Akşam yemeğinden bir süre sonra Fran canavar leşlerini parçalamaya geri döndü. Yarın devam etmesini söylesem de işin mantığını kavramış gibiydi ve halinden gayet memnun görünüyordu. Aslında yaptığı işin bir otopsiden farkı yoktu ve bundan zevk alması bana biraz çılgınca gelmişti; ama tehlikeli canavarlarla dolu bir dünyada yaşayan çocuklar için bu belki de normal bir hobiydi.
Kendini fazla yorma.
“Yormam.”
Fran’ın üzerinde çalışması için boyut cebinden bir canavar leşi çıkardım. Paylaşılan becerilerimizi kullanmaya iyice alışmıştı. Temizlik büyüsüyle etrafa yayılan kokuyu gideriyor, arada bir kullandığı su büyüsüyle de parçalama bıçağını güzelce yıkıyordu.
Ben de kendi payıma düşen bir leşi parçalamaya başlamalıydım. Fran bu konuda ne kadar mahir olsa da bazı leşlerin üstesinden gelmesi imkansızdı. Her şey doğru ekipmana sahip olmakla ilgiliydi. Mesela önümde duran gaddar kılıç dişliyi ele alalım: On metrelik devasa gövdesi bir yana, kürkü ve derisi o kadar sertti ki delip geçmek neredeyse imkansızdı. Fran tüm gücünü kullansa bile küçük bıçağının ucunu ancak bir parmak içeri sokabiliyordu. İşte bu noktada devreye girmem gerekiyordu.
Yalnız cidden devasa bir şeydi bu. Parçala parçala bitmek bilmiyordu. Yine de Fran’ın karnını doyurması gerektiği ve kılıç dişlinin etini kullanabileceğimiz için işe asıldım. Dünyada bir etoburun eti, insanı kendinden soğutacak kadar ağır kokardı. Fakat burada kurallar biraz farklı işliyordu; aşçılık becerimi en üst seviyeye çıkardığım için bir malzemenin yenmeye uygun olup olmadığını şıp diye anlayabiliyordum. Görünen o ki canavar etlerinden enfes lezzetler yaratılabiliyordu.
Gaddar kılıç dişli de yemek yapmaya uygun canavarlardan biriydi. Sert kısımlarını ayıklamam gerekecekti ama buna rağmen bu dev kediden muazzam miktarda yenilebilir et çıkıyordu.
Parçalama işi aynı zamanda elde edilen malzemelerin değerini ölçme yeteneği de kazandırmıştı bana. Bu dünyada becerilerin ne kadar güçlü olduğuna hayret etmemek elde değildi. Birkaçını kuşanır kuşanmaz anında bir harika çocuk olup çıkıyordun. Parçalama becerisi sayesinde kılıç dişlinin kürkü ve kemiklerinin ekipman yapımında kullanılabileceğini anladım. Özellikle dişleri ve yelesi çok kıymetliydi.
Hasarı en aza indirmek için bu bölgeleri incelikle temizledim. Fran’ı büyütmek para gerektirecekti ve bu ganimet bizim altın biletimizdi. Çok dikkatli olmalıydım.
Bıçağımla hassas hareketler yapmaya artık alışıyordum; bozkırlardayken buna pek ihtiyacım olmamıştı. Deriyi etten milimetrik bir hassasiyetle ayırabilmeme kendim bile şaşırdım. Yaklaşık bir saat sürdü ama sonunda bitmişti. Hâlâ kendi leşiyle uğraşan Fran’a baktım. Alnından terler süzülürken canla başla çalışıyordu.
Fran, yorulduysan yarın devam edebilirsin.
“Az kaldı.”
Pekala.
Eğer devam etmek istiyorsa onu durduracak değildim. Hâlâ ona akşam yemeği hazırlamam gerekiyordu. Köle tüccarından tencere, tava, kesme tahtası ve kase gibi çeşitli mutfak eşyaları almıştık. Bunlarla ne pişirebileceğimi düşünürken hepsini önüme dizdim.
Elimizde çeşni olarak tuz, karabiber ve çakma miso vardı. Bu çakma miso, suibriğine benzeyen bir bitkinin sindirim sıvılarından elde ediliyordu. Pişirildiği sürece baharat olarak kullanılmasında bir sakınca yoktu. Tadı miso ile soya sosu karışımına benziyordu ama daha az tuzluydu. Ne muazzam bir dünyada yaşıyorum böyle. Ayrıca arabadan aldığımız un ve yol boyunca topladığımız yabani otları da kullanabilirdim.
Dünden kalan biraz ezici yaban domuzu ve kaya bizonu etimiz de vardı. Onlarla bir şeyler yapabilir miydik? Fran’ın o minicik gövdesine rağmen devasa bir iştahı vardı, bu yüzden bunların yeteceğinden şüpheliydim. Yine de onları kuşbaşı mı doğrasaydım?
Hayır, az önce ayıkladığım kılıç dişli etini kullanmalıydım. Domuz etine benzeyen ezici yaban domuzunu, sığır etini andıran kaya bizonunu ve sulu kılıç dişli bifteğini karıştırıp nefis bir burger yapacaktım.
Üç çeşit eti kıyma haline getirip karışıma tuz ve karabiber ekledim. Ardından içine frenk soğanına benzeyen bir bitkiyi doğrayıp kattım. Telekinezi kullanarak karışımı iyice yoğurdum ve köfte şekli verdim. Etin kendisi zaten güzeldi; üçlü et karışımı kesinlikle üç kat daha lezzetli olmalıydı.
Köfteleri kaya bizonunun gömlek yağına sardım ve toprak büyüsü ile ateş büyüsünden yaptığım derme çatma ocakta tavayı ısıttım. Biraz fazla mı büyüktü? Fran’ın bunu dert edeceğini sanmıyordum; görünce ağzının suyu akacaktı. Pişirme yağı olarak ezici yaban domuzu iç yağı kullandım. Tavayı kızdırmak için ateşi harladım, sonra da yanmasın diye kıstım.
Güzel görünüyor.
Dev köfteyi tabağa aldım ve sosu yapmaya koyuldum. Etin suyuna çakma miso, çilek ve ezilmiş üzüm ekleyerek hafif ekşimsi bir sos hazırladım.
Bu haliyle bile harikaydı ama akşam yemeği olduğu için biraz hafifletmek istedim. Kalan unu alıp ince bir krep yaptım. Üzerine biraz ot serpiştirdim ve tortilla hamburgerim (bir nevi) hazırdı.
Fra—
“Buradayım!”
Vay canına, amma da hevesliymiş. Daha "sipariş hazır" bile diyemeden Fran çoktan arkamda bitivermişti.
Gözlerini tortilla hamburgerden ayıramıyordu, büyülenmiş gibiydi.
Ellerini yı—
“Bitti!”
Sanki kanıtlamak ister gibi ellerini havaya kaldırdı. Resmen pusuya yatmış bunu bekliyordu.
Akşam yemeği hazır.
“Yemek için teşekkürler.”
Fran burgerden devasa ısırıklar aldı ve hepsini mideye indirmesi çok sürmedi. Maşallah, sağlıklı bir iştahı vardı. Onun için yemek pişirmekten mutluydum ama görünüşe göre iştahını hafife almıştım.
Beklenti dolu gözlerle bana baktı. “Bir tane daha?”
Eee, bekle biraz...
İkinciyi isteyeceğini tahmin etmemiştim. Neyse.
Bu sefer gaddar kılıç dişliden bir biftek hazırladım. Onun yemeğinden zevk aldığını görmek o kadar keyifliydi ki sanki ben de doymuş gibi hissediyordum. İlk tanıştığımızda köle olarak yaşadığı hayat yüzünden çıtını bile çıkarmıyordu ama şimdi kabuğundan çıkıyor, yeniden yemek isteyecek kadar bencil davranabiliyordu. Kendi kararlarını verme iradesini tekrar kazanıyordu. Şimdi ikinci tabağı isteyebiliyordu ve eminim demin parçalama işine devam etmek istemesi de aynı şeydi. Bu beni o kadar mutlu etmişti ki kampın etrafında fırıl fırıl dönebilirdim.
Bencilliği bir erdem olarak göreceğim günün geleceği hiç aklıma gelmezdi.
Fran’ın filizlenen güveninin muhatabı olma onuruna erişmiştim. Onu asla yüzüstü bırakmayacağıma yemin ettim.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.