'nda buluşup gelmiştik ama, sadece o önceden gelip mekana yerleştiği için, herkesi karşılama şeklinde olmuştu.

"Takenaka-san, yorgun olmalısın."

"Hayır hayır~! Siz senpailer de hepiniz yorgun olmalısınız!"

Derin bir reverans yapan ona, Nanako şaşkın bir yüzle, "Ama neden, ikinci sınıf Takenaka-chan mekan keşfine gelmiş?" diye sordu.

"Evet ya~, şimdi düşününce neden acaba?"

Shinoaki ile birlikte, akla gelmesi doğal olan bir soru sormuş gibiydi.

"Şey, şöyle ki~, açıkçası Takenaka boşta dururken, senpai'den mekan keşfi konusunu duyduğum için, ilerideki öğrenimim için diye düşünüp yardım etmeyi teklif ettim de ondan!!"

"Ciddi mi! Çok çalışkanmışsın be, Takenaka!"

Hikawa şaşırmış gibi söyleyince, Kawasegawa her zamanki alaycı bakışıyla, "Öyle deyip, Hashiba ile birlikte olmak istediği de var değil mi? Bu kız olduğu için."

"Hıh, Kawasegawa senpai hakikaten zekisiniz! Aslında o taraf %70, ders %30 falan!"

"Bari orayı ters çevirseydin, hakikaten..."

İç çekerek söyleyince, hemen yanında Nanako, "………………Öyle miymiş~" diye mırıldandı. Kawasegawa ile boy ölçüşebilecek alaycı bir bakışla beni delip geçti. Neden böyle, her topluca dışarı çıktığımızda iğnelenmek zorundayım!

'……Çoğunlukla ben suçluyumdur herhalde.'

Şikayet etmeye kalksam, Kawasegawa Eiko-san'dan mantıklı bir açıklama geleceği için, ben sadece sessizce katlanabildim.

"O zaman, şimdilik gidelim hadi. Kalabalık olursa belge fotoğrafları da çekemeyiz."

Kan'yuki tam zamanında seslenince, "Evet evet, gidelim~!" diye karşılık verdi Takenaka-san da. Biz de hedefe doğru gitmeye karar verdik.

Osaka şehri, tarih boyunca çeşitli olaylara ve savaşlara sahne olduğu için, her yerinde birçok tarihi kalıntı bulunuyor. Üstelik, antik çağdan orta çağa, oradan da modern çağa kadar her döneme ait olduğu için, belli bir ölçüde daraltma yapılmazsa hepsini tanıtmak mümkün değil.

"Geldik, burası."

İstasyon'dan birkaç dakikalık yürüme mesafesindeki bu tarihi yer de o ünlü yerlerden biri. Binaların sıralandığı şehir merkezinde, ormanla çevrili bir tapınak var ve içinde de heybetli bir savaşçı heykeli duruyor.

Tarih sevenler için çok ünlü, açıklamaya gerek bile olmayan bir yerdi.

Ama o konulara ilgi duymayanlar için elbette gizemli bir yerdi. "Burası ünlü bir yer mi? Ben pek bilmiyorum da..."

Nanako, buranın ne yeri olduğunu hiç anlamamış gibiydi.

Kan'yuki'nin bildiği belliydi. İç çekerek, "Toyotomi Hideyoshi ile Tokugawa Ieyasu'yu bilirsin herhalde?" diye sordu.

"Saçmalama, beni aptal yerine koyma, elbette bilirim. Benim memleketim hani, Ii ailesinin efendisinin olduğu yer!"

Nanako'nun memleketi Hikone, Tokugawa'nın vasalları arasında başı çeken, nesilden nesile geçen daimyō olan Ii ailesinin merkeziydi. Elbette kendi memleketini iyi biliyordu.

"Peki, Hideyoshi'nin oğlu ile Ieyasu'nun savaştığını biliyor musun?"

"Şey, aşağı yukarı..."

Gözlerini kaçırarak, kendinden emin olmayan bir şekilde cevap veren Nanako'ya Kan'yuki acı acı gülümsedi. "Osaka Kuşatması diye bir savaş vardı. Ve o sırada Toyotomi tarafının inşa ettiği ileri karakol da bu Sanada Maru'ydu."

"Vay canına, öyle miymiş?"

Anlamasa da etkilenmiş görünen Nanako'nun yanında, Takenaka-san gözleri parlayarak, "Sanada Nobushige, değil mi! Genellikle Yukimura daha ünlüdür ama, bu kalede Tokugawa'nın büyük ordusunu başarıyla püskürtmüştü~!" dedi.

"Vay, Takenaka-san tarih bilenlerden mi?"

"Evet, oldukça severim. Matsushiro'ya bile gitmişliğim var~."

"Vay be, bu gerçek bir uzman! O zaman roninlerden bahsedelim..."

Heyecanlanan Kan'yuki ile birlikte, Gotō Matabei'nin şöyle böyle olduğunu, Mōri Katsunaga'nın daha çok takdir edilmesi gerektiğini söylemeye başladı. Anlaşılan bir tarihçi kızdı.

"Meğer ne kadar ünlü bir yermiş~."

Kamerasını ayarlarken, Shinoaki de "hmm hmm" diye başını sallıyordu. Anlaşılan o da Nanako ile aynı düzeyde bilgiye sahipti.

"Ben elbette biliyorum! Sanada denince ninja ile de bağlantısı var çünkü!"

Hikawa tarihi oyunlarda falan da oynamıştı, normalde bilgisi olması muhtemeldi.

Yine de genel bilgiye bakılırsa, en fazla Sanada Yukimura adını duymuş olma seviyesinde olduğu kesindi.

Birkaç yıl geçseydi, dizi olarak ün kazanacaktı ama.

2009 yılı itibarıyla, bu kadar bir bilgi seviyesiyle bile elden bir şey gelmezdi belki de.

"Bugün bundan sonra nereyi gezmeyi planlıyoruz?"

Kawasewa sordu, ben de planlama çizelgesini açtım.

"Şey, bundan sonra Osaka Kalesi'ne gideceğiz, ardından Expo Park'a, öğleden sonra da körfez tarafına, sanayi bölgesinin..."

Sırayla, çekim programını açıkladım.

Zamanı ve yerleri söyledikçe, Kawasewa oradaki soru işaretlerini isabetli bir şekilde belirtiyordu. Böylece, benim farkındalığımda boşluk olan yerler güzelce doluyordu.

Hep böyle yapmıştık, değil mi?

Az çok değişiklikler olsa da, hep bu ekiple bir şeyler üretmiştik. Ve bir zaman sonra Kawasewa, doğal olarak bana destek olmaya başlamıştı. Onun sayesinde önceden engellenen birçok hata da vardı, zamanın kısıtlı olduğu zamanlarda ise bunu göz önünde bulundurarak planlar yapmıştık.

Sadece o değildi. Kan'yuki, Nanako ve Shinoaki'nin yeteneklerine güvenmiş, Hikawa'nın desteğini ve yolun yarısından sonra Saikawa'nın gücünü de çokça kullanmıştık.

Bu seferki eser, içeriği ve ölçeği çok daha küçük olsa da, bu formatta yapılan bir şey olarak, bir anlamda, anlamlı bir şey olabilirdi.

Son anı yaratımı, değil mi?

Böyle şeyler düşüneceğimi daha önce hiç sanmazdım ama.

Mezuniyet yaklaşınca, böyle şeyler de düşünülür hale geliyormuş diye, biraz hayranlığa yakın bir duygu hissediyordum.

"Hey, Hashiba."

Kawasewa'nın sesiyle, nefesi kesilir bir şekilde geri çağrıldım.

"Ah, üz, üzgünüm, biraz dalmıştım. Ne oldu?"

İç çekti ve

"Yine mi düşüncelere daldın? Son zamanlarda gerçekten çok oluyor ama, iyi misin sen?"

Anılara dalmıştım, dersem aksine onu endişelendirebileceğimi düşündüğüm için,

"Hiçbir şey yok, gerçekten."

Gülümseyerek karşılık verdim.

"Öyle mi? Yapabileceğim bir şeyse, yardım da ederim, o yüzden mutlaka söyle bana."

Gerçekten de minnettar olunacak bir durumdu.

Kawasewa'dan hiçbir şey saklamamaya karar vermiştim ama, konuşsam bile onu sadece sıkıntıya sokacak şeyleri, asgari düzeyde söylememeye çalışıyordum.

Şimdiki gibi, dertlendiğimden değil de, öylece gelen bir yalnızlık hissini tek tek rapor etsem, o da nasıl tepki vereceğini bilemezdi.

"Bak, Shinoaki'nin çekimi de yakında bitecek gibi."

"Evet, gitmeliyiz."

Eşyalarımızı alıp, Kawasewa ile birlikte yürümeye başladık.

Yazın en sıcak zamanıydı. Çekim ekipmanları ve belgelerle dolu ağır çantayı sırtlayıp yürüyünce, ter şelale gibi akıyordu.

Ama bu tür bir rahatsızlığa rağmen, hareket etmek iyi bir şeydi. Beden ve zihin bağlantılıydı. Bu temel şeyi, ben bu öğrencilik hayatımda öğrenmiştim.

Düşünmekten önce, üretmek.

Bu sayede, buraya kadar gelebilmiştim. Eminim, sadece öğrencilik hayatımda değil, diğer konularda da böyleydi.

Üretmek... mi?

Birden aklıma gelmişti.

O proje. O eseri yapabilseydim keşke.

Mystic Clockwork...

Şu an en çok ihtiyacım olan şey, yine de o eser olabilirdi.

Ama şu an için hala duvara çizilmiş bir pastadan ibaretti. Projenin kendisi yavaş yavaş ilerlese de, ondan sonra bir gelişme olmamıştı.

Sunum yapacak bir yer veya medya olmadığı için, o kadar da odaklanamazdım, ilerletemezdim de.

Tarif edilemez, belirsiz bir boşluk vardı. Ama ne olduğunu, şu anki halimle anlayamazdım.

Planlandığı gibi, mekan arayışı Osaka Kalesi'nden başlayıp şehri batıya doğru dolaşarak ilerledi ve Minami Limanı civarında şimdilik sona erdirilmesine karar verildi.

Bir şeyler not alırken, düşünceli Kan'yuki'ye seslendim.

"Ne dersin Kan'yuki, akışı ayarlayabildin mi?"

"Şey, sahne sahne bağlantıları kurdum ve genel hatlarıyla diyaloglar da ortaya çıktı, yani, bir şekilde hallederiz."

Kesin bir yanıt olmasa da, ilerleyebilecek gibiydi.

"Kyouya-kun, çekim ne zaman gibi olacak?"

Shinoaki'nin sorusuna, takvimi açtım.

"Temmuz gibi olur sanırım. Shinoaki ve Nanako'nun programına bağlı ama."

"Benim için sorun yok. Ama ikinci yarıda biraz yoğunlaşabilirim."

"Ben de, ikinci yarıda zorlanabilirim."

Programı yapım odaklı düzenlemek artık geçmişte kalmıştı. Şimdi artık onların programlarını ana alıp ayarlamalar yapmam gerekiyordu.

Senaryoya gelince, Kan'yuki'nin her şeyi yazabileceğine dair bir garanti yoktu, bu durumda, konuyu ve yazımı ayrı düşünmek daha iyi olabilirdi.

Böyle ayarlamaları, hep yapmıştık zaten.

İçimden gelmese de, benim rolüm için en iyisi buysa, yapmak zorundaydım.

"Pekala, bugünlük bu kadarla bitirelim mi? Elinize sağlık."

Dağılacağımızı söyledim ve hep birlikte tren istasyonuna doğru yürüdük. Daha önce, Sayuri-san'ın arabasına binip bu civarda bırakıldığımı hatırladım. Tren istasyonu hemen yakın olduğu için iyiydi ama, olmasaydı epey bir mesafe yürümemiz gerekirdi.

Böyle nostaljik anılara dalmışken,

"Senpai, yarın yarı zamanlı iş vardiyanız var, değil mi?"

Yavaşça, Takenaka-san sordu.

"Evet, öyle ama. Yakında bir iş olsa iyi olurdu."

Son zamanlarda proje durakladığı için, ikimizin de başka ekiplerin hata ayıklaması dışında, yapacak bir şeyi yoktu.

"Gerçekten de öyle! Bu yüzden Takenaka sürekli bu bedeniyle ne yapacağını bilemez halde, bu yüzden de Senpai'ye böyle yapışıp duruyor!"

"Yanlış anlaşılmaya yol açabilecek ifadeler kullanmayı bırak!"

Bedenini ne yapacağını bilememek gibi şeyler, Nanako veya Kawasewa duysa başımıza iş açabilirdi.

"Ama yine de, böyle devam ederse Takenaka-san'ın israfı olurdu."

Onun yetenekli olduğunu söylemeye gerek bile yoktu. Hem resim yapabilen hem de tasarım işleri yapabilen güçlü bir personel olmasına rağmen, şirket onun yeteneklerini tam olarak kullanamıyordu. Bekleme veya hata ayıklama işleri devam ediyor ve açıkça kaynak israfı oluyordu.

Bugün bile, bu yüzden canı sıkıldığı için, onu bir değişiklik olsun diye davet etmiştim. Görünüşe göre, havasını değiştirmişti.

"Yarın da bir gelişme olmazsa, Horii-san'la konuşalım mı?"

"Yapalım! Kesinlikle yapalım! Takenaka, yapabileceği bir şey olursa her şeyi yapar!"

"Sadece soracağız, daha fazlasını henüz bilmiyoruz."

Takenaka-san'ın sanki sorun çözülmüş gibi olan ses tonunu, şimdilik bastırdım.

Horii-san, son zamanlarda bize hiç konuşmaya gelmiyor, sürekli birileriyle telefonda konuşuyor veya toplantılara katılıyordu, çok meşgul görünüyordu.

Bizim ona konuşmaya başlamamız, biraz çekingen hissettiriyor.

Biraz öncesine kadar, bizimle konuşur, öğle yemeğine giderdi ama, o da kalmamıştı.

Yarın konuşma fırsatı olup olmayacağı, işte bu biraz kafamı kurcalıyordu.

Herkesle ayrılıp paylaşımlı eve döndüğümde saat 19'u geçmişti. Üniversite çevresine ulaşımı kötü olan Nankou'dan gelince, aktarmalarla kaçınılmaz olarak bu saat oluyordu.

Hazır gelmişken, yemeği de tren istasyonu önünde hafifçe halletmiştim.

"O zaman ben eve döneyim. İyi akşamlar."

Kan'yuki iş yerine değil, evine döndü. Shinoaki ve Nanako da bugün hafif bir iş yapıp dinleneceklerini söyleyerek "İyi geceler~" deyip odalarına döndüler.

Bana gelince, odaya döndükten sonra yapacak işlerim henüz kalmıştı.

Bugün Shinoaki'ye çektirdiğim keşif çekimi fotoğraflarını düzenlemek. Kan'yuki ve diğerlerinden duyduğum planlara dayalı program ayarlaması. Ekipman temini. Yapacak işler dağ gibi yığılmıştı.

Buna ek olarak, yavaş yavaş ilerlettiğim bir proje konusu da vardı. Bir gün hep birlikte yaparız hevesiyle ilerletiyordum ama bu şekilde motivasyonum düşmeye devam edecekse, bir kez olsun bir şekilde birilerine göstersem daha iyi olabilir.

"Yarın Horii-san'a mı göstersem acaba..."

Proje teklifini profesyonel bir gözle inceletip sonra üzerinde çalışmaya başlamak da iyi olabilir. O şekilde, ayarlama yaparken de körü körüne ilerlememiş olurum.

Azar azar da olsa somutlaştırayım. Böylece, bir nebze olsun şimdi olduğundan daha fazla kararsızlığım dağılabilir.

Dosyayı açıp klavyeye uzanmaya çalıştığım an,

"Aa... telefon çalıyor."

Cep telefonundan elektronik bir ses yankılandı ve ekranda bir isim belirdi.

Tam da şimdi adını andığım Horii-san'dı.

"Ne kadar da nadir, cep telefonumdan arıyor olması."

Şirkette sık sık yüz yüze gelmemiz de vardı ama telefonla aranmam nadir bir şeydi.

"Horii-san, tam da iyi oldu. Konuşacaktım ki—"

Arama tuşuna basıp konuşmaya çalıştığım sırada,

"Hashiba-kun? Ah neyse ki bağlandı. Biraz acil bir konuşmam var."

Telaşlı bir ses tonuyla Horii-san tarafından sözüm kesildi.

"Eh... Ne oldu ki?"

Ses tonu son derece ciddiydi, açıkça her zamankinden farklıydı.

Ne anlama geliyordu bu? Projeyi düşünen beynim zorla mod değiştirdi ve huzursuz bir havayla doldu.

"Henüz teyit aşamasında olan çok şey var ve her şeyden önemlisi iyi bir haber değil, bu yüzden kesinlikle kimseye söylememeni rica ediyorum. Tamam mı?"

"E-evet."

Böylesine gergin bir şekilde konuşan Horii-san'ı ilk kez görüyordum.

Telefonun diğer ucundan derin bir nefes alma sesi duyulduktan sonra,

"Mahei-kun... kayboldu."

Horii-san, şaşırtıcı bir şey söyledi.

"Ma-Mahei-san mı...?"

"Bir bilgin, bir fikrin yok, değil mi?"

Kısa bir süre önce onunla konuşmuştum ama orada öğrendiğim özel bir bilgi falan yoktu.

Bu yüzden öyle söyleyince,

"Anladım... Tamam."

Horii-san böyle deyip,

"Detayları yarın anlatmak istediğim için, her zamankinden daha erken gelmeni istiyorum."

Her zamankinden daha erken bir işe başlama saati verip, başka kişilere de haber vermesi gerektiğini söyleyerek telefon kapandı.

"Tıııt, tıııt" diye ses çıkaran cep telefonuna bakıp istemsizce mırıldandım.

"Ne anlama... geliyordu bu?"

Mahei-san ortadan kaybolmuştu.

Eğer bir suç olayı söz konusu olsaydı bana söylemezlerdi diye düşünüyorum, yani hayati bir kriz durumu değildir herhalde ama Horii-san'ın telaşlı halini gördüğüm kadarıyla sakin bir mesele de değildi.

Gerçekten de, üst yönetimle olan sürtüşmeleri bir şeye mi yol açmıştı acaba? Şimdi düşününce, kafede konuştuğumuzda da hali garipti.

Neden o anda benimle konuşmuştu? Hobi konularını bu kadar ciddi bir şekilde konuşması garipti ve son söylediği o sözler de...

'Bundan sonra ne olursa olsun, oyunları... sevmeni istiyorum.'

Eğer bu onun kayboluşunu işaret ediyorsa, çok üzücü.

"Ne oldu sana... Mahei-san?"

Bir sürü yapmaya çalıştığım şey bir anda uçup gitti. Son görüştüğümüzde ne konuşmuştuk, ne düşünüyordu?

Ayrılırken çok hüzünlü bir yüz ifadesi vardı ve uzaklaşan sırtından gözlerimi alamamıştım.

Şimdi düşününce, işte bu bir önseziydi belki de.

İlerlettiğim proje ne olacak? Mahei-san'ın durumu ne olacak? Ve ben ve Takenaka-san bundan sonra nasıl olacağız?

Beni çevreleyen ortam, bu tek bir telefonla büyük ölçüde değişti.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.