Bir yerlerde bir bülbül feryat figan ötüyordu. Baykuşlar buralarda uğursuz kabul edilip saray avlusunda barındırılmadığı için bu kuşcağız buralarda böyle tasasızca şakıyabiliyordu. Uren Niangniang baykuşlardan ölesiye nefret ederdi; onları serbest bıraksanız bile orada hayatta kalamazlardı. Jusetsu kafesli pencereyi açtı. Her zamanki gibi saçaklardaki fenerler yakılmamıştı, bu yüzden sarayının dışı zifiri karanlığa gömülmüştü. Ilık bahar havası teninde süzülürken, sanki geceyle birleşip tek bir beden oluyormuş gibi hissetti.
Geceyi hazırlayan Jiujiu, "Haşmetmeapları bu gece gelecekler mi?" diye sordu.
"Umarım gelmez."
Koshun ne zaman gelse hep habersiz gelirdi. Önceden haber vermek gibi bir adeti yoktu. Onunla uğraşmak tam bir baş belası olduğundan, Jusetsu için uzak durması çok daha hayırlıydı.
"Neden yine böyle soğuk davranıyorsunuz? Pencereyi açmış, sabırsızlıkla yolunu gözleyen sizsiniz halbuki."
Jusetsu bir an sessiz kaldı, ardından pencereyi kapattı. Jiujiu meseleyi tamamen yanlış anlamış, Koshun'un sarayı Jusetsu'nun gönlünü hoş etmek için ziyaret ettiğini sanma gafletine düşmüştü.
"İlahi Jiujiu. Ben Ran Eşi unvanını taşıyorum. Onunla geceyi paylaşmak benim asla sunmayacağım bir hizmettir."
"Anlıyorum efendim. Ama yine de..."
Yine de pek anlamış gibi görünmüyordu. Jusetsu onu başından savdı ve kafesli pencereyi yeniden açtı. Pencere pervazına tüneyip gece rüzgarının üzerine esmesine izin verdi.
Buralarda geceleri dışarı çıkmak pek hoş karşılanmazdı. Bu yüzden güneş battığında şehir kapıları kapanır ve insanlar şehrin kendi bölgelerine hapsedilirdi. Bunun sebebi, gece devriyesi gezen tanrı Yeyoushen'in hava karardıktan sonra ortaya çıktığına inanılmasıydı. Anne babaların çocuklarını, "Çabuk eve gelmezsen Yeyoushen seni alıp götürecek!" diye uyararak eve sokmaları sıradan bir durumdu.
İmparatorluk mülkünde de durum farklı değildi. İrili ufaklı yüzü aşkın kapının hepsi kapatılır, giriş çıkışlar yasaklanırdı. Ancak her kuralın bir istisnası vardı. Özellikle saray avlusu ve genelevler bu kurallardan muaftı. İnsanlar ayrıca geceleri ıssızlaşan sokaklardan yararlanarak bu saatlerde gizli buluşmalar gerçekleştirir, tekinsiz işler çevirirlerdi.
Jusetsu karanlığa doğru gözlerini dikerek, "Yeyoushen tarafından alıp götürülmek..." diye fısıldadı.
Derken Jusetsu uzaklarda küçük bir ışık fark etti ve pencerenin kenarından aşağı indi.
İmparator besbelli uslanmamıştı, yine geliyordu.
Jusetsu kafesi kapattı, debelenen Shinshin'in yanından geçip kapalı kapılara baktı. Birkaç dakika sonra Koshun ve Eisei saraya varınca kapılar açıldı. Eisei elindeki şamdanı üfleyerek söndürdü.
Jusetsu perdelerin arasından süzülerek çıktı, Koshun ise hiç davet beklemeden doğrudan bir sandalyeye kuruldu.
Jusetsu ters bir tonda, "Bugün ne istiyorsun?" diye sordu.
"Belli bir amaçla geldiğim tek an, seni ilk ziyarete geldiğim zamandı."
Bugün savunmada değil, taarruzdaydı.
"O halde bir an önce gitmeni tavsiye ederim."
"Geçen gün sana verdiğim sipaotang nasıldı?"
"Jiujiu'ya verdim."
"Öyle mi? Peki ya buna ne diyeceksin?"
Koshun göğüs cebinden mendile sarılı bir eşya çıkarıp masanın üzerine koydu. Ondan etrafa hafif, tatlı bir koku yayılıyordu. Jusetsu, Koshun'un karşısına oturdu ve mendili açtı. İçinden bir kat daha kağıt sargı çıktı. Onu da sıyırdığında içindeki fuliubing tatlısını gördü. Bu, unun yoğrulup fırınlanması ve ardından üzerine beyaz bal gezdirilmesiyle yapılan bir tatlıydı.
"Bana sadece yiyecek ikram ederek gönlümü hoş tutabileceğini sanıyorsun, değil mi?"
"İstemediğini mi söylemeye çalışıyorsun?"
"İstemeseydim seni çoktan kap dışarı ederdim."
"Bu kadar çok sevmene sevindim."
"O kadar da değil."
Koshun konuşmayı kendi istediği yöne çekerek, "Bugün buraya gelmemin asıl sebebi tamamen boş değildi aslında," diye devam etti.
Jusetsu içinden, madem bir şeye ihtiyacın var, bunu en başından söylesene, diye geçirdi.
"Saray avlusunda bir hayalet belirip duruyormuş."
Jusetsu kaşlarını çattı. "Böyle şeyleri duymaktan gına geldi artık. Bu kez neymiş?"
"Seni şimdiden çok yorduğumu biliyorum ama sadece beni dinle. Bu hayalet her zaman orada olmuyor. Eno Sarayı'nın güneyindeki söğüt ağacını bilirsin. Çiçekleri açtığında, hayalet gece yarısı ağacın altında beliriyor. Ama çiçekler döküldüğünde o da kayboluyor."
"Yoksa... bir söğüt çiçeği ruhu mu?"
Koshun biraz duraksayıp Jusetsu'ya bakarak, "Hayır," dedi. "Gümüş saçlı olduğunu söylüyorlar."
Jusetsu, Koshun'un bakışlarıyla karşılaştı; imparator daha fazlasını söylemedi. Bu, hayaletin muhtemelen Ran ailesinden biri olduğu anlamına geliyordu.
Jusetsu, "...Bunun aslı astarı olmayan aptalca bir söylenti olduğunu düşünüyorum," dedi.
"Ben de kendi gözlerimle görmedim ama Ran hanedanlığından imparator ve ailesinin Alev İmparatoru'nun yatak odasında belirdiğine dair söylentiler meğer gerçekten doğruymuş."
"Olamaz."
"Görünüşe göre onları defeden bir önceki Ran Eşiymiş."
"...Bunu ilk defa duyuyorum."
Reijo ona bundan hiç bahsetmemişti. Alev İmparatoru öldüğünde Jusetsu henüz doğmamıştı bile. Belki de yaşlı kadın bu hikayeyi anlatmaya değer bulmamıştı.
"Eğer söğüt ağacının altındaki hayalet Ran ailesinden biriyse, o zaman Alev İmparatoru'nun karşısına çıkanlardan farklı olmalı. Kendilerini öldüren kişinin peşine düşmek yerine neden bir ağacın altında belirip dursunlar ki?"
Jusetsu bir an sessizce düşündü. "Erkek mi kadın mı?"
Koshun, "Emin değilim," dedi. "Hayaletin uzun, salık gümüş saçları olduğunu ve kırmızı bir cübbe giydiğini duydum ama kimse onu daha net göremedi. Ne düşünüyorsun?"
"Acaba Ran Hyogetsu olabilir mi diye düşünüyordum." Jusetsu'nun karşısına çıkıp onu isteğini kabul etmesi için tehdit etmeye çalışan hayalet oydu. Adamın ne istediğini hala bilmiyordu. "Onun hakkında yeni bir şey bulabildin mi?" diye devam etti.
Jusetsu daha önce Koshun'dan bu konuyu araştırmasını istemişti. İmparator onaylayarak başını salladı.
"İmparatorun en küçük çocuğuydu ama iktidardan çok uzak olduğu için hakkında pek bir şey kaydedilmemiş. Ancak kendisini şaman olarak tanıtan bu sıra dışı adam hakkında sayısız hikaye var; örneğin imparariçenin kendisine yaptığı bir laneti nasıl bozduğu gibi. Hatta bir keresinde, saray avlusundaki bir havuzda küstah bir haremağasını balığa çevirmiş. Prenseslerden biri için kayıp bir eşyayı da bulmuş; ayrıca imparatorluk ailesinin en yakışıklı üyelerinden biri, hatta belki de birincisi olduğu söyleniyormuş."
Adam resmi tarihten ziyade tuhaf efsaneler dünyasında daha çok iz bırakmış gibi görünüyordu.
"Ayrıca ona el veren şamanın, onu varis olarak evlat edinmeyi planladığını ya da çoktan evlat edindiğini söylüyorlar. Bunun nedenini ise pek bilmiyorum."
"Evlat edinmek..."
Başka bir deyişle, imparatorluk ailesinden çıkarılacaktı ya da çıkarılmıştı. Şaman olmak genellikle kişisel yeteneklere bağlı olduğundan, ailenin sosyal konumunun bir önemi olmazdı. Durum böyleyken, bir şamanın adını başkasına devretmesi için hiçbir neden yoktu. Öyleyse bu şaman neden onu evlat edinmek istemişti?
"Bu hayaletlerin söğüt ağacı çiçek açtığında ortaya çıktığını söylemiştin, değil mi?"
Yılın tam da bu zamanına denk geliyordu. Jusetsu içinden, bu kadar laklak yeter, gidip kendi gözlerimizle görsek iyi olacak, diye düşündü. Karşılarındaki Hyogetsu olmasa bile, orada bir hayalet varsa onu yine de huzura kavuşturması gerekiyordu.
Jusetsu ayağa kalktı. "Beni oraya götür," diye emretti.
Koshun, "Pekala," diye yanıtladı. İmparator boş bir bakışla, tek bir şikayette bile bulunmadan yola koyuldu ve kapıya yöneldi.
Eisei ise Koshun adına bin dereden su getirmek istiyormuş gibi görünüyordu. Şamdanını yakıp Koshun ve Jusetsu'yu gecenin karanlığına çıkardı. O akşam gökyüzünde ay vardı, bu yüzden gözleri karanlığa alışınca etrafları soluk bir çivit mavisine büründü.
Koshun, "Ay parlak olduğunda Yeyoushen'in ortalıkta dolaşamadığını duymuştum. Doğru mu?" diye sordu.
"Doğru. Parlak ışıklardan nefret eder."
"Genelevlerin ve saray avlusunun bu kadar parlak ışıklarla donatılmasının sebebi bu mu?"
Koshun uzaktaki komşu saraya doğru baktı. Koridorların ve saray binasının saçaklarından sarkan sayısız fener göz kamaştırıcı bir ışık süzülen bir manzara sunuyordu. Burası, her zaman karanlığa gömülmüş olan Yamei Sarayı ile tam bir tezat oluşturuyordu.
Jusetsu, "Genelevler hakkında hiçbir şey bildiğini sanmıyorum," dedi.
"Hikayeler duydum."
Jusetsu ona, "Dışarıdan parlaktırlar," diye açıkladı. "Ama içeride neredeyse hiç ışık olmaz."
"Kazara yangın çıkmasını önlemek için mi?"
"Fahişelerin yüzleri net görünmesin diye. O tuhaf, kalın makyajları ve kırışıklıkları parlak ışıkta gizlenemez."
Koshun, "Şaşırdım," dedi ancak Jusetsu onun hayran mı kaldığını yoksa tiksindi mi olduğunu anlayamadı. "İnsan her gün yeni bir şey öğreniyor."
"Ayrıca Yeyoushen bazen bir erkek kılığına girer. Senin haremağalarının arasında pusuda bekleyip beklemediğini asla bilemezsin. Dikkatli ol."
"Gerçekten mi? O halde çok dikkatli olacağım."
Ciddi mi olduğunu yoksa sadece onun tavsiyesini geçiştirdiğini mi kestiremeyen Jusetsu kaşlarını çattı.
"Şaka yapmıyorum, bilesin."
"Şaka yaptığını düşünmemiştim zaten."
Ona sinir bozucu olduğunu söylemek istiyor gibiydi ama yüz ifadesi ve ses tonu hiç değişmediğinden bundan emin olmak zordu. Jusetsu içten içe öfkelenerek, bu adamı okumak gerçekten imkansız, diye düşündü.
Koshun dürüstçe, "İnsanları asla şaka olsun diye korkutmazsın, karşı tarafa faydası olmayacak hiçbir şeyi de söylemezsin. Sözlerinin güvenilir olduğuna inanıyorum," diye yanıt verdi.
Bu cevap Jusetsu'yu tuhaf hissettirdi. Koshun ona adıyla hitap ettiğinde hissettiği o aynı duygu yine içine doğmuştu.
Jusetsu sustu, Koshun da onunla birlikte sessizliğe gömüldü. Bu çıt çıkarmayan karanlıkta yürüyerek Eno Sarayı’na ulaştılar, ardından daha da kuzeye saptılar. Kırmızı gül çalılıklarından etrafa hoş bir koku yayılıyordu. Koshun belindeki bıçağı çekip dallardan birini kesti. Bıçağın ucuyla dalın dikenlerini temizledikten sonra, tek kelime etmeden çiçeği Jusetsu’ya uzattı. Kokunun cazibesine kapılan Jusetsu, gülü onun elinden aldı.
Koshun, genç kız çiçeği koklarken, "Yamei Sarayı’nın yakınlarında çiçek yetişmediği doğru mu?" diye sordu.
"Doğru," diye yanıtladı Jusetsu.
"Neden peki?"
"Uren Niangniang çiçeklerden nefret eder çünkü." Jusetsu bu soruya neden bu kadar kolay cevap verdiğini kendi de bilmiyordu. İmparatorun karşısındayken her zamanki mesafeli halinden eser kalmıyordu. "Uren Niangniang’ın sevdiği tek çiçek, benim yaratabildiğim şakayıktır."
Koshun meraklı bir tavırla, "Yamei Sarayı’nın eskiden Uren Niangniang’a adanmış bir tapınak olduğunu duymuştum," dedi. "Hâlâ ona tapınmak için kullanılıyor mu?"
Çok fazla konuştum, diye düşündü Jusetsu ve sessizliğe büründü. Çiçeği fırlatıp atmaya yeltendi ama tereddüt edip kuşağına sıkıştırmakla yetindi.
Eisei adımlarını durdurarak, "Efendim," dedi. "Bu taraftan."
Kırmızı gül çalılığı bitmiş, ileride birkaç ağaç belirmeye başlamıştı. Burası bir şeftali bahçesine benziyordu. Yürümeye devam ettiklerinde, şeftali ağaçlarının hemen önünde duran bir salkım söğüt gördüler. Dallardan sarkan yumuşak kedicikleriyle yeni yeni çiçek açıyordu. Tepeden vuran ay ışığının altında adeta parıldıyor gibiydiler.
Jusetsu hafifçe içini çekti. Salkım söğüdün çiçekleri arasında bir insan silüeti seçiliyordu; gümüş rengi saç telleri gece rüzgarında dalgalanıyor, ışıldıyordu. Ay ışığı, üzerine parlak pullar serpilmiş gibi duran bu gümüş figürü aydınlatıyordu.
Bu, açık, gümüş saçları omuzlarından aşağı dökülen bir kadındı. Yere eğdiği yüzünde hüzünlü bir ifade olsa da güzelliği ilk bakışta anlaşılıyordu. Kırmızı bir şanqun ve kırmızı bir etek giymişti... Daha doğrusu, giysisi sonradan kırmızıya boyanmıştı. Kumaşı bu renge bulayan şey kandı. Yakından bakınca, narin boynunda derin bir kesik olduğu ve oradan oluk oluk kan aktığı görülüyordu.
Eisei çığlığını bastırmak için elini hemen ağzına kapattı. Jusetsu, Eisei’ın bu tarz şeylere karşı ne kadar hassas olduğunu ilk kez fark etmiyordu. Koshun ise tam aksine son derece soğukkanlıydı.
Jusetsu hayaleti tepeden tırnağa dikkatle inceledi. Dağınık gümüş saçlarını, boynundaki derin yarayı ve üzerindeki giysilerin ne kadar kaliteli olduğunu süzdü. Şanqunu, üzerinde anka kuşu işlemeleri olan ipek saten kumaştan dikilmişti. Altındaki eteğin üzerinde ise dalga desenleri vardı. Belinden sarkan şalı bile yedi farklı renge boyanmıştı ve kuşağından pırıl pırıl parlatılmış değerli taşlar sallanıyordu.
Bahçede rüzgar esmiyordu ama söğüdün çiçekleri her şeye rağmen dalgalanmaya devam ediyordu. O anda hayaletin görüntüsü bir duman gibi dağılıp yok oldu.
Koshun, "Demek bir kadındı," dedi.
Jusetsu başıyla onayladı. Hyogetsu değildi.
"Gümüş saçlarından dolayı Ran ailesinden biri olduğunu biliyorduk... Ama bu bir prenstese benziyor."
"Üzerinde anka kuşu işlemeli elbise vardı."
Anka kuşu işlemeli elbise, o kadının bir prenses olduğunu gösterirdi.
Jusetsu, "Kim olduğu hakkında bir fikrin var mı?" diye sordu.
Koshun düşünceli bir şekilde çenesini sıvazladı. "O dönemde hayatta olan üç prenses vardı diye hatırlıyorum ama konuyu daha derinlemesine araştırmadan kesin bir şey söyleyemem. Büyük babamın emriyle askerler iç saraya daldığında, oradaki bazı kadınların esir düşüp aşağılanmaktansa canlarına kıymayı seçtiklerini duymuştum."
Yani bu hayalet, boynunu gerçekten de kendi elleriyle mi kesmişti?
Koshun, "O hayaletin belinde oniks bir taş asılıydı, değil mi?" dedi. "Gyoko Sarayı’nın hazine odasında buna benzer bir şey görmüştüm."
"Hazine odası mı?"
"Değerli eşyalarımızın saklandığı yer. Ran ailesinden kalanlar da dahil."
Jusetsu, elinde olmadan küçümseyici bir ses tonuyla, "Cesetlerinden zorla sökülüp alınan süs eşyaları da dahil mi?" diye sordu.
Koshun sessiz kaldı. Bunu yapan kendisi değildi, bu yüzden onu suçlamanın bir anlamı yoktu.
Jusetsu bakışlarını söğüt ağacına çevirdi. "Eğer oraya bakarsak, bu hayaletin kim olduğunu öğrenebilir miyiz?"
"Elimizde bir sunu kayıt defteri var. Her bir eşyanın ilk sahibinin kim olduğu orada yazar."
"Güzel. O halde o defteri bana göster."
"...Gerçekten mi? Sana göstermemi mi istiyorsun?"
"Hazine odasına gidelim. En etkili yol bu olur."
Koshun’un devlet işleriyle ilgilenmesi gerekiyordu. Yeniden vakit bulabildiğinde söğüt ağacının çiçekleri çoktan dökülmüş ve hayalet de o mevsimlik kaybolmuş olabilirdi. Bu durumda, ruhu huzura kavuşturmak için bir sonraki yılı beklemek zorunda kalacaklardı.
"Bu... Zor bir istek. Kurallara göre oraya sadece ben ve hazine odasından sorumlu memur olan Ui girebilir."
Jusetsu, "Kimseye söylemezsek kim bilecek ki?" diye karşılık verdi.
Koshun şaşkınlıktan ağzı açık bir şekilde sessizliğe gömüldü.
Eisei ona dik dik bakarak, "Az önce ne dediniz siz?" diye çıkıştı.
Koshun kollarını göğsünde kavuşturup kendi kendine mırıldandı: "Yasa dışı olarak... Gece Kraliçesi’nin yetkileri tam olarak ne kadardı acaba...?"
Eisei, Jusetsu’ya doğru eğilip kısık bir sesle fısıldadı: "Gece Kraliçesi, lütfen efendimizi böyle mantıksız talepleri kabul etmeye zorlamayın. Kendisi o kadar dürüst biridir ki bu durum sadece başını ağrıtır. Hele ki onu kuralları çiğnemeye teşvik etmeniz..."
Jusetsu, Eisei’ın itirazlarını kulak ardı edip söğüt ağacına bakmayı sürdürdü. Bu hayalet neden böyle bir yerde dolanıp duruyordu ki?
Koshun, "Pekala. Nasıl istiyorsan öyle olsun," dedi.
Jusetsu başını çevirip ona baktı.
"Şafaktan önce seni gelip alacaklar. Benim katılmam gereken bir divan toplantısı var ama anahtarı sana vereceğim, istediğin gibi araştırabilirsin." Koshun bir an duraksayıp Jusetsu’nın yüzüne dikkatle baktı. "İnsanlar Gece Kraliçesi’nin istese her şeye sahip olabileceğini söylüyor; bu yüzden hazine odasındaki birkaç değerli eşyanın seni pek etkileyeceğini sanmam."
Görünen o ki Onkei, duyduklarını Koshun’a kelimesi kelimesine rapor etmişti. Jusetsu cevap vermedi, sadece gözlerini Koshun’a dikti. İkisi bir süre derin bir sessizlik içinde birbirlerine baktılar.
Koshun sonunda konuyu değiştirerek, "Ama neden sadece söğüt çiçeklerinin altında ortaya çıkıyor?" diye sordu. Jusetsu da bu konu değişikliğinden memnun kalmıştı.
"Çiçek ruhlarının yardımı olmadan ortaya çıkamaz. Ancak hayattayken o söğüt ağacıyla arasında güçlü bir bağ olup olmadığını bilmiyorum," dedi Jusetsu.
"Anlıyorum. Her hayaletin kendine has bir hikayesi vardır."
İçindeki huzursuzluğa rağmen dilini tutmak için canını dişine takan Eisei araya girdi: "Efendim, hazır fırsat bulmuşken, Gece Kraliçesi’ne şu konuştuğumuz mesele hakkında danışsanız olmaz mı?"
Jusetsu, bir imparatora bir de hadıma bakarak sordu: "Danışmak mı? Ne meselesi?"
Eisei devam etti: "Bu gece onunla bu konuyu konuşacağınızı sanıyordum efendim."
"Sei, yeter."
"Ama efendim, bu gidişle sağlığınız..."
Koshun, sessiz ama son derece kesin bir ses tonuyla, "Yeter dedim," diye kesti. Daha fazla itiraz kabul etmeyeceği açıkça ortadaydı.
Hadım, imparatorun emrine boyun eğerek, "Affedin efendim," dedi.
Jusetsu, "Konu ne ki?" diye sordu ama Eisei çoktan susmuştu ve cevap vermeye niyeti yoktu.
Bunun üzerine bakışlarını Koshun’a çevirdi. "Siz de mi bir hayalet gördünüz?"
Koshun şaşkınlıkla tek kaşını kaldırdı ama konuşmadı.
"Haklıyım, değil mi...?"
"Bu konuda bir şey yapmanı istiyor falan değilim." Koshun yüzünü başka tarafa çevirdi ama Jusetsu onun profilini incelemeye devam etti.
"Annenizin hayaleti mi? Yoksa bir arkadaşınızın mı?"
Eğer Jusetsu’dan bir şey yapmasını istemiyorsa, bu iki seçenekten biri olmalıydı; görünüşe göre tahmini doğru çıkmıştı. Koshun’un sessiz kalması, Jusetsu’nun şüphelerini doğrulamaktan başka bir işe yaramadı.
Jusetsu, Eisei’a döndü. Hadım, Koshun’un ne düşüneceğinden korkarak fısıltıyla konuşmaya başladı.
"Efendimiz son zamanlarda düzgün uyuyamıyor..."
Bunu duyunca Jusetsu, imparatorun yüzünün renginin gerçekten de biraz solgun olduğunu fark etti. Eisei bu durumdan son derece endişeli görünüyordu.
Koshun, "Bu kadar laf kalabalığı yeter. Gidelim, Sei," diyerek aniden yürümeye başladı.
Düşüncelere dalan Jusetsu, onun arkasından bakakaldı.
Beşinci davulun çalınmasından yaklaşık bir buçuk saat sonra, yani sabahın dördü sularında, Eisei, Jusetsu’yu almak için Yamei Sarayı’na geldi. Güneş henüz doğmamıştı ama gökyüzünün kenarları yavaş yavaş ağarmaya başlıyordu. Bu saatlerde Koshun çoktan divan toplantısına başlamış olmalıydı.
Eisei, önünde birleştirdiği ellerini kaldırıp eğilerek, "Sizi almaya geldim," dedi.
Jusetsu’yu getirmek için Koshun’un yanından ayrılmak zorunda kalmaktan hiç memnun olmadığı her halinden belliydi. Son derece gergin ve soğuk davranıyordu. Jusetsu onun peşinden giderek Yamei Sarayı’ndan çıktı. Hazine odasına gidecekleri için Jiujiu’yu arkada bırakmıştı. Jusetsu saçını toplarken Jiujiu ona defalarca dikkatli olmasını tembihlemişti. Tehlikeli bir durum olmasa da Jiujiu, Jusetsu iç saraydan her ayrıldığında endişeleniyordu. Gerçi gidecekleri yer dış saray bile değildi; imparatorun yaşadığı iç avluydu ve burası kendi kaldığı yerden pek de farklı sayılmazdı.
Jusetsu her zamanki siyah elbisesini giymişti. Bu kez Gece Kraliçesi olmanın getirdiği ayrıcalık işine yarayacaktı.
Eisei, nöbetçiye Koshun imzalı mektubu gösterdi ve Jusetsu iç saray kapısından adımını attı. Tahtırevan kullanmadan Gyoko Sarayı'na doğru ilerlediler. Yürüdükleri sırada şafak sökmeye başladı. Gökyüzünün doğu ucu mercan rengine boyanırken, lacivertten uçuk çivit mavisine dönen semadaki yıldızlar tek tek gözden kayboldu. Hava, sanki tatlı bir uykuya dalıyormuş gibi yumuşamıştı. Bahar mevsiminde gece de sabah da bir başka şefkatli olurdu; Jusetsu ile etrafını saran hava arasındaki sınır adeta belirsizleşmişti.
Arnavut kaldırımlı meydanı geçip birkaç kapıdan daha süzüldüler ve sonunda Gyoko Sarayı göründü. Mavi sırlı çatısı, şafağın ilk ışıkları altında sanki mücevherlerle kaplıymış gibi parıldıyordu. Kusursuz aydınlık anlamına gelen Gyoko ismi, bu yapıya gerçekten de çok yakışıyordu.
Saray binasının önünde iki hadım bekliyordu. Eisei ve Jusetsu merdivenleri çıkınca, kapıyı saygıyla açtılar. İçerisi soğuk ve sessizdi. Kırmızı cilalı sütunların sıralandığı, çiçek sehpalarının üzerinde seramik ve bronz vazoların durduğu tenha bir salon ve arkaya doğru uzanan bir koridor göze çarpıyordu. Odanın üç tarafındaki kafesli pencerelerden içeri sönük bir ışık süzülüyordu. Yerdeki çiçek desenli renkli taşların üzerinde yürürlerken, sert ayak sesleri boşlukta yankılandı.
Bu yankıların arasında Jusetsu sessizliği bozdu. "Hayaletler dün gece de geldi mi?"
Koshun'un karşısına çıkan hayaletlerden bahsediyordu. Eisei arkasına bile dönmedi, bir süre sessiz kaldı. Ancak koridorun köşesine ulaştıklarında dönüp ona baktı. Kaşlarını çatmıştı, yüzünde ciddi bir ifade vardı.
"Usta'ya bu konuştuklarımızı anlatmama lütfunda bulunur musunuz?"
Eisei, Koshun'un kaçınmasını emrettiği konuları konuşmaktan açıkça rahatsız oluyordu. Ancak bu meselede, imparatorun sağlığına duyduğu endişe diğer her şeyin önüne geçmişti.
"Pekala," diye kestirip attı Jusetsu.
Bu cevap nedense Eisei'nin kaşlarını daha da çatmasına neden oldu.
"Ne var?"
"Hiç... Sadece sizden daha iğneleyici bir yanıt bekliyordum."
"Beni ne sanıyorsun?" dedi Jusetsu. Kendi kendine, beni imparatoru parmağında oynatan kötü bir kadın falan mı sanıyor, diye geçirdi içinden. Günün sonunda, onun çıkarları için kullanılan her zaman kendisi oluyordu.
"Kusura bakmayın," dedi Eisei.
Ardından tekrar yürümeye başladı ve yürürken konuşmasını sürdürdü.
"Hayaletler Usta'nın karşısına ancak son bir aydır çıkmaya başlamış," diyerek anlatmaya koyuldu Eisei. "Ben de bunu yakın zamanda öğrendim. Renginin çok solgun olduğunu fark edip durumunu sordum... Kış Bakanı bile Usta'nın uykusuzluğundan bahsetti. Ben de onu iyice sıkıştırınca nihayet gerçeği itiraf etti."
Eisei'nin onu, görünüşte kibar ama aslında tam bir sorguya çektiğine şüphe yoktu. Onun böyle davrandığını hayal etmek hiç de zor değildi. Ancak söylediği bir şey Jusetsu'nun dikkatini çekti.
"Dur, Kış Bakanı mı? Onunla görüştün mü? İmparatorluk meclisi toplantılarına katılmaz o."
"Usta sizin hakkınızda bazı sorular sormak istedi, bu yüzden Seiu Tapınağı'na mütevazı bir ziyarette bulundu."
"Ne büyük çaba... Tabii eminim ki boşa çıkmıştır."
Eisei, Jusetsu'ya arkaya doğru bir bakış fırlattı, ardından hemen konuşmaya devam etti.
"Görünüşe göre Leydi Sha ve Tei Birader'in hayaletleri gece yarısı kapıların önünde dolanıp duruyor."
"Tei Birader mi? Teiran'ı mı kastediyorsun?"
"Evet. Ona öyle hitap ederdim. Bana babalık yapacak yaşta biriydi ama bana Tei Birader diyebileceğimi söyledi. Böylesi daha kolaydı."
"Anlıyorum," diye onayladı Jusetsu.
Eisei de mi Teiran'a bağlıydı?
"Yani iki hayalet var. İkisi de öylece duruyor mu?"
"Öyle görünüyor. Usta'ya geceleri ben de yanında kalayım mı diye sordum ama gerek olmadığını söyledi. Bu yüzden tam olarak ne olduğunu bilmiyorum. İkisi de hiçbir şey yapmadan, tek bir kelime bile etmeden öylece durdukları için, Usta onlara dokunulmamasını istiyor..."
Jusetsu iç çeker. "Ne budala."
Eisei adımlarını durdurdu ve tek kaşını kaldırarak ona döndü.
"Usta hakkında bu şekilde konuşmanız son derece saygısızca," dedi.
Hemen parlamıştı. Jusetsu bıkkınlıkla başını çevirdi. Koridorun iki farklı yöne ayrıldığını gördü. Gözleri daha ilerideki bir noktaya takıldı.
"Yatak odası orası mı?"
Koridor, arkadaki saray binasına doğru uzanıyordu.
"Evet." Eisei başını sallayarak onayladı.
Jusetsu gözlerini oraya dikti. Orada bir şeylerin varlığını duyumsuyordu; ama neydi bu?
"Bu iki hayalet için bir şey yapabilir misiniz?" diye sordu Eisei.
"Hiç zor olmaz. Ama..." Jusetsu başını hafifçe yana eğdi. "Hayaletlerin sadece bir ay kadar önce görünmeye başladığını söylememiş miydin?"
"Doğrudur."
Jusetsu sustu ve tekrar yatak odasına doğru baktı. "Bunun için bir çare düşünmem gerekecek."
"Nasıl yani...?"
"Önce şu mahzen işini aradan çıkaralım. Nerede burası?"
"Şey... Bu taraftan," dedi Eisei şüphe dolu bir bakışla.
Jusetsu'nun önüne geçip ona yol gösterdi. Viraj üstüne viraj döndüler; Jusetsu, Eisei'yi takip ederek saptığı yollardan sonra saray binasının derinliklerindeki kuytu bir alana ulaştı. O kadar dolambaçlı yollardan geçmişlerdi ki, Jusetsu tek başına çıkışı bulabileceğinden emin değildi. Sonunda bir çift kapı göründü. Giriş pek büyük değildi ama demirden yapılmış, sağlam bir duruşu vardı. Mahzen burası olmalıydı.
Kapıların önünde, tek başına bekleyen ufak tefek, yaşlı bir hadım vardı. Üzerinde kömür grisi bir cübbe, koyu gri başlığında ise kar kazının kanat tüyleri vardı. Yaşlı hadımın yüzü sarkmış ve kırışıklıklar içinde kalmıştı. Buna karşılık teni oldukça sağlıklı ve canlı görünüyordu; bu tuhaf hadım için tezat bir durumdu bu.
Yaşlı hadım önlerinde derin bir reverans yaptı. "Ben Ui. Sizi bekliyordum," dedi resmi unvanını belirterek, kısık ve tiz bir sesle.
"Gerçek adın ne?"
"Benim bir adım yok. Lütfen bana sadece Ui deyin."
Ui olarak atanmadan önce mutlaka bir adı olmalıydı, diye düşündü Jusetsu ama sesini çıkarmadan başını salladı. Ui, göğüs cebinden bir anahtar çıkarıp kilide soktu. Kilidi açtı, ardından Eisei ve Ui birlikte yüklenerek gıcırdayan kapıları iki yana açtı.
"Benim içeri girmeme izin yok, bu yüzden burada bekleyeceğim," dedi Eisei. "Lütfen içeride bulacağınız hiçbir şeye zarar vermemeye dikkat edin."
"Lütfen" kelimesinin üzerine basa basa söylemişti. Çocuk değilim ben, diye düşündü Jusetsu, bu uyarıya kulak asmayarak. Ui de saygıyla Jusetsu'yu içeri buyur etti. İçeriye bir adım atıp etrafı süzdü. Çok geniş bir oda değildi ama raflar irili ufaklı sayısız kutuyla doluydu. Pencere olmadığı için Jusetsu odayı boğucu buldu.
Odanın ortasına doğru ilerleyip durdu. Solundaki duvarda hiç raf yoktu ama üzerinde bir duvar resmi vardı. Neredeyse kusursuz bir daire kadar yuvarlak, deniz olduğu anlaşılan dalga motifleriyle çevrili bir kuş resmiydi bu. Boyanın rengi de tam yerinde bir mavi-yeşil tonundaydı. Denizin doğu ve batı uçlarında bir tür meyve ağacı ormanı tasvir edilmişti ama her iki yönde de tanrılara ait saraylar yer alıyordu. Resim oldukça eskiydi, bir haritayı andırıyordu. Mahzendeki ışık yetersizliği sayesinde boyalar ilk günkü canlılığını korumuştu. Reijo bir keresinde Jusetsu'ya benzer bir resim göstermişti. Yuvarlak kuş, Sho topraklarını simgeliyordu.
"Gece Kraliçesi, buradayım," diye seslendi Ui odanın arkasından.
Onun durduğu yere gittiğinde, elinde ahşap bir kutu tuttuğunu gördü. Avuç içine sığacak kadar küçüktü. Ui kutuyu yanındaki masanın üzerine bıraktı. Kapağını açtığında içindeki değerli taş ortaya çıktı; kırmızı bir akik taşıydı bu.
"Bu taş, Prenses Meiju'nun kemer süsüydü."
"Prenses Meiju mu...?"
"Ran hanedanının son imparatorunun ikinci prensesiydi. Güzelliğiyle nam salmış, çok seçkin bir insandı," diye yanıtladı Ui tiz sesiyle akıcı bir şekilde. Ancak konuşma tarzı o kadar tektip ve monotondu ki, sanki ezberlediği bir şeyi tekrarlıyor gibiydi.
"Yirmi dört yaşında öldü," diye devam etti. "İmparatorluk ordusu iç saraya girdiğinde, düşmanın eline geçmeyi gururuna yediremedi, bu yüzden bir salkım söğüt ağacının altında kendi kılıcıyla boğazını delerek can verdi. O sırada belindeki süslü kemer buydu."
"Söğüt ağacının altında..." Jusetsu'nun gözleri fal taşı gibi açıldı. "Bu doğru mu?"
"O zamanlar Ui bendim, bu yüzden olayı çok iyi biliyorum. Bu da canına kıymak için kullandığı kılıç."
Ui masanın üzerindeki başka bir kutuyu daha açtı. İçinde, kını değerli taşlarla bezenmiş kısa bir kılıç duruyordu.
"Bu da sunu defteri."
Masanın üzerine bir parşömen serilmişti. Bu iki eşyanın adının geçtiği bölümü açık bırakmış gibi görünüyordu. Gerçekten de defterde, Prenses Meiju'nun süslü kemeri ve Prenses Meiju'nun kılıcı hakkındaki kayıtlar yazılıydı.
"...Yirmi dört yaşında öldüğünü söylemedin mi? Güzelliğiyle nam salmış, seçkin bir prenses olduğunu belirttin; o yaşta hâlâ iç sarayda mı yaşıyordu ve hiç evlenmemiş miydi?"
"Öyleydi."
"Neden?"
Ui başını hafifçe yana eğdi. Yüzünde en ufak bir ifade kırıntısı bile yoktu; bu haliyle başı yana eğilmiş, ustalıkla yapılmış bir oyuncağı andırıyordu. Jusetsu her zaman Koshun'un ifadesiz olduğunu düşünürdü ama o bile bu hadımın yanında çok daha insani kalıyordu.
Ui, başını hemen eski dik konumuna getirerek, "Bilmiyorum," dedi. "Kendisine ait bir portreyi görmek ister miydiniz?"
Jusetsu, Ui’nin bu cansız ve ruhsuz tavrından dolayı şaşkınlığa uğrasa da başını onaylar anlamda salladı. Ui, rafların arasında sessizce gözden kayboldu ve kısa bir süre sonra elinde katlanır bir paravanla geri döndü. Onun gibi ufak tefek biri için oldukça ağır olduğu düşünülebilecek bu paravanı, sanki bir tüy kadar hafifmiş gibi rahatça taşıyordu. Ui, altı panelli katlanır paravanı Jusetsu’nun önünde açtı. Her bir panelde bir kişinin resmi vardı. Hepsi de genç ve göz alıcı derecede güzel kadın ve erkek resimleriydi.
"Bu paravan, Ran imparatorluk hanedanının olağanüstü güzellikleriyle nam salmış altı üyesini tasvir ediyor. Prenses Meiju da onlardan biriydi."
Ui, eliyle en soldaki paneli işaret etti. Panelde, gümüş saçlarını tepede toplamış, mavi bir cübbe giymiş bir güzelin tasviri yer alıyordu. İncecik uzuvları narin ve kırılgandı; solgun yüzündeki yanaklar ve gözler ise yumuşak, zarif çizgilerle resmedilmişti. Görünüşü, üzerindeki çiy damlaları gibi ışıldayan, pürüzsüz bir yeşim taşını andırıyordu. Söğüt ağacının altında gördükleri hayalet kesinlikle oydu; her ne kadar buradaki resmi, kanlar içinde olmadığı için çok daha farklı bir izlenim bıraksa da.
Prenses Meiju’nun saç topuzunda sıra dışı bir süs vardı. Süt beyazı renginde, camdan bir taraktı bu. Dalga şeklinde tasarlanmış gibi görünüyordu ve üzerinde bir şakayık motifi vardı. Portrede prenses, eliyle bu tarağa hafifçe dokunuyordu.
Jusetsu, "O cam tarak burada mı?" diye sordu.
Ui, yüzünü portreye yaklaştırıp gözlerini dikerek dikkatle baktı. Ardından yüzünü Jusetsu’ya döndü. "Hayır, burada değil."
"Öyle mi?" dedi Jusetsu. "Böylesine değerli bir eşyayı neden saklamamışlar ki?"
"O dönemlerde iç saraydan pek çok hazine yağmalandı. Sayısız nadide parça sağa sola saçılarak kaybolup gitti."
"Anlıyorum..."
Jusetsu, durumu kendi içinde muhakeme ederken paravana bakmaya devam etti. Prenses Meiju’nun hemen yanındaki panelde, ondan daha da genç görünen bir kızın portresi vardı. Altın ve gümüş mücevherlerle süslenmiş bu masum görünüşlü genç kız da mı o acımasız kılıç darbelerinin kurbanı olmuştu? Onun yanında benzer yaşlarda bir erkek çocuk, bir sonraki panelde ise yirmi yaşlarında genç bir adam resmedilmişti. Ondan sonra yine aynı yaşlarda bir kadının portresi geliyordu ve son panelde ise...
Jusetsu, gözlerini en sağdaki panele dikti. Bu, yakışıklı bir gencin portresiydi. Saçları yukarıdan toplanmak yerine serbest bırakılmıştı ve üzerindeki cübbe derin bir mavi tondaydı. Jusetsu’nun gördüğü hayaletin aksine, bu gencin gözlerinde hiçbir keder bulutu yoktu. Parlak dolunay gibi, soğuk ve erişilmez bir güzelliğe sahipti.
Bu, Hyogetsu’ydu.
Ui, Jusetsu’nun baktığı yönü takip ederek, "Bu, imparatorun soyundan gelen aziz Hyogetsu," dedi. "Kendisi büyük saygı gören bir şamandı. Özellikle imparatorluk ailesinin en güzel üyesi olarak kabul edilirdi."
Bu, Jusetsu’nun Koshun’dan da duyduğu hikayenin aynısıydı. Ui’nin kelimeleri öylesine vurgusuz, öylesine düzdü ki adeta su gibi akıp gidiyordu. Jusetsu içinden, muhtemelen tarihteki tüm gerçekleri ve rivayetleri hafızasına kazımış diye düşündü.
"Güzel. Bugünlük bu kadar yeter."
Hyogetsu hakkındaki şeyleri duyduktan sonra Jusetsu geri dönmeye karar verdi; fakat kapıya doğru ilerlerken duvardaki freskin önünde tekrar duraksadı. Duvara kısa bir bakış fırlatıp yürümeye devam etti. Kapının önüne geldiğinde arkasını dönüp Ui’ye seslendi.
"Misafirperverliğin için teşekkürler."
Ui, ellerini önünde birleştirerek minnetini gösteren bir saygı duruşunda bulundu.
"Teşekkür etmenize gerek yok," dedi. "Size herhangi bir şekilde yardımcı olabilmek benim için bir şereftir, sevgili Kuzgun Eş. Ne de olsa ben, Uren Niangniang’ın naçizane bir hizmetkârıyım."
Onun giydiği gibi gri cübbeler, Uren Niangniang’ın hizmetkârlarının simgesiydi.
Jusetsu o sırada ona aniden bir soru yöneltti.
"Ran hanedanlığı döneminde de adının Ui olduğunu söylemiştin, değil mi...? Gerçekte kaç yaşındasın?"
Ui, "Doğduğum yılı bilmiyorum," diyerek sade bir cevap verdi.
Jusetsu kapıyı açtığında Eisei’nin onu beklediğini gördü. Ui’yi arkasında derin bir saygıyla eğilirken bırakıp mahzenden uzaklaştı. Koridorlar boyunca Eisei’nin rehberliğinde ilerlerken, gözlerini önünde yürüyen adamın koyu yeşil cübbesinin sırtına dikmişti.
Saat üç ile beş arasındaki maymun vaktinden sonra Koshun, devlet işlerini tamamlayıp tahtırevanıyla Seiu Tapınağı’na doğru yola koyuldu. Bu kez tapınağın kendisinde değil, hemen arkasındaki saray binasında kabul edilmişti. Tıpkı tapınak gibi bu saray binasının temizliği de kusursuzdu; ancak solmuş kafesli pencereleri, gıcırdayan taban tahtaları ve kapı her açılıp kapandığında ses çıkaran paslı menteşeleri, buranın ihtişamlı günlerinin çok geride kaldığının açık birer kanıtıydı.
Koshun, inşaat memuru Setsu Gyoei’nin diz çöküp önünde eğildiği bir odaya alındı. Yaşlı adamın haline acıyan Koshun, ona oturmasını işaret etti. Odada sadece bir masa, sandalyeler ve iki yıpranmış dolap bulunuyordu. Dışarıda ilkbahar olmasına rağmen, burası loş ve kasvetliydi.
Koshun, karşısında oturan Gyoei’ye baktı. Adam, koyu mavimsi gri bir cübbe giymişti ve başındaki şapkada ördek kuyruğu tüyleri takılıydı. Kış Bakanlığı üyelerinin giydiği cübbeler hadımlarınkini andırıyordu ancak kendileri hadım değildi. Bununla birlikte, diğer memurların aksine imparatorluk mülkünde evleri yoktu ve bu saray binasında ikamet ediyorlardı. Kış Bakanlığı’na katılanlar, dış dünyayla olan tüm bağlarını koparır ve kendilerini tamamen Uren Niangniang’a adarlardı.
Çay getiren görevli dışında odanın yakınından hiçbir ast geçmiyordu, ortalık son derece sessizdi. Bu durum Koshun’un kendi yardımcıları için de geçerliydi ama buradaki insanlar gerçekten de tek bir ses bile çıkarmıyordu.
Koshun, "İlahi Haberci Günlüğü’nü kaleme alan Kış Bakanı Hakuen hakkında bilgi almak istiyorum," dedi.
Bu günlük, Kuzgun Eş hakkında bir tasvir barındıran tek belgeydi. Hakuen ismi, beyaz duman anlamına gelen karakterlerden oluşuyordu.
"Kayıtları incelemeye çalıştım," diye devam etti Koshun. "Fakat önceki hanedanlığın Kış Bakanları arasında Hakuen ismine rastlayamadım. Bunun sebebi nedir?"
Gyoei ak sakalını sıvazlayarak gözlerini odanın uzak köşesine dikti. İmparatorun sorusuna cevap vermeden bu şekilde davranmak büyük bir saygısızlıktı. Eğer Eisei burada olsaydı, kesinlikle kaşlarını çatarak buna tepki gösterirdi.
"Kuzgun Eş ile neden bu kadar yakından ilgilendiğinizi anlayamıyorum, Haşmetmeapları."
Koshun gözlerini Gyoei’ye dikti ama yaşlı adam en ufak bir irkilme bile göstermeden doğrudan onun gözlerinin içine baktı. Koshun, bunun sıradan bir ihtiyar olmadığını hemen sezdi.
İmparator, kafesli pencereye doğru baktı. İçeriye loş bir ışık süzülüyordu.
Kısık bir sesle, "...O yapayalnız," dedi.
Gyoei, kırağı düşmüş gibi bembeyaz olan kaşlarını kaldırdı. "Anlayamadım?"
"Görünüşe göre Jusetsu yalnızlığa mahkum edilmiş. Neden?"
Yanında hiçbir saray hanımı ya da hizmetçi olmadan, Jusetsu o sarayda sadece bir kuşun eşliğinde yaşıyordu. Koshun, bunun sebebinin onun önceki hanedanın soyundan geldiğini gizlemek olup olmadığını merak etmişti ama işin içinde görünenden çok daha fazlası var gibiydi. Bundan daha büyük bir sırrı saklamak için olup olmadığını düşünmeden edemiyordu.
Ama eğer durum buysa...
"Onun bu halde olması çok acıklı değil mi?"
Gyoei gözlerini kırpıştırdı; gerçi kaşları gözlerini o kadar çok kapatıyordu ki bunu dışarıdan görmek neredeyse imkansızdı. Huysuz bir ses tonuyla konuşmaya başladı: "Sırf Kuzgun Eş olduğu için böyle."
Koshun hemen lafa girdi: "Demek onun adını biliyorsun."
Gyoei kaşlarını daha da yukarı kaldırdı; öyle ki, o koca kaşların altından nihayet irileşmiş gözleri belirdi.
"Ben..."
"Jusetsu’nun adını sadece ben ve ona yakın olanlar bilir. Sana bunu kim söyledi?"
Gyoei ağzını sıkıca kapattı ve kaşlarını tekrar indirdi. O umursamaz tavrı tamamen yok olmuş, yüzü asılmıştı. Sonunda derin bir iç çekti.
"İyice bunamış olmalıyım... Önceki Kuzgun Eş bana adını söylemişti."
Koshun şaşkınlıkla, "Önceki mi?" diye sordu. "Onunla iletişim kuruyor muydunuz?"
"Pek iletişim kurduğumuz söylenemez... Sadece görev devralındığında gelip beni selamlamıştı."
"Kuzgun Eş neden seni selamlamak zahmetine girsin ki? İkiniz de Uren Niangniang’a hizmet ettiğiniz için mi?"
Gyoei çaresizlikle başını salladı. "Bu tahmininiz doğru."
"Ama Kuzgun Eş, sizin burada yaptığınız gibi alenen Uren Niangniang’a tapınmıyor. Özel bir eş olabilir ama yine de iç sarayın bir parçası. Anlattıkların pek mantıklı gelmiyor, değil mi?"
Gyoei sessizliğe büründü.
"Her neyse, asıl konumuza dönelim. Hakuen kimdi?" Koshun bir kolunu masaya dayayıp öne doğru eğildi ve yüzünü Gyoei’ye yaklaştırdı. "Burada soruları soran benim. Cevap vermekten kaçınabileceğini düşünmenin özel bir sebebi mi var?"
"Bizler... Kuzgun Eş’in emirlerine boyun eğmek için görevlendirildik."
"Ne?"
"Şey... Neyse, bunu açıklamanın bir sakıncası yok herhalde. Hakuen, bir tür ördeğin diğer adıdır. Bu ördeklerin kanatlarında siyah tüyler vardır ama göğüslerinden gözlerine kadar olan kısımları beyazdır. Bu desen dumanı andırır; bu yüzden ona beyaz duman anlamına gelen 'Hakuen' denmiştir."
Gyoei, şapkasından tüylerden birini çıkardı. Bu bir ördek kuyruğu tüyüydü. "Diğer bir deyişle, Hakuen ismi inşaat memurunu temsil eder. Tarih boyunca bu göreve gelen herkes aynı adı taşımıştır."
Koshun sessizce Gyoei’ye baktı. "Yani bunu hangisinin yazdığını bilmiyor muyuz?"
"Hayır, biliyoruz. Önceki hanedanın ilk kuşağında görev yapan inşaat memuru tarafından yazıldı."
"Bunu nereden biliyorsun?"
"Bu hikaye bana kulaktan kulağa aktarıldı."
"Aktarıldı..." Koshun tüye kısa bir bakış fırlattı. "Peki, ne tür hikayeler aktarılır?"
Gyoei tüyü tekrar şapkasına yerleştirdi. "Bir zamanlar var olan tarihin ve bizim onu nasıl gömmeye devam ettiğimizin hikayesi."
"Ne demek istiyorsun?"
"Sizinle baş başa konuşabilir miyiz? Eğer duyduklarınızı kendinize saklayacağınıza söz verirseniz, ulu hakanım, size hikayeyi anlatırım."
Koshun kapının önünde bekleyen hizmetçilere dönüp dışarıda beklemelerini emretti. İkisi yalnız kaldığında, Gyoei’nin yüzü tuhaf bir şekilde gençleşmiş gibiydi. Karşısındaki adam ihtiyar birinden ziyade, gözü pek bir subayı andırıyordu.
"Bileceğiniz üzere, bu topraklarda Duo Tarih Ansiklopedisi adında tarihi bir belge bulunur," diye başladı söze.
"Elbette biliyorum," dedi Koshun.
"Peki, ona neden Duo denildiğini biliyor musunuz?"
"İki ciltten oluştuğu için olmalı. Biri kanunları özetler, diğeri ise tarihi gerçekleri kaydeder."
Gyoei başını salladı. "Hayır, çünkü onlardan iki tane var. Bu yüzden adı Duo."
"İki tane mi?"
"Bir tarihçiye yalan yazması emredilse bile, gerçeği bir yerlere kaydetmek zorundadır. Aksi takdirde kendine olan saygısını yitirir. Gerçek tarihi olayların kaydedildiği başka bir belge daha var."
Yalanlar... ve gerçek tarihi olaylar mı?
"Ne demek istiyorsun? Eğer öyle bir belge gerçekten varsa, dünyada nerede olabilir ki..." Koshun lafını yarıda kesti. Derinden bir iç çekti. "Yoksa... Yamei Sarayı'nda mı?"
"Tahmininiz doğru."
Koshun elini alnına götürdü. Yamei Sarayı, Gyoko Sarayı ile adeta bir çift gibi yan yana duruyordu.
Gecenin karanlığında bile ışıl ışıl parıldayan o saray.
"O belge hep gizlendi, gerçekler de gömülmeye devam edecek. Hakuen, asıl ulu eş olan falanın soyunu başka bir şeyle değiştirdi; onun görevi buydu. Halkın inancı zaten çoktan tükendi. Eninde sonunda bu tapınak da harabeye dönecek ve inşaat memuruna gerek kalmayacak. Bir gün ulu eş de azledilecek. Bu çok iyi olur. Nihayet görevimizi bitirebiliriz. Hem ulu eş hem de ben sadece o günün gelmesini bekliyoruz."
Koshun öne doğru eğildi. "Peki, tarihin asıl gerçeği nedir?"
"Bunu ulu eşe sorun. Duo Tarih Ansiklopedisi'nin eşini size göstermesini isteyin."
"Jusetsu’ya mı sorayım? Bana göstereceğini nereden bileceğim?"
"Ulu eşin, yıldızların doğru hizaya geldiğini görebildiğini sanıyorum. Siz yaz anlamına gelen Ka ailesindensiniz, onun adında ise kıştan bir parça var; isminin ikinci karakteri kar anlamına geliyor. Bu belki de Uren Niangniang’ın kutsal bir yol göstermesidir... ya da belki de O’ndan bile büyük bir kaderin oyunudur..."
"Ne demek istiyorsun?" diye sordu Koshun. Gyoei bu kadarla yetinip sustu. Tavrı adeta, "Daha fazla sorun varsa git Jusetsu’ya sor," der gibiydi.
Koshun oturduğu yerden kalkıp kapıya yöneldi.
Gyoei arkasından seslendi. "Ulu hakanım. Uykusuzluğunuz hakkında ulu eşe danışmadınız, değil mi?"
"...Buna gerek yok."
"Mümkün olan en kısa sürede ona danışmanızı şiddetle tavsiye ederim."
Bunu dedikten sonra, imparatorun sıradan tebaasından biri gibi saygıyla ellerini birleştirdi. Ancak Koshun artık bu ihtiyarın sıradan biri olduğuna inanamıyordu.
Nasıl olur da Prenses Meiju’yu cennete gönderebilirim?
Jusetsu, Yamei Sarayı'nda kendi düşüncelerine dalmıştı. Jiujiu’nun onun için doldurduğu çay çoktan soğumuştu ama hanımının derin düşüncelerini bölmek istemediğinden yeni bir fincan getirmeye yeltenmedi.
Bir de Hyogetsu vardı.
Onu da öylece kendi haline bırakamazdı. Tekrar karşısına çıkmasını bekliyordu ama şu ana kadar ondan hiçbir iz yoktu. Hissettiği tek şey tuhaf bir kötü his hissiydi; belki de onun niyetinin ne olduğunu bilmediği içindi. Ne planlıyor acaba...
Tam o anda Jusetsu birinin varlığını hissedip başını kaldırdı. "Yine mi geldin?"
Bu kadar boş vaktin olmamalı, diye düşündü Jusetsu ve tek bir parmağıyla kapıları açtı. Karşısında Koshun duruyordu.
"Eğer bana Gyoko Sarayı'ndaki mahzen hakkında soru sormaya geldiysen, evet, orayı ziyaret ettim. O hayaletin aslında prensesin..."
Jusetsu sözünü bitiremeden Koshun masaya kadar ilerlemişti bile. Bir an sonra Eisei de kapıda belirdi; sanki Koshun’a yetişmek için acele etmiş gibi bir hali vardı. Normalde önden giden hep o olurdu.
"Bana Duo Tarih Ansiklopedisi'ni göster," dedi Koshun.
Ses tonu sakindi ama alışılmadık derecede kabaydı. Jusetsu onun ilk kez böyle konuştuğuna şahit oluyordu. Koshun’un nefesi kesilmişti. Buraya koşarak gelmiş olamazdı, değil mi? diye düşündü Jusetsu.
"İnşaat memuru bana ondan bahsetti. Duo Tarih Ansiklopedisi'nin eşinin burada, bu sarayda olduğunu söyledi. Onu bana göstermeni istememi söyledi. O..."
Koshun’un yüzünde sert bir ifade vardı. Bu da alışılmadık bir manzaraydı; normalde her zaman çok gamsız görünürdü.
"O benim tebaamdan biri değil. Senin uşaklarından biri, değil mi?"
Jusetsu oturduğu yerden Koshun’a baktı. "...O, ulu eşin değil, Uren Niangniang’ın uşağıdır."
"Senin emirlerine itaat ettiğini söyledi."
Jusetsu’nun aklına Ui’nin yüzü geldi. Ulu eşin ihtiyacı olan her işi seve seve yapacağını söylemişti. Uren Niangniang’ın uşakları koyu gri cübbeler giyerlerdi.
"Kış veziri bana başka bir şey daha söyledi. Yıldızların hizalandığını hissetmiş olman gerektiğini belirtti. Benim soyadım yaz anlamına gelen Ka, senin adında ise kıştan bir esinti var. Bu ne anlama geliyor?"
Aptal, budala Setsu Gyoei.
Bütün bu bilgileri ortaya döküp gerisini onun halletmesi için bırakmak da neyin nesiydi? Jusetsu öfkeyle dudağını ısırdı.
"Ne saklıyorsun?" diye sordu Koshun.
"Asıl ben sana sormalıyım, neden bilerek gizlenmiş bilgileri öğrenmeye yelteniyorsun!" diye çıkıştı Jusetsu. Bunun sonunun iyi bitmeyeceğini biliyordu. İmparatorla hiç muhatap olmamalıydı.
Koshun bir süre Jusetsu’ya dik dik baktı, ardından konuşmaya başladı. "Çünkü çok acınası haldesin."
Bu sözler Jusetsu’yu korkuyla dondurdu.
"Sırf bu sırlar yüzünden yapayalnız kalmaya zorlanıyorsun, değil mi? Gerçekten yalnız kalmak istediğine inanmıyorum. Aslında nedimelerine daha yakın olmak isterdin..."
Jusetsu ne yaptığının farkında bile olmadan çay fincanını kaptığı gibi içindekileri hırsla onun üzerine boşalttı.
"Acınası öyle mi? Sen ne cüretle...!"
Eisei dehşet içinde ona doğru koşmaya yeltendi ama Koshun elini kaldırarak onu durdurdu.
"Eğer yanlış ifade ettiysem özür dilerim ama senin için üzüldüğüm gerçeği değişmiyor. Bam teline mi bastım?"
Saçlarından soğuk çay damlarken Koshun, Jusetsu’nun gözlerinin içine baktı. Jusetsu da ona ters bir bakış fırlatıp çay fincanını masaya bıraktı. Sessizce ondan uzaklaşıp perdelerin arkasında kayboldu. Sonra yatağının altından kırmızı abanoz bir kutu çıkardı. Kutuyu alıp Koshun’un yanına geri döndü.
"Bunu okuduktan sonra az önce söylediklerini bir daha tekrar etmeyi dene; tabii eğer buna cesaretin yetiyorsa."
Kapağı açtı ve içindekini çıkardı; bu, birbirine iplerle bağlanmış bambu levhalardan yapılmış bir parşömendi. Jusetsu bunu Koshun’a doğru fırlattı ama tam o anda bambu parşömeni bir arada tutan ipler koptu. Bambu parçaları masanın üzerine saçıldı, birbirine çarparak tok sesler çıkardı.
Jusetsu, dağılan parçalara bakarak irkildi. Reijo onu parşömen konusunda uyarmıştı, çok eski olduğu için dikkatli olması gerektiğini söylemişti. Ne yaptım ben böyle?
Koshun dağılan bambu parçalarını toplayıp tek tek sıraya dizmeye başladı. Jusetsu onları onun elinden kaparak saçılan tüm parçaları kendine doğru çekti.
"Onları sadece ben sıraya koyabilirim... O kadar çok okudum ki ezbere bile okuyabilirim."
Jusetsu çözülen bambu parçalarını bir kenara koyup onları bir uçtan diğer uca yeniden dizdi. Koshun, masaya bırakılan parçaların sesini dinleyerek sessizce onu izledi.
"Reijo bunu bana buraya ilk geldiğimin ertesi yılı gösterdi. Okuma yazma bilmiyordum, bu yüzden bana öğretmek zorunda kaldı. Hemen okuyamıyordum bile, ben de bana yüksek sesle okumasını isterdim."
İşte bu yüzden Reijo’nun söylediği sözler, zihnine yazılı kelimelerden çok daha derin kazınmıştı.
"...'Batıdaki tenha sarayından uçup gitti ve sekiz bin bir gecenin ardından Uren Niangniang, ardıç ağaçlarının yetiştiği bu adayı keşfetti ve kanatlarını dinlendirmek için bir dala tünedi. Sonra halkın arasından iki kişi seçti; biri Yaz Hükümdarı, diğeri ise Kış Hükümdarı olacaktı.'"
Bambu parçalarına bakmıyordu bile; kelimeler kendiliğinden ağzından dökülüyordu.
Jusetsu, Koshun’a baktı. "Hikayeyi duymak istiyor musun?" diye sordu.
Bir an sonra Koshun yavaşça başını salladı. "İstiyorum."
Jusetsu derin bir nefes alıp gözlerini kapattı. Ardından anlatmaya başladı.
Kral olan Yaz Hükümdarı devlet işleriyle ilgilenirken, büyücü kraliçe olan Kış Hükümdarı ritüelleri yönetirdi. Yaz Hükümdarı rolü belirli bir soy hattındaki erkeklere miras kalırken, Kış Hükümdarı her zaman kutsal bir vahiy ile rastgele seçilen bir kız olurdu. Kış Hükümdarı gücünü Uren Niangniang’dan alır ve tanrıçanın sözlerini aktarırdı. Beş yüz yılı aşkın bir süre boyunca, bu iki hükümdarın nesilleri ülkeyi barış içinde yönetti ama sonunda savaş patlak verdi. Bu sırada, Yaz Hükümdarı olan genç kral Sho, genç Kış Hükümdarı Sui’yi katletti. Cinayetin arkasındaki neden net değildi. Sui’nin, Sho’nun kendisine olan derin aşkını reddetmesinden ya da belki de Sho'nun, erkek kardeşi ile Sui’nin iletişim kurma biçiminden nefret etmesinden kaynaklanıyordu; buna benzer bir şeydi. Sui, kristal kadar berrak bir güzelliğe sahip bir kız olarak tasvir edilirdi. Adeta varlığından saf bir ışık saçıyordu. Sho onu sevmişti; onu o kadar çok sevmişti ki, bu sevgi onu öldürme arzusuna sürüklemişti.
Yüzlerce yıl sonra, Kış Hükümdarı’nın yardımcısı olan baş rahip önderliğindeki bir ordu ile Yaz Hükümdarı’nı destekleyen bir başka ordu karşı karşıya gelip savaşa tutuştu. O malum hadiseden beri pek çok Yaz Hükümdarı gelip geçmişti ama yeni bir Kış Hükümdarı bir türlü ortaya çıkmamıştı. Uren Niangniang derin bir sessizliğe gömülmüştü. Topraklar çoraklaştı, yıkıma uğradı; çok geçmeden Kış Hükümdarı unutulup gitti, Yaz Hükümdarı da unvanını kaybetti. Sonrasında birkaç hanedanlık kurulduysa da hepsi rüzgarın önündeki yaprak gibi kısa sürede silindi. Ancak günün birinde, taşradan kopup gelen bir ordu, önündeki tüm engelleri un ufak ederek, karşı koyan herkesi ezip geçerek imparatorluk başkentine doğru ilerlemeye başladı. Bu ordunun başında, gümüş rengi saçlarından ötürü Gümüş Ordu Generali diye anılan Ran Yu vardı. Henüz otuzuna bile basmamış, genç bir aslanın yırtıcılığına ve ruhuna sahip bir adamdı. Ran Yu, bu seferinde yanında henüz on iki yaşındaki Kosho adında küçük bir kızı da götürüyordu. Ona bu ismi veren de Ran Yu’ydu. Kız daha önce bir köle olduğundan, kendine ait bir adı bile olmamıştı.
Kosho, Uren Niangniang’ın seçtiği Kış Hükümdarı’ydı. Altın bir tavuk Ran Yu’ya yol göstermiş, o da küçük kızı köle tüccarının pençelerinden kurtarmıştı. Karşılığında Kosho da becerilerini kullanarak Ran Yu’ya yardım etti. Kış Hükümdarı’nı yanına alan Ran Yu’nun iktidarı ele geçirmesi uzun sürmedi. Henüz yirmi sekiz yaşında ülkenin hükümdarı oldu. Neredeyse bin yıllık bir ayrılığın ardından, Yaz Hükümdarı ile Kış Hükümdarı nihayet yeniden bir araya gelmişti.
Ran Yu, tüm bu çatışmaların Kış Hükümdarı’nın kaybedilmesiyle başladığını biliyordu. Kış Hükümdarı vazgeçilmezdi. O olmadan, Yaz Hükümdarı da var olamazdı. Yaz Hükümdarı’na o yüce makamını ve meşruiyetini kazandıran şey, Kış Hükümdarı’nın varlığıydı. Hatta Uren Niangniang’ın bunca yıllık uzun sessizliğinin, geçmişte Kış Hükümdarı’nı katleden Yaz Hükümdarı’na verilen bir ceza olduğu söylenirdi. Topraklar, Uren Niangniang’ın ilahi korumasını kaybettiği için felakete sürüklenmişti. Eğer Yaz Hükümdarı olarak konumunu korumak istiyorsa, Kış Hükümdarı’nı asla kaybetmemeliydi. Bu gerçek, Ran Yu’nun zihnine derin bir şekilde kazınmıştı.
Yine de Ran Yu, Kosho’nun kendisine hükümdar demesine izin vermedi. İki hükümdarın varlığının, savaş tohumlarını yeniden ekeceğini savunuyordu. Bunu otoriteyi tek başına elinde tutmak için mi yaptığı, yoksa gerçekten yeni bir savaştan mı endişelendiği bilinmiyordu. Sarayın iç kesimlerinde onun için özel bir bina yaptırdı ve kızı oraya hapsetti. Rahipleriyle bağını kopardı, elindeki tüm gerçek gücü çekip aldı ve ona Kuzgun Eş unvanını verdi. Onu eşlerinden biri olarak saydı ama bekleneceği üzere, yatak odasına adım atmasına asla izin vermedi. Kış Hükümdarı’na duyacağı aşkın yeni bir savaşı körükleyeceğini çok iyi biliyordu.
Kosho bu durumu kabul etti. Köşesine çekilip sessiz kalacağına dair yemin etti. Ne de olsa Ran Yu’ya tapıyordu. Onun ağzından çıkan her kelime kendisi için kanundu. Sarayının altında Uren Niangniang’ı sakladı ve onun koruyucusu oldu. O günden sonra Kuzgun Eş’in varlık sebebi, Yamei Sarayı’nda oturup Uren Niangniang’ı korumak ve Yaz Hükümdarı’nın meşruiyetini tasdik etmekten ibaret kaldı.
Ran Yu, kendi resmi tarihini yazdırdı. İki hükümdarın hiçbir zaman var olmadığını söyleyen sahte bir tarih uydurdu. Yaz Hükümdarları ile Kış Hükümdarları’nın isimleri tarihin karanlığına gömüldü. Hakuen, Kuzgun Eş’e yeni bir geçmiş yarattı; onu sadece Uren Niangniang’a tapan bir tapınak bakiresinin soyundan geliyormuş gibi gösterdi. Kış Hükümdarı’nın istediği de zaten buydu.
“…İşte mesele aşağı yukarı böyle.”
Jusetsu iç çeker. Kafasını kaldırdığında Koshun’un gözlerini dikmiş, doğrudan kendisine baktığını gördü. Genç adamın yüzündeki ifadeyi okumak her zamanki gibi imkansızdı ama gözleri normalden biraz daha açılmış, ağzı hafifçe aralanmıştı. Bu durum, en azından biraz şaşırdığını gösteriyordu.
“Anlattıklarının hepsi doğru mu yani?” diye sordu kısık bir sesle.
“İnanıp inanmamak sana kalmış ama benim bildiğim tek hikaye bu.”
Koshun sessizliğe gömülüp gözlerini yere indirdi. Alev İmparatoru, tahtı Ran soyundan devralmış, imparatorluk kentini ve saray mülkünü Ran Hanedanlığı dönemindeki haliyle aynen korumuştu. Bu sadece işine öyle geldiği için yapılmış bir şeydi ama tahta çıkışını da kolaylaştırmıştı; ne de olsa Kış Hükümdarı’nı ortadan kaldırmamıştı.
Koshun tekrar konuşmaya başladı. “Yani şimdi ben, imparatorluk makamımı sadece sen burada olduğun için mi koruyabiliyorum? Sen…” Kararsız kalıp yutkundu, kelimeler boğazına dizildi. “Kuzgun Eşler bundan gerçekten memnun muydu yani? Unvanlarının ellerinden alınmasından ve bu sarayda yapayalnız bir ömür sürmekten?”
Jusetsu ona ters bir bakış fırlattı. “Ne yapmamızı öneriyorsun? Kendimizi yeniden Kış Hükümdarı olarak ilan edip yeni bir savaş mı çıkaralım yani? Bu sadece gereksiz bir felaket getirir.”
“Sırf bu yüzden koca bir ömrü burada sessizlik içinde çürüyerek geçirmek sence makul mü? Buna ne bir borcun var ne de bir yükümlülüğün. Hiç her şeyi bırakıp gitmek…”
“İnan bana, bırakıp gitmek gibi bir seçeneğim olsaydı çoktan giderdim!” diye haykırdı Jusetsu. “Kim kendi rızasıyla Kuzgun Eş olmayı seçer ki?! Ama Uren Niangniang pençelerini bana geçirdi bir kere. Kuzgun Eş’i, daha doğrusu Kış Hükümdarı’nı seçen kişi bizzat o. O altın tavuk sadece onun mesajını getiren bir elçi. Biz Kış Hükümdarları, o tanrıçanın bizi terk etmesini engelledik. Bir nevi onunla bütünleştik. İşte bu yüzden biz de bu yerden ayrılamıyoruz. İmparatorluk mülkünün dışına tek bir adım bile atamayız. Atarsak Uren Niangniang’a ihanet etmiş oluruz.”
Koshun kaşlarını çattı. “Nasıl yani?”
“Kuzgun Eş’in hayatı Uren Niangniang’ın ellerindedir. Ona ihanet edersem canımı alır. Bunu değiştirmek için kimsenin yapabileceği hiçbir şey yok.”
Jusetsu’nun bu cevabı Koshun’un kaşlarını daha da germesine neden oldu. Genç kız, adeta ağzından dökülen kanlı kelimelermiş gibi, “Bunu değiştirmek için kimsenin yapabileceği hiçbir şey yok,” sözünü tekrar edip duruyordu.
“Gökyüzünde ayın olmadığı, her yerin zifiri karanlığa büründüğü gecelerde buradan süzülüp gider, Yeyoushen suretine bürünerek etrafta dolaşır… Bana pençelerini geçirdiği gece de öyle bir geceydi işte.”
“Ne zamandı?”
“Annemin beni kaçırdığı gece.”
O akşam Jusetsu güneş batana kadar sokaklarda amaçsızca dolanmıştı. Sonunda bitap düşüp şehir kapısının dibinde uyuyakalmıştı. O gece gökyüzünde ay yoktu ve özellikle öyle akşamlarda karanlık çöktükten sonra dışarıda bulunmak tekin değildi. Uren Niangniang onu o zaman seçmiş olmalıydı. Tamamen anlık bir hevesle…
“Buradan kaçamam. Sırlarını korumak ve etrafına yandaş toplamamak için Kuzgun Eş’in başkalarıyla yakınlaşması kesinlikle yasaktır. Reijo bana bunu böyle öğretti. Kış Hükümdarı olmanın gururunu taşımalı ve başımıza bela açmamak için sessizliğimizi korumalıyız. Açgözlülük etmemeli, hiçbir şeyi arzulamamalıyız; çünkü yıkımı getiren şey isteklerimizdir. Anlıyor musun? Ran soyunun, yani kendi atalarımın yaptıkları yüzünden tüm ailemi katleden bir imparatorun soyu için burada kapalı kalmanın, sadece onlar var olabilsin diye nefes almanın nasıl bir his olduğunu anlıyor musun? Sırrım açığa çıkarsa öldürüleceğimi bilerek, bu bedenin içinde her an korkuyla, nefesimi tutarak yaşamanın ne kadar zor olduğunu biliyor musun?”
Jusetsu’nun sesi titriyordu, acıyla dudağını ısırdı. Birinin ona cevap vermesini, bu çıkmaza bir açıklama getirmesini o kadar çok isterdi ki. Neden başka bir yer değil de tam olarak bu sarayda yaşamak zorundaydı? Hiçbir şey isteyemezdi, kimseyle gerçek bir bağ kuramazdı ve kaçması bile imkansızdı. Neden?!
“Şimdi anladın mı? Hadi, o söylediklerini bir kez daha tekrarlasana. Benim ne kadar acınası olduğumu söylesene yüzüme. Sanki seninle hiçbir alakası yokmuş gibi bana acıdığını söylesene!”
Jusetsu çay bardağını kaptığı gibi duvara fırlattı. İncecik porselen bardak, kırılan bir buz kütlesinin çıkardığı o keskin sesle saniyeler içinde paramparça oldu.
Hızlı hızlı nefes alarak öfkeyle Koshun’a baktı. Ne olursa olsun ağlamayacaktı. Onun kendisine daha fazla acımasını istemiyordu. Böyle basit ve yüzeysel bir duyguyla kendisini anlamaya çalışmasına katlanamazdı. Şimdiye kadarki hayatı hakkında ne hissederse hissetsin, bundan sonra yaşamak zorunda olduğu hayat ne kadar ağır gelirse gelsin, o zavallılık kelimesinin arkasına sığınmayacaktı.
Koshun’un yüzü kireç gibi olmuştu, dudaklarını birbirine bastırdı. Söyleyecek doğru kelimeleri bulmakta zorlanıyor gibi bir hali vardı.
Kırılan bardağın sesini duymuş olacak ki, Jiujiu odanın arkasından ürkekçe kafasını uzattı. Yerdeki porselen kırıklarını görünce panik içinde yavaşça o tarafa doğru ilerledi. Parçaları toplamak için yere çömeldiği sırada Jusetsu arkasından seslendi.
“Bırak Jiujiu, dokunma. Ben sonra toplarım. Ellerini keseceksin.”
“Hayır, ama…”
Bu ses Jusetsu’yu aniden irkiltti. Jiujiu’nun o her zamanki neşeli sesi değildi bu. İki farklı ses tek bir gövdede birleşmiş, yankılanarak dökülüyordu ağzından. Tuhaf, ürkütücü bir tınıydı.
Çift seslilik. Bu, bir insana hayalet musallat olduğunda çıkan o tekinsiz sesti.
“Jiu…”
“Kımıldama, Kuzgun Eş.”
Jiujiu, ya da daha doğrusu onun bedenini ele geçiren o hayalet, elinde porselen bardağın keskin bir parçasıyla yavaşça ayağa kalktı. Jusetsu öne doğru bir adım atacak oldu ama hemen durdu. Jiujiu’yu ele geçiren hayalet, elindeki keskin porselen parçasını kızın ince boynuna bastırıyordu.
“Hyogetsu!” diye acıyla haykırdı Jusetsu.
Jiujiu’nun dudakları gerildi, yüzünde çarpık bir ifade belirdi. Hayalet, alaycı bir şekilde gülümsemeye çalışıyordu.
“Doğru tahmin. Çok zekice.” O ikiye bölünmüş ses, kendisiyle alay edercesine odada yankılandı.
Sırf kendi canını kurtarmak için ele geçirdiği bir fâninin hayatını bu kadar çabuk kalkan edecek başka bir hayalet yoktur herhalde, seni gidi alçak.
Öyle mi dersin? Eskiden büyücülük yaptığım dönemlerde bu numarayı her an görürdün.
Jiujiu’yu rahat bırak.
Burada şartları sunan benim, Uryu.
Jusetsu elini hafifçe oynatacak olduğunda, Hyogetsu elindeki porselen kırığını Jiujiu’nun boynuna biraz daha bastırdı. Jusetsu çaresizce dudağını ısırmak ve öylece kalakalmak zorunda kaldı.
Daha önce bahsettiğin o ricası bu muydu? diye sordu Jusetsu.
Kesinlikle öyle, dedi Hyogetsu.
Amacın Ran hanedanını yeniden canlandırmak falan değil, değil mi? Yoksa imparatora bir lanet musallat edip canını almak mı istiyorsun?
Koshun bakışlarını hızla Jusetsu’ya çevirdi ama genç kız onun olduğu tarafa bakmadı bile.
Tabii ki hayır! Jiujiu, daha doğrusu onun bedenini kullanan Hyogetsu, alaycı bir tavırla güldü. Böyle şeyler ilgimi çekmiyor. Sadece… Sadece kurtarmanı istediğim biri var.
Ses tonu birden değişmişti; Hyogetsu çaresizlik içinde gözlerini kıstı.
Ah, Jusetsu. Uryu. Lütfen ricamı kabul et, olmaz mı? Kavrayışını sıkılaştırırken sesindeki ciddiyet derinden hissediliyordu. Porselen parçasının ucu Jiujiu’nun tenine iyice gömülmüştü. Jusetsu nefesini tuttu.
Sana daha önce de en azından seni dinleyeceğimi söylemiştim. Yeter ki Jiujiu’nun bedenini terk et.
Sesindeki sabırsızlık ve endişe açıkça duyuluyordu. Jiujiu’nun zarar görmesine asla izin veremezdi. Bu kızın en başından beri kendisiyle hiçbir bağı olmamalıydı. Eğer Jusetsu onu saray yardımcısı olarak yanına almasaydı, şimdi buralarda olmayacaktı. Temiz kalpli, sıradan bir kızdı o. İşte bu yüzden…
Jusetsu, ben…
Hyogetsu, Jusetsu’ya yalvarmak için öne doğru bir adım attı. Tam o anda, porselen kırığının ucu kaydı ve Jiujiu’nun boynunda küçük bir kesik açtı. Sıcacık, kırmızı bir kan süzülmeye başladı.
Jusetsu bunu görür görmez, benliğinin derinliklerinde bir şeylerin uyandığını hissetti ve tüm vücudunu buz gibi bir ürperti kapladı.
Bırak o kızı!
Parmak uçlarından başlayarak tüm tüyleri diken diken oldu. Tenini sıcak bir rüzgâr yalayıp geçiyor gibiydi. Yerinden bir milim bile kıpırdamamıştı ama saçındaki süsler şıngırdamaya başladı. Bu titreme gitgide şiddetlendi ve sonunda saçındaki o gösterişli toka ile diğer süsler etrafa fırladı. Özenle toplanmış saçları çözülüp sırtına döküldü. Sanki elbisesi sert bir rüzgâra kapılmış gibi saçları havada dalgalanıyor, darmadağın oluyordu. İşin tuhafı, odada esen tek bir rüzgâr bile yoktu. Göğsünün içi aynı anda hem cayır cayır yanıyor hem de buz tutuyordu. Artık kendinde değil gibiydi; parmağıyla Hyogetsu’yu işaret ederek haykırdı:
Sana o kızdan uzak dur demedim mi?! Çekil onun bedeninden!
Odada aniden şiddetli bir kasırga koptu. Perdeler çılgınca savruldu, masa yerinden oynadı. Rüzgâr tek bir dalga halinde birleşerek Hyogetsu’nun, hayır, Jiujiu’nun bedenine çarptı. Jiujiu’nun ayakları yerden kesildi fakat hemen ertesi an, sanki onu havada tutan ipler birden kesilmiş gibi olduğu yere yığılıverdi. Jusetsu kulağına çalınan boğuk bir çığlık duydu ama bu ses kesinlikle Jiujiu’ya ait değildi. Bir an sonra o şiddetli rüzgâr sanki hiç var olmamış gibi yok oldu. Masayı örten örtü süzülerek yere serildi.
Jiujiu yerde hareketsiz yatıyordu; hemen yanı başında ise şaşkınlıktan donakalmış genç bir adam duruyordu. Bu Hyogetsu’ydu.
Beni oradan zorla söküp atmaya nasıl cüret…
Cümlesini tamamlamasına fırsat kalmadan Jusetsu elini ona doğru uzattı. Avucunun içinde yoğun bir sıcaklık toplandı, hava dalgalandı ve parmaklarının ucunda çiçek yaprakları belirmeye başladı. Birer birer ortaya çıkan hafif kırmızı yapraklar parıldayarak bir şakayık çiçeğine dönüştü.
Eğer öbür dünyaya kendi rızanla gitmiyorsan, seni oraya ben göndereceğim.
Hyogetsu dehşet içinde geriledi. Jusetsu, göğsünde dönüp duran o sıcaklık selini artık zapt edemiyordu. İçinde öfkeli bir alev topu patlamak üzereydi. Hyogetsu’nun ne dediğini duymuyordu bile. Ruhunun bir köşesinden gelen yabancı bir ses ona durmasını söylüyordu belki ama bedenini esir alan o kor ateş, hiçbir uyarıya kulak asmıyordu.
Hyogetsu’ya doğru bir adım attı. Adamın gözlerinde saf bir korku vardı. Jusetsu hiç tereddüt etmeden elini kaldırdı. Avucundaki şakayık, soluk kırmızı bir aleve dönüşmek üzereydi. Durmak istese bile artık çok geçti, dizginleri tamamen kaybetmişti. Kendi içindeki o azgın akıntıya kapılıp gitmişti. Jusetsu artık kendisi değildi.
Her şey o muazzam sıcaklığın altında kül olup gidecekti ki…
Jusetsu, dedi Koshun, birden onun kolunu kavrayarak.
Genç kızın nefesi kesildi.
Adını duyduğu an, sanki dünya yeniden netleşti.
Koshun’un sesi, durgun bir suya atılan taş gibi genç kızın yüreğinde dalgalandı ve o dalgalar ruhunun en derin köşelerine kadar ulaştı. Üzerine örtülen o ağır örtü birden yırtılmış ve içeriye göz kamaştırıcı bir ışık dolmuş gibiydi. Ne oluyordu böyle? Şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı.
Az önce çılgınlar gibi yanan o sıcaklık, kıyıdan çekilen sakin bir dalga gibi usulca sönüp gitti. Bedenine hükmeden o yabancı güç yavaşça yok oldu. Jusetsu başını kaldırdı. Koshun’un yüzü, odadaki her şeyden çok daha belirgin, çok daha yakın görünüyordu gözüne.
Neden Koshun her adını seslendiğinde, bu ses kalbini böylesine derinden sarsıyordu?
İçinde tarif edemediği, karşı koyamadığı tuhaf bir his peydah oldu.
Avucundaki şakayık çiçeği uçup gitti. Jusetsu derin bir nefes vererek omuzlarını ve gerilen tüm bedenini serbest bıraktı. Farkında olmadan kendini ne kadar çok sıkmıştı. Ama neden bu kadar gerilmişti ki?
Koshun, Jusetsu’nun kollarını bıraktı. Genç kızın elleri iki yanına düştüğünde, az önce korkudan yüzü kireç gibi olan Hyogetsu da rahat bir nefes aldı.
Sei, diye seslendi Koshun, durumu endişeyle izleyen Eisei’ye.
Eisei sanki daldığı uykudan uyanmış gibi gözlerini kırptı. Efendisinin ne istediğini her zamanki gibi tek bir kelime etmesine gerek kalmadan anlamıştı. Hemen Jiujiu’nun yanına gitti.
Kızı kucağına aldı. Sadece bayılmış, diye bildirdi.
Onu şuraya yatır, dedi Jusetsu, perdelerin arkasındaki yatağı işaret ederek.
Eisei başıyla onaylayıp kızı yatağa taşıdı. Jusetsu onun arkasından baktı, sonra bakışlarını tekrar Hyogetsu’ya çevirdi. Hayalet, başına gelecek her şeye karşı tetikte bekliyordu.
Rican neydi? Anlat bana, diye sordu Jusetsu yeniden. Ancak Hyogetsu’dan ses çıkmadı. Hâlâ gardını düşürmemişti; muhtemelen zorla öbür dünyaya gönderilme korkusunu üzerinden atamamıştı.
Kurtarmamı istediğin birinin olduğunu söylemiştin. Kim o?
Hyogetsu kararsız görünüyordu, tek bir kelime bile edemedi. Jusetsu ona dik dik bakarken zihninde taşları yerine oturtmaya çalıştı.
Dur tahmin edeyim… Prenses Meiju mu?
Hyogetsu sanki ağzına çok acı bir şey almış gibi yutkundu. Jusetsu hedefi tam on ikiden vurmuştu.
Prenses Meiju mu… İkinci prenses mi? dedi Koshun, geçmişi hatırlamaya çalışarak boş gözlerle bakarken.
Doğru, diyerek onayladı Jusetsu. Senin teyzen oluyordu, değil mi Hyogetsu? Annenin kız kardeşi.
Onunla annemin babaları bir değildi. Hem benden de küçüktü, diye fısıldadı Hyogetsu nihayet konuşarak.
Sarayda senin hakkında bir sürü hikâye anlatılırdı, değil mi?
Saray havuzundaki saygısız bir hadımı balığa çevirdiği, hatta prensesin kaybolan bir eşyasını bulduğu söylenirdi. Bu efsanelerin ardı arkası kesilmezdi.
Jusetsu o an Koshun’un kendisine anlattığı bir şeyi anımsadı.
Bu yüzden onunla yakın olduğunu düşünmüştüm. Ayrıca saraydan ayrılıp seni yetiştiren büyücü ustanın evlatlığı olmayı planlıyormuşsun. Ne tuhaf… Onun yerine geçmeye hiç niyetin yokken neden ustanın soyadını almak isteyesin ki? Tam tersine, Ran soyadından kurtulmaya çalışman oldukça ilgi çekiciydi…
Hyogetsu ne diyeceğini bilemeyerek gözlerini odada gezdirdi. Jusetsu bakışlarını Koshun’ya çevirdi. Genç adamın zihninde henüz her şey netleşmemiş gibi görünüyordu.
Bu sizin pek ilginizi çekmeyebilir ama bugün bu dünyada, aynı aileden biriyle veya farklı bir sınıftan biriyle evlenmeyi yasaklayan kanunlar var, dedi Hyogetsu.
İnsanlar aynı aileden gelen kişilerle evlenemezdi; fahişeler satın alınıp metres olarak tutulabilse de asla resmi eş olamazlardı. Kurallar böyleydi.
Eski zamanlarda bu kurallar yoktu, diye devam etti. Tarih kitaplarına ya da efsanelere bakarsanız, eski hanedanlıklarda anneleri farklı olduğu sürece ağabeylerin kız kardeşleriyle, amcaların yeğenleriyle evlendiği pek çok örnek bulursunuz. Bu durum ancak Ran hanedanının kurulmasıyla yasaklandı.
Yani demek istiyorsun ki… dedi Koshun çenesini sıvazlayarak, kendi ailenden biriyle evlenmek istiyordun ve bu yüzden soyadından kurtulup Ran ailesiyle arana mesafe koymaya çalıştın. Doğru mu?
Hyogetsu sessizliğe gömüldü.
Bu kişi Prenses Meiju değildi, değil mi? diye sordu Koshun.
Hyogetsu cevap vermeyince Koshun bu kez Jusetsu’ya döndü.
Hayalet olarak kalan imparator ve imparatorluk ailesi üyeleri, Alev İmparatoru’nun yatağı başında belirdiklerinde Reijo tarafından huzura kavuşturulmuşlardı. Eğer sevgilin onlardan biri olsaydı, senin hâlâ burada kalman için bir sebep olmazdı. Ama o onların arasında değildi. Bu yüzden benden onu kurtarmamı istiyorsun, değil mi?
Bu durumda, sevgilisinin olabileceği tek bir kişi vardı: Prenses Meiju.
Mantıklı, dedi Koshun ama başını yana eğerken yüzü ifadesizdi. Peki neden bunca zaman sonra, şimdi ortaya çıktın?
Hyogetsu, Reki eyaletinde o büyücü adayının bedenini ele geçirerek çok uzun zaman geçirmişti. Koshun haklı bir noktaya değiniyordu; neden şimdi Jusetsu’nun kapısını çalmıştı?
Ben… İç saraydaydım, diye yanıtladı Hyogetsu usulca. Avare bir hayalete dönüşmüştüm ve farkına bile varmadan kendimi iç sarayda buldum. Meiju’yu aradım. Onun burada kendi kılıcıyla canına kıydığını duydum.
Hyogetsu bu sözlerin ardından, yüreğindeki derin kederi dışarı vuran büyük bir iç çekti.
Evlenecektik. Ran hanedanından ayrılmayı göze aldığım sürece büyükbabam, yani imparator bile bu izdivaca rıza gösterirdi. Ona daha yeni nişan hediyesini sunmuştum. Öyle sevinçliydi ki... Ama sonra her şeyimizi kaybettik.
Katledildikten sonra Hyogetsu, tanınmaz hale gelene kadar yağmalanıp yıkılmış iç sarayda avare bir hayalet gibi dolanmış, her yerde Meiju’yu, en azından onun cansız bedenini aramıştı. Taş yollar kan gölüne dönmüş, saray görevlisi kadınların ve nedimelerin cesetleri bahçelere öylece fırlatılmıştı. Havada keskin bir is kokusu vardı; saray binalarından birinin yandığı her halinden belliydi. Hyogetsu, her şeye rağmen hiç durmadan aramaya devam ettiğini anlattı.
Meiju’nun naaşına dair tek bir kemik bile bulamadım. Belki de çoktan götürmüşlerdi. Fakat başka bir şey buldum... Söğüt ağacının altında bir hayalet duruyordu. Meiju’nun hayaleti.
Hyogetsu gözlerini yere indirdi. Kederle batan bakışları buğulandı.
Son nefesini verdiği anın bir aksisiyken karşımda duruyordu. Boynundan aşağı kanlar süzülüyordu. O ağacın altında can vermiş olmalıydı. Sesimi ona duyuramadım. Zihni başka bir şeyle öyle meşguldü ki beni işitmiyordu. Onu ne cennete gönderebiliyordum ne de onunla birlikte o diyara gidebiliyordum. Çareyi ustama sığınmakta buldum ama alev imparatoru bütün kamları ya esir etmiş ya da sürgüne göndermişti. Ran hanedanının hizmetindeki kamlar ise idam edilmişti. Ustam bir şekilde kaçmayı başarmış ama izini ben bile bulamamıştım. Meiju’yu kurtarabilecek başka bir kam bulmak ümidiyle imparatorluk şehrini terk etmeye karar verdim.
Koshun araya girdi. Şimdi yaptığın gibi, o zaman da kargı eşine gitmeyi düşünmedin mi?
Hyogetsu bu soru üzerine gözlerini Jusetsu’ya çevirdi. Kargı eşi, imparator da dahil olmak üzere imparatorluk ailesinin hayaletlerini defediyordu. Defetmek, kurtarmakla aynı şey değildir. Ruhları rızaları dışında zorla cennete yollamaktır. Ruhları tamamen yok olur. Kargı eşine gitmek benim için bir seçenek olamazdı. En ufak bir hatamda, diğer akrabalarıma yaptığı gibi beni de defederdi.
İşte bu yüzden Jusetsu ile karşı karşıya geldiği her an tetikte olmuş, hep başkalarını piyon olarak kullanmıştı.
Yine de ara sıra Meiju’yu görmek için iç saraya dönerdim. Hayaleti kimseden intikam alma peşinde değildi, sadece söğüt çiçekleri açtığında o ağacın altında beliriveriyordu. Kargı eşinin bile ona dokunmayacağını düşünüyordum ama... Meiju sesime hiçbir zaman karşılık vermedi.
Meiju’yu her görmeye gidişinde, Hyogetsu içten içe ümitlenir, belki bu sefer sesimi duyar diye ona seslenirdi. Ancak her defasında hayal kırıklığıyla geri döner, onu kurtarmanın bir yolunu bulmak için yine yollara düşerdi. Bu sonu gelmez döngüyü hayal etmek bile Jusetsu’nun yüreğini sızlatmaya yetti.
Güçlü kamlar kendilerini çok iyi gizlemişti, bir tanesini bile bulmak son derece güçtü. Bedenini ilk ele geçirdiğim kişi bir kam değil, tapınak rahibesiydi. Tanrıçaya yürekten bağlıydı ve bazı özel güçleri vardı. Bana yardım edebileceğinden emindim. Onun bedenine girip Meiju’nun hayaletine seslenmeyi denedim ama planladığım gibi gitmedi. Meiju kimsenin çağrısına cevap vermiyordu. Başka birkaç kişinin daha bedenini kullanarak defalarca denedim, her seferinde aynı hüsranı yaşadım. Ona yaklaşabildiğim tek an, söğüt çiçeklerinin açtığı zamandı. Baharlar birbirini kovaladı ama elimden hiçbir şey gelmedi.
Hyogetsu gözlerini yumdu. Belki de çiçekler döküldükten sonra rüzgarda uçuşan söğüt tohumlarını hatırlıyordu. Bu tohumlar, Meiju’dan bir yıl daha ayrı kalacağı anlamına geliyordu.
Nice bahar geçip gittikten sonra ustamı aramaya karar verdim. Ne de olsa döneminin en kudretli kamıydı. Ben onu bulamasam bile, onun beni bulmasını sağlamalıydım. İşte o zaman, insanları kandırmakta üstüne olmayan, fiyasko bir kam gözüme çarptı. Gerçekten de insanların ilgisini çekmekte üstüne yoktu, hatta işi Ayın Hakiki Öğretileri adında kendi tarikatını kurmaya kadar götürdü. Gelgelelim bir sorun vardı; fazlasıyla göze batıyordu. Ustam beni bulamadan, saray bakanlığı durumun farkına vardı.
Hyogetsu acı bir şekilde sırıttı. Jusetsu ile Koshun bundan sonrasında ne olduğunu zaten biliyorlardı.
Fakat, belki de bu sayede demeliyim, iç saraya döndüğümde makama yeni bir kargı eşinin geçtiğini öğrendim. Üstelik Ran hanedanıyla bir bağın olduğu fısıldanıyordu. Kartlarımı doğru oynarsam seninle bir anlaşma yapabileceğimi düşündüm. Ne kadar da safça bir düşünceymiş, dedi Hyogetsu, bakışlarını yere indirerek.
O an sanki ayın önüne bir bulut çekilmiş, bakışlarına derin bir gölge düşmüştü. Adı gibi, yani buz ay anlamına gelen Hyogetsu gibi, soğuk bir gecede parıldayan ayın o ürpertici ve büyüleyici güzelliğini taşıyordu.
Jusetsu, O saray görevlisini kendine kalkan etmeseydin, seni sükunetle dinlerdim, dedi.
Beni buraya tamamen savunmasız çağırmanı beklemiyordun herhalde, diye karşılık verdi Hyogetsu. Önceki kargı eşi, büyükbabamın ve ailemin diğer üyelerinin ruhlarını tek bir hamlede defetti. Bu öyle kolayca unutulacak bir şey değil.
Jusetsu buna verecek bir cevap bulamadı. Yüzüne dökülen saç tellerini eliyle geriye itip kafesli pencereye doğru baktı.
Güneş batıyor zaten, diye mırıldanarak kapıya yöneldi.
Tam çıkacakken duraksadı, Koshun ve yanındakilere döndü. Arkamdan gelin, diye emir verdi.
Hyogetsu’nun yüzünde kararsız bir ifade belirdi ama Jusetsu onun bu endişeli halini umursamadan binadan çıktı. Gökyüzünün bir kısmı hafif kızıl bir renge bürünmüş, diğer kısmı ise ayın doğmak üzere olduğunu müjdeleyen parlak bir beyazlığa bürünmüştü. Gün batımı, yabani pamuk ağacının dalları arasında eriyip gidiyor gibiydi. Vakit kaybetmeden iç sarayın güneyine, Meiju’nun olduğu yere doğru ilerlediler. Yürürken Jusetsu, Gyoko Sarayı’nın mahzeninde gördüğü o paravanı hatırladı. Hyogetsu soğuk bir cam kadar keskin ve pürüzsüz görünürken, Meiju’nun güzelliği nadide bir mücevher kadar yumuşaktı.
Jusetsu arkasına dönüp seslendi. Hyogetsu.
Koshun ile Eisei hemen arkasından yürüyor, Hyogetsu ise biraz daha geriden geliyordu. Adımları hiçbir ses çıkarmıyor, arkasında bir gölge bırakmıyordu; bu durum insana ürpertici bir his veriyordu.
Prenses Meiju’nun camdan bir tarağı olduğunu biliyorsundur herhalde?
Beyaz camdan yapılmış olanı mı kastediyorsun?
Evet.
Biliyorum. Onu ona ben vermiştim. Nişanımızın nişanesiydi, diye açıkladı.
Demek öyle...
Hyogetsu nişan hediyesinden bahsettiğinde, Jusetsu’nun aklına bu tarağın gelmesi tesadüf değildi.
Onun kaybolduğunu biliyor musun? diye sordu.
Kayboldu mu? Hyogetsu’nun yüzündeki bütün kan çekildi. Yağmalandı mı yani?
Belki de... Ama bana pek öyle gelmiyor.
Eno Sarayı’nı geçtiklerinde, söğüt ağacının bulunduğu şeftali bahçesi göründü. Gökyüzü iyice kararıyor, etraf koyu bir çivit mavisine bürünüyordu. Aynı zamanda kayısı biçimindeki yuvarlak ay, bembeyaz bir ışıkla parıldamaya başlamıştı. Söğüt ağacına yaklaştıklarında Jusetsu durdu. Hyogetsu, boğazı düğümlenerek kederli bir iç çekti.
Meiju, çiçek açmış söğütün altında belirdi. Etrafındaki koyu karanlığın aksine, etrafa buğulu, beyaz bir ışık saçıyordu. Jusetsu onun öne eğik başına baktı.
Prenses Meiju canına kıymak için tam da bu söğüt ağacının altını seçmiş. Neden burayı seçtiğini biliyor musun? diye sordu Jusetsu.
İç sarayı her ziyaret ettiğimde onunla hep burada buluşurduk. Ona evlilik teklif ettiğim yer de burasıydı.
Şimdi her şey taş yerine oturuyordu. Ölürken bile Hyogetsu ile olan hatıralarını yanında taşımak istemişti.
Öyleyse, son anlarında o çok değer verdiği cam tarağı yanına almamış olması düşünülemez.
Ne de olsa nişan hediyesiydi. Ölmek için burayı seçtiyse, son nefesini verirken o tarağı saçına takmış olması en doğal şeydi.
Ama... dedi Jusetsu, Meiju’nun başını işaret ederek, Saçında o tarak olmadan ölmüş.
Bir insanın hayaleti, her zaman tam olarak öldüğü andaki halini yansıtmazdı. Hyogetsu bunun en bariz örneğiydi. Bazen ölen kişiler, zihinlerinde en derin iz bırakan halleriyle geri dönerlerdi. Meiju’nun hayaletinin saçında tarak yoksa, ya öldüğü an gerçekten öyleydi ya da zihninde kalan son silüetinde tarak yer almıyordu. Ama neden? Her halükarda, hayaletinin üzerinde o tarağın bulunması çok daha mantıklı olurdu.
Sanırım son anlarında o tarağı üzerinde taşımak istemedi. Aksi takdirde cesedinin üzerinden yağmalanıp giderdi.
Koshun, ne fısıltı ne de iç çekiş denilebilecek kısık bir ses çıkardı. Kafasında bir taş yerine oturmuş gibiydi. Prenses Meiju’nun kuşağı ve canına kıydığı kılıç Gyoko Sarayı’nın mahzeninde saklanıyor. Bu işler böyle yürür.
Jusetsu daha önce Koshun’u, ölülerin üzerinden çıkan mücevherleri mi saklıyorsun diye azarlamıştı.
Jusetsu, Tarak, Hyogetsu’yu katleden alev imparatorunun eline geçebilirdi, dedi. Bu, kızın ne pahasına olursa olsun kaçınmak isteyeceği tek şey değil miydi?
Öyleyse... dedi Hyogetsu, gözlerini Meiju’ya dikerek, O tarak şimdi nerede?
Jusetsu adım adım prensese doğru yaklaştı.
Askerler peşindeyken onu bir yere saklayacak vakti olamazdı. Muhtemelen ölmek için seçtiği bu yere geldi ve... Jusetsu, Prenses Meiju’nun önünde diz çöktü, elini ayaklarının dibindeki toprağa koydu. Toprak serindi. Sanırım onu buraya gömdü.
Koynundan küçük bir tahta parçası çıkarıp toprağı kazmaya koyuldu. Yanında başka uygun bir alet yoktu.
Koshun, "Sei," diye seslenince Eisei isteksizce Jusetsu'nun yanına gitti.
Cübbesinin göğsünden bir kama çıkarıp tek bir hamlede koca bir toprak kütlesini oyup çıkardı.
Jusetsu, bu adam her an böyle tehlikeli bir silahla mı dolaşıyor, diye düşündü.
"Çok derine gömüldüğünü sanmıyorum."
Bir süre kazdıktan sonra söğüt köklerine denk geldiler. Kökler henüz incecikti. Jusetsu'nun eli havada kaldı. Köklerin arasına dolanmış, daha doğrusu onlar tarafından korunmuş halde duran şey taraktı. Üzeri toprakla kaplanmıştı ama beyaz camdan yapıldığı her halinden belliydi. Jusetsu aceleyle tarağı yerinden çıkarıp üzerindeki pisliği temizledi.
Koshun, "Bunu kullan," diyerek ona bir el bezi uzattı.
Jusetsu üzerindeki toprağı silip temizleyince, şakayık işlemeli dalga şeklindeki o güzelim tarak tüm zarafetiyle ortaya çıktı. Pürüzsüz, süt beyazı yüzeyi ay ışığı altında ışıl ışıl parıldıyordu. Tarak, Hyogetsu'nun ay gibi soğuk güzelliği ile Meiju'nun yumuşak güzelliğini tek bir gövdede birleştirmişti.
"Sanırım bu tarak için o kadar endişeleniyordu ki, bu yüzden buradan ayrılmaya bir türlü eli varmadı. Aklı fikri buradaydı."
Bunun sonucunda, ne kadar acı bir tezat olsa da, Hyogetsu'nun sesi bile ona ulaşamamıştı.
Jusetsu tarağı Meiju'nun önünde havaya kaldırdı. Diğer avcunda bir sıcaklık topladı. Açık kırmızı taç yaprakları kabarıp bir şakayık şeklini aldı. Üzerine üfledi; yapraklar dağılıp dumana dönüştü ve tarağın etrafını sardı. Ardından bu duman Meiju'ya doğru süzüldü. Hayalet kadın başını öne eğmiş duruyordu ama bunu fark etmiş gibi ilk kez önüne doğru baktı. Açık kırmızı duman onu çevreledi. Tarak ay ışığında parıldıyordu.
Meiju'nun boş bakan gözleri yavaşça canlandı. Tarağın diğer tarafında Hyogetsu duruyordu. Gözleri hayretle açıldı.
"Meiju..." Hyogetsu öne doğru adımlayarak ona seslendi.
Meiju gözlerini kırpıştırdı. Sanki içinden bir rüzgâr geçmiş gibi yüz ifadesi tamamen değişti. Gözleri parıldayarak üst üste kırpıştırdı. Işığı geri yansıtan yanaklarında yumuşak çizgiler belirdi. Gümüş rengi saçları yukarıdan toplanmıştı; boğazındaki kesik iyileşti ve yaradan sızan kanlar yok oldu. Kana bulanmış cübbesi, dalga desenli bir eteğin üzerine altın ve gümüş ipliklerle harikulade işlenmiş göz alıcı bir tören elbisesine dönüştü.
Hyogetsu, Meiju'nun saçlarını okşadı ve tam o noktada cam tarağı belirdi. Meiju sessizce gülümsedi ve Hyogetsu onu kollarına aldı. Adamın dudaklarında da hafif bir tebessüm belirdi. Meiju'nun kulağına bir şeyler fısıldar gibiydi ama Jusetsu durduğu yerden ne dediğini seçemedi.
İkisi de ay ışığının altında yavaş yavaş gözden kaybolmaya başladı. Çiçeklerle bezeli söğüt dalları gece rüzgârında salındı. Aşıkları bağrına basan salkım saçak çiçeklerin arasında, iki sevgili çıt çıkarmadan yitip gitti.
Hafif bir esinti söğüt ağacını iki yana salladı. Jusetsu, ay ışığının aydınlattığı söğüt çiçeklerine gözlerini dikti. Kimseden ses çıkmıyordu.
Bir süre sonra Koshun nihayet konuştu; sesi sanki bir rüyadan yavaşça uyanıyormuş gibi fısıltıdan farksızdı. "...O tarağı onlar için mezarlarına gömelim."
Ran ailesinin mezarları, saray arazisinin sınırında, saray bahçesinin sessiz bir köşesindeydi. Aslında orada bulunan aile tapınağı yıkılmıştı; ancak Alev İmparatoru insanların onlara tazimde bulunması fikrinden nefret ettiği için saray arazisinin dışına hiçbir şey inşa ettirmemiş, onları saray bahçesinin içine gömdürmüştü.
"Bu iyi bir fikir."
Meiju zaten en başında tarakla birlikte ölmeyi planlamıştı, bu yüzden böylesi en doğrusuydu.
"Benim dokunmamam en iyisi. Ran soyundan biri olarak onun muhafazası senin sorumluluğunda olsun," dedi Koshun geniş yenini savurarak.
Jusetsu tarağa doğru baktı. Ay ışığı, üzerindeki camı bir çiy tanesi gibi yumuşakça kaplıyordu.
Hâlâ yapılması gereken son bir iş vardı.
Gece yarısını geçiyordu ama Jusetsu kafesli penceresinin pervazına oturmuş, dışarıyı seyrediyordu. Gece karardıkça ayın ışığı daha da parlak, daha da berrak bir hal alıyordu. Gözlerini kapattığında, bülbüllerin sesi sanki olduğundan daha yakınmış gibi geliyordu. Nefesini seyrekleştirip bir belirti aradı. Geceyle ne kadar derinleşirse, duyuları da o kadar uzağa erişebiliyordu. Kış Hükümdarı geceye hükmederdi. Gece, gündüz vakti asla yapamayacağı şeyleri yapmasına yardım ediyordu.
Koshun... yatak odasındaydı.
Karanlıkta bir koku aldı. Koshun'un odasında başka bir şey daha vardı. Bu neydi böyle?
Jusetsu gözlerini hafifçe araladı. Bu, sabah Gyoko Sarayı'na gittiğinde hissettiği şeyle aynıydı. Aynı belirtiydi.
Havayı kokladı.
"Aptal."
O adam gerçekten uslanmaz bir budalaydı.
Jusetsu pencereden indi. Kapıya doğru yöneldiğinde, Shinshin kanatlarını çırparak hırçınlaşmaya başladı. Kuşa şöyle bir baktı, dudaklarının kenarı yukarı kıvrıldı.
"Endişelenmene gerek yok Shinshin, yakında dönerim. Kaçmak benim için bir seçenek değil, seni gidi Niangniang'ın sinir bozucu bekçi köpeği," dedi. "Eğer beni gammazlamayı düşünüyorsan, seni diri diri kızartırım."
Bu tehdidin ardından kuş sakinleşti. Jusetsu sarayının kapısını açar açmaz merdivenlerden aşağı süzüldü. Uzun eteğini yukarı toplayıp işlemeli pabuçlarıyla taşların üzerinde o kadar hızlı koştu ki, sanki buz üzerinde kayıyordu. Arkasında bıraktığı karanlık saray binasından uzaklaşıp defne ve ormangülü ormanının içinden geçerek iç sarayın doğu kapısına doğru ilerledi.
O doğu kapısı, iç sarayı imparatorun ikametgâhına ve iç avluya bağlayan kapıydı. Ringai Kapısı olarak bilinirdi. Orada bir nöbet ateşi yanıyor, birkaç muhafız nöbet tutuyordu. Jusetsu saçından bir şakayık çıkarıp üzerine üfledi. Çiçek ince parçalara ayrılarak etrafa saçıldı. Kapı gittikçe yakınlaşıyordu ama Jusetsu yavaşlamadı; muhafızların arasından süzülüp doğrudan içeri girdi. Jusetsu yanlarından geçerken adamlar şaşkın şaşkın donakaldılar. Jusetsu karşı tarafa geçtikten sonra bile onu fark etmiş gibi görünmüyorlardı.
Sabah Eisei'nin kendisine gösterdiği yolu takip ederek Gyoko Sarayı'na doğru yöneldi. Yamei Sarayı'nın aksine, saçaklardan sarkan fenerler yakılmıştı ve etrafı ışıl ışıl aydınlatıyordu. Jusetsu ön tarafa gitmek yerine binanın arkasına dolandı, çünkü yatak odası oradaydı. Bahçeden geçip dışarı açılan kapıları aradı.
Ah... İşte bu koku. Sabah hissettiğinden çok daha keskindi.
Jusetsu eliyle bir şakayık çiçeği var edip saçına iliştirdi. Aradığı kapıyı bulunca parmağını salladı. Kapı büyük bir gürültüyle açıldı.
İçeri daldığında, gecelikleriyle duran Koshun'un arkasına döndüğünü gördü. Odanın ortasında bir heykel gibi dikiliyordu.
"Sen neden...?" diye başladı.
Böyle bir anda bile Koshun'un sesi son derece sakindi. Jusetsu onun önündeki boşluğa baktı. Geçide açılan kapının önünde iki hayalet duruyordu. Biri cinnabar kırmızısına boyanmış cübbesiyle soluk yüzlü bir kadın, diğeri ise acınası görünüşlü bir hadımdı. Koshun'un annesi Leydi Sha ve Teiran olmalıydılar.
Jusetsu sessizce saçından bir şakayık çıkarıp kapının önünde duran ikiliye doğru uzattı ama Koshun onun kolunu yakaladı.
"Bekle. Ne yapıyorsun?" diye sordu.
"Sessiz ol ve izle. Uzun sürmeyecek."
"Dur artık. Kimseye bir zararları yok."
Jusetsu, Koshun'a dik dik baktı. "Nereden bileceksin?" dedi. "Burası benim alanım."
Kolunu Koshun'un elinden kurtardı ve çiçeğe üfledi. Çiçek soluk kırmızı bir aleve dönüştü, ardından bir ok şeklini aldı. Hayaletlere dönüp elini aşağı doğru savurdu. Ok fırladı, kendi rüzgârını yaratarak havada süzüldü ve iki hayalete çarptı; en azından Jusetsu böyle olacağını umuyordu. Ancak ok onların arasından süzüldü ve tam o anda arkalarındaki kapılar ardına kadar açıldı; ok doğrudan o yöne doğru uçtu.
O saniyede, havada dehşet verici bir gümbürtü yankılandı. Hayır, bu bir gümbürtü değil, bir iniltiydi. Yerin derinliklerinden yankılanıyor gibi duran kulak tırmalayıcı bir çığlık havayı sarstı. Şiddetli bir rüzgâr esti ve tüm oda sallandıktan sonra nihayet yeniden duruldu. Ardından çığlık yavaşça kesildi.
Koshun şaşkınlık içinde açık kapılara baktı. Ne olduğunu zerre kadar anlamış gibi görünmüyordu. Jusetsu etrafı süzdü ve o keskin kokunun tamamen yok olduğunu teyit etti.
"Neler oluyor...?" diye söze başladı Koshun.
"O ikisinin neden kapının önünde dikildiğini sanıyordun?" diye sordu Jusetsu. Gözlerini hâlâ kapının yanında dolanan iki hayalete çevirdi.
"Sanırım... bana söyleyecek bir şeyleri olduğu içindi."
"Şey, o da var elbette ama asıl sebep seni koruyor olmalarıydı."
"Korumak mı? Kimi..."
"Gerçekten budalanın tekisin," diye kestirip attı Jusetsu. "Seni tabii ki."
Koshun'un dili tutulmuştu. Dönüp hayaletlere baktı.
"Onların ilk kez yaklaşık bir ay önce ortaya çıktıklarını söylemiştin, değil mi? Yaklaşık bir ay önce ne olmuştu?" diye sordu.
Koshun, Jusetsu'ya döndü. "...İmparatoriçe ana idam edildi," dedi.
Jusetsu başını salladı. "Hemen ardından ortaya çıktılar, değil mi?"
"Haklısın. Tam olarak hemen sonrası değildi ama..." Koshun şüpheyle baktı. "Bunun konuyla ne ilgisi olabilir?"
"Dinle. Bu sabah buraya geldiğimde binada bir koku fark ettim."
"Nasıl bir koku?"
"Bir canavar kokusu. Buram buram canavar laneti kokuyordu."
"Lanet mi...?" diye tekrarladı Koshun, ardından sesini neredeyse fısıltıya benzer bir tona indirgedi, "Olamaz..."
Kapatıldığı sarayı ya da idama götürülmeden önce tutulduğu binayı incelemeliyiz. Lanetin izleri kesinlikle oralarda bir yerdedir. Yatağının altına ya da tavan kirişlerinin üstüne bakmak iyi bir fikir olabilir.
Ömrünün son demlerinde imparariçe, kendisi göçüp gittikten sonra Koshun’un başına felaketler yağdıracak bir lanet bırakmıştı geride.
Peki o zaman, annem ve Teiran neden oradaydı?
Senin yatak odana sızmaya çalışan laneti engellemek için son bir gayretle kendilerini siper ediyorlardı.
Koshun dudaklarını araladı, bir şeyler söylemek istedi ama kelimeler boğazında düğümlendi. Çaresizce bakışlarını yere indirdi. Sonra birden irkilerek arkasına döndü. Leydi Sha ve Teiran’ın hayaletleri hemen yanı başındaydı. Az önceki korkunç hallerinden eser kalmamış, eski hallerine bürünmüşlerdi. Leydi Sha, yukarıdan topladığı saçlarına iliştirilmiş tokasıyla narin yüzlü, dünya güzeli bir kadın olarak duruyordu karşısında. Hadım Teiran’ın gözlerinde ise huzur dolu, yumuşak bir ifade vardı. Tıpkı hayatta oldukları günkü gibi görünüyorlardı. İkisi de gülümsedi. Bu dingin gülümsemeyle birlikte, bir an içinde karanlığın derinliklerinde süzülerek gözden kayboldular. Odada onlardan geriye kalan tek şey, gecenin o tatlı çivit mavisi esintisi oldu.
Koshun, az önce durdukları boşluğa doğru elini uzattı ama parmakları havayı buldu. Elini yavaşça indirdi. Öylece kalakaldı, derin bir sessizlik içinde gözlerini karanlığa dikti.
Jusetsu tek kelime etmeden arkasını dönüp gitmeye yeltendi ama Koshun’un sesi onu durdurdu.
Jusetsu.
Ah, yapma şunu.
Ona ismiyle hitap etmesinden nefret ediyordu. Nedendir bilinmez, bu sesleniş yüreğini hoplatıyor, huzurunu kaçırıyordu.
Beni neden kurtardın? diye sordu genç adam.
Jusetsu kaşlarını çattı. Ne dedin sen?
Bana öfkeli değil misin? Benden nefret etmiyor musun? Koshun’un sesi son derece sakindi.
Jusetsu bir an ne diyeceğini bilemedi, duraksadı.
Öfkem... sana değil, dedi. Geçmişteki Yaz ve Kış Hükümdarlarına.
Onun iç saraya hapsedilmesinin tek sebebi o ikisiydi.
Hem, seni öylece ölüme terk etseydim, o ikisinin ruhu asla huzur bulamazdı.
Leydi Sha ve Teiran’dan bahsediyordu. Ölümden sonra bile Koshun’u kötülüklerden korumak için çırpınan o iki candan.
Koshun gözlerini kaçırdı. Teşekkür ederim, diye fısıldadı.
Jusetsu, bu içten teşekkür karşısında ne tepki vereceğini bilemeyip afalladı. Minnet duyulmasını falan... istemiyorum.
Yine de sana borçlandım. Bunu nasıl ödeyebilirim?
Nasıl mı?
Ondan çok şatafatlı bir şey isteyip istememesi gerektiğinden emin olamadı ama bunu düşünmek bile bir an sonra sinir bozucu gelmeye başladığı için hemen vazgeçti.
Gerek yok. Hatta buraya, benim sarayıma gelmeyi bırakırsan, benim için en büyük ödül bu olur.
Koshun gözlerini onun yüzüne dikti.
Ne var?
Sana yardım edemez miyim? diye sordu imparator.
Jusetsu gözlerini kırpıştırdı. Karşısındakinin ne saçmaladığını anlamaya çalışarak gözlerinin içine baktı ama orada sadece parıldayan, samimi bir ışık gördü. Bu durum kafasını karıştırmıştı.
Kurtarılmaya ihtiyacım yok benim...
Ama cezalandırılıyormuşsun gibi görünüyor.
Jusetsu bakışlarını kaçırıp karanlığa gömdü.
Bu, anneni ölüme terk etmenin cezası olmalı.
Bu sözler dudaklarından döküldükten sonra genç adam sustu. Odaya ağır bir sessizlik çöktü. Koshun, karşısındaki kadının ne düşündüğünü anlamak ister gibi pürdikkat onun yüzünü inceliyordu.
O zaman, dedi usulca. Ben de cezalandırılmalıyım. Ses tonu bir kış sabahı kadar berrak ve sakindi. Annemi de Teiran’ı da kurtaramadım. Benim payıma düşen ceza çok daha ağır olmalı.
Jusetsu şaşkınlıkla başını kaldırdı. Genç adamın gözlerinde söküp atılması imkansız bir hüzün kırıntısı vardı. Genç kadın, bu hüznün kendi içinde taşıdığı acıdan pek de farklı olmadığını hissetti.
Cezamızı birlikte çekersek belki o kadar da kötü olmaz, dedi Koshun ve nihayet yatağına doğru ilerledi.
Jusetsu olduğu yerde çakılı kaldı. Koshun perdelerin arkasında kaybolurken, o da kendini toparlayıp kapıya yöneldi. Bahçeye çıktığında Eisei’yi tam kapının önünde beklerken bulup irkildi. Eisei, belki de Koshun’un uykusunu bölmemek için kapıları sessizce kapattı. Jusetsu’ya kısa bir an baktıktan sonra saygıyla ellerini birleştirdi.
Jusetsu, Gyoko Sarayı’ndan ayrıldı. Gelirken geçtiği yoldan, Ringai Kapısı’ndan geçerek iç saraya geri döndü. Döndüğünde Shinshin sanki onu azarlamak ister gibi büyük bir gürültü kopardı ama Jusetsu onu duymazdan gelip perdeleri açtı. Yatağına oturup Koshun’un söylediklerini tarttı kafasında.
O adamın aptalın teki olduğunu zaten biliyordum, diye mırıldandı kendi kendine.
Siyah cübbesini bile çıkarmadan yatağına uzandı.
Mor şanşununun üzerine dalga ve kuş desenleri işlenmişti. Altına giydiği etek ise ördek yavrusu sarısı renginde ipekten yapılmış, üzerine dairesel inci motifleri nakşedilmişti. Jiujiu, Jusetsu’nun omuzlarına ince, ipek bir şal bıraktı. Şal, bir bahar sabahının gökyüzünü andıran kiraz çiçeği pembesindeydi. Bunların hepsi Kajo’nun ona hediyesiydi.
Hangi vidayı takmak istersiniz?
Ah...! Jusetsu bir an duraksadı, bir şey hatırlamıştı.
Dolaptan fildişi bir tarak çıkardı. Koshun’un ona verdiği taraktı bu.
Aman tanrım, dedi Jiujiu bıyık altından gülerek. Jusetsu’nun takı seçimi hakkında bir şeyler söyleyecek gibiydi.
Jusetsu hemen lafa girip kendini savundu: Bu tarağı sadece bu elbiseyle uyumlu olduğu için takıyorum.
Ben bir şey demedim ki, diye karşılık verdi Jiujiu.
Ama diyecektin, eminim.
Jiujiu, Jusetsu’ya eşlik ederek onu kırmızı gül çalılarının tüm ihtişamıyla açtığı Eno Sarayı’na götürdü. Kajo, nedimeleriyle birlikte merdivenlerin önünde onları bekliyordu.
Jusetsu’nun kıyafetini görünce yüzünde memnuniyet dolu bir gülümseme belirdi. Sana çok yakışmış, dedi.
Kajo onu davet etmişti ve Jusetsu da nihayet bu davete icabet ediyordu.
Söz verildiği gibi hafif ikramlar hazırlanmıştı; ballı beyaz mantılar, fuliubingler, nilüfer tohumu ezmeli baoziler... Sehpanın üzerinde göz alıcı bir tatlı dizisi sıralanmıştı. Kajo kendi elleriyle çay doldurup Jusetsu’ya ikram etti.
Sevgili Kuzgun Eş, bilmem haberiniz var mı ama majesteleri şu sıralar kanunnameleri gözden geçirmekle meşgul. Çoğunun işe yaramaz olduğunu savunuyor. Bu iş epey vaktini alıyor gibi görünüyor.
Beni ilgilendirmez, dedi Jusetsu ağzına bir baozi tıkıştırırken. En ufak bir ilgi duymuyorum.
Bana yazdığı mektupta, bir süre daha sizi ziyaret edemeyeceğini belirtmiş. Bunu size iletmemi rica etti.
Sana yazdığı mektupta neden bana iletilecek bir mesaj olsun ki?
Mektuplarını okumadan yaktığınızı iddia ediyor, sevgili Kuzgun Eş.
Jusetsu sustu. Bu doğru olabilirdi ama bu durum Kajo’yu aracı yapmasını haklı çıkarmazdı.
Ona iletmemi istediğiniz bir cevap var mı peki?
Yok, dedi Jusetsu hiç düşünmeden. Sonra ekledi: Ona söyle, bana böyle gereksiz mesajlar gönderip durmasın. Aslında vazgeçtim, hiçbir şey söylemene gerek yok.
Jusetsu başını iki yana salladı.
Majesteleri ne olursa olsun size mesaj göndermekte ısrar edecekse, keşke bir şiir yazsaydı. Kusuruna bakmayın lütfen, şiir ve müzik konusunda pek becerikli değildir. Kajo hafifçe güldü. Sesi, erkek kardeşinin beceriksizliği yüzünden özür dileyen bir abla gibi şefkatliydi. Gülüşü, sıcak ve huzur veren tatlı bir bahar rüzgarı gibiydi.
Şunlardan da yesene, diyerek Jusetsu’ya ballı beyaz mantılardan ikram etti. Daha çok var.
Kajo, karşısındaki genç kadının ağzını tatlılarla dolduruşunu büyük bir sevgiyle izliyordu. Benim on kardeşim var, biliyor musun? diye anlattı Kajo. En küçük kız kardeşim henüz evlenmedi, bizimle yaşıyor. Hemen hemen seninle aynı yaşlarda, Kuzgun Eş. Belki kabalık olacak ama seni böyle iştahla yerken görmek bana onu hatırlatıyor. Çok sevimli.
Bunu kabalık olarak görmüyorum.
Öyle mi? O halde sana amei diyebilir miyim? Bu, kendinden küçük kızlara hitap ederken kullanılan sevgi dolu bir sözcüktü. Jusetsu’nun kafası karıştı.
Karşılığında sen de bana aje diyebilirsin, diye devam etti Kajo. Bu da abla anlamına geliyordu.
Kajo dışarıdan çok mütevazı görünse de aslında içten içe oldukça dişli bir kadındı. Bunu o elbiseyi Jusetsu’ya verirken de göstermişti zaten. Ne diyeceğini bilemeyen Jusetsu, ağzına bir ballı mantı daha tıktı.
Jusetsu, Eno Sarayı’ndan ayrıldığında hava neredeyse kararmak üzereydi. Kajo, sanki küçük kız kardeşiyle ilgilenir gibi onu durmadan farklı cübbelerle süsleyip durmuştu. Bir şekilde eve birkaç parça elbiseyle dönmek zorunda kalan Jusetsu, Yamei Sarayı’na ulaştığında kapının önünde bekleyenleri gördü. Alacakaranlık çökmüş, gölgeler uzamıştı ama orada duran iki silueti tanımak hiç de zor değildi. Koshun ve Eisei idi gelenler.
Kapı neden açılmıyor diye merak ediyordum. Dışarıdaymışsın.
Bir süre gelemeyeceğini söylememiş miydin?
Bunu Kajo’dan duymuş olmalısın. İşlerimi beklediğimden daha çabuk hallettim.
Bunu söylerken Koshun’un bakışları Jusetsu’nun saçlarına kaydı. Jusetsu, saçına onun verdiği tarağı taktığını o an hatırladı.
Ben...
Jiujiu’ya uydurduğu bahaneyi ona da söylemenin saçma olacağını fark edip sustu. Eteğini hafifçe kaldırıp merdivenleri tırmandı ve Koshun’un yanından geçip gitti. Kapılar kendiliğinden açıldı.
İçeri girdiklerinde Koshun, Jiujiu’yu dışarı gönderdi. Sonra, her zamanki gibi, kendisine yer gösterilmesini beklemeden gidip bir köşeye oturdu.
Ne istiyorsun?
Jiujiu’yu dışarı gönderdiğine göre kesin yine gizli bir mevzu vardı. Bunun farkında olan Jusetsu, imparatorun tam karşısına oturdu.
Evet, diyerek söze başladı Koshun. Bir süre sessizce oturduktan sonra nihayet mırıldandı. Kanunnameleri düzenliyordum.
Kajo da öyle söylemişti. Bunun benimle ne ilgisi var?
Gereksiz gördüğüm kanunları kaldırdım. Ran ailesinin yakalanıp katledilmesini emreden kanun da dahil olmak üzere.
Jusetsu şaşkınlıkla yutkundu.
Resmi kayıtlara göre Ran ailesinin tamamı zaten öldü, yani o kanun hükmünü çoktan yitirmişti. Artık varlığına gerek yoktu.
Jusetsu, Koshun’un bu gerçekleri son derece sıradan bir ses tonuyla anlatışını hayretle dinlerken gözleri fal taşı gibi açıldı.
Eğer hükümdarın meşruiyetini kanıtlayan kişi Gece Kraliçesi ise, ne olursa olsun onu kaybetmeyi göze alamayız. Bu yüzden o kanunun orada öylece kalmasına izin veremezdim.
Kısa bir sessizliğin ardından Koshun, karşısında çıt çıkarmadan oturmaya devam eden Jusetsu’ya hitaben konuşmasını sürdürdü.
Artık senin yakalanmanı veya öldürülmeni emreden hiçbir kanun yok. Korkmana gerek kalmadı, diye fısıldadı sakin bir sesle. Gözlerini Jusetsu’ya dikmiş, vereceği tepkiyi süzüyordu.
Jusetsu da onun gözlerinin içine bakarak asıl niyetinin ne olduğunu anlamaya çalıştı. Fakat Koshun’un bakışları kış karı kadar huzurlu ve berraktı; ardında dile getirdiğinden başka hiçbir gizli hesap barındırmıyordu.
Sen... diye başladı Koshun, ama sonra gözlerinde kararsız bir tereddüt belirdi ve sustu.
Kelimelerini son derece özenle seçiyordu. Jusetsu bunu fark edince, bir şey söylememek için kendini zor tutarak dudaklarını hafifçe kıpırdattı. Genç adam, onun canını acıtmamak için doğru kelimeleri bulmaya çalışıyordu.
Jusetsu dudaklarını sıkıca birbirine bastırıp bakışlarını yere indirdi.
Seni üzdüm mü? diye sordu Koshun, sesinde hafif bir telaş kırıntısıyla.
Sesinde büyük bir değişim olmamıştı, hala son derece sakindi fakat Jusetsu artık onun bu sakin tonunun altındaki hüznü, sertliği ve şefkati ilk günlere kıyasla çok daha iyi ayırt edebiliyordu.
Jusetsu başını iki yana salladı. Nasıl cevap vereceğini, yüzüne nasıl bir ifade takınacağını bilemeyerek başını öne eğdi.
Koshun, onun acısına ortak olmaya, o acıyı anlamaya çalışıyordu. Elini uzatıp o yükün ağırlığını paylaşmak istiyordu.
Bunun doğru bir şey olup olmadığından kendisi de emin değildi. Genç adamın onu anlamasına gerek yoksa, Jusetsu da onun bu yardımını kabul etmek zorunda değildi. Üstelik Jusetsu’nun onun anlayışına da ihtiyacı yoktu. Kendisini kurtarmasını istemiyordu.
Yine de...
Bunu al.
Koshun göğüs cebinden bir şey çıkarıp masanın üzerine bıraktı. Bunlar camdan yapılmış iki küçük balık figürüydü. Biri tamamen şeffaf, diğeri ise hafif kırmızıya çalan süt beyazı bir renkteydi. Her ikisinin de pulları ince ince işlenmiş, oyukların içine gümüş yaldız sızdırılmıştı. Koshun, uçuk kırmızı olanı Jusetsu’ya doğru itti.
Bu senin için. Diğeri de bende kalacak.
Koshun şeffaf olan cam balığı eline aldı. Bir yemin edelim, dedi.
Yemin mi...?
Yaz Kraliçesi ile Kış Kraliçesi, yani seninle benim aramda bir yemin.
Jusetsu bir Koshun’a, bir de elindeki soluk kırmızı cama baktı. Elini uzatıp onu usulca parmaklarının arasına aldı. Kaygandı ve muhtemelen Koshun’un cebinde durduğu için sıcacıktı. Parmağıyla oyunmuş yüzgeçlerin üzerinden geçti, ardından başını kaldırıp ona baktı.
Peki, bu yemin ne hakkında olacak?
Biri, sana daha önce verdiğim söz. Ne olursa olsun seni öldürmeyeceğim.
Ne olursa olsun mu?
Evet.
Peki ya diğeri...?
Birbirimizle savaşmayacağız.
Seninle savaşmak gibi bir niyetim zaten hiç olmadı.
Bu demek oluyor ki, Kış Kraliçesi olarak değil, ömrünün sonuna kadar Gece Kraliçesi olarak burada kalmana izin vereceğim.
Zaten başka şansım yok.
Dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı. Koshun bir süre sessiz kaldı. Jusetsu bakışlarını indirdi, yeniden başını kaldırdığında genç adamın doğrudan gözlerinin içine baktığını gördü.
Seninle baş başa olduğumuzda, sana Gece Kraliçesi gibi değil, Kış Kraliçesi gibi davranacağım.
Koshun bunu söyledikten sonra ayağa kalktı. Jusetsu onun yanına geleceğini sanmıştı ama genç adam bir anda dizlerinin üzerine çöktü. Jusetsu şaşkınlıktan donakaldı. Eşikte bekleyen Eisei de dehşet içinde sarsılarak bembeyaz kesildi. Koshun ise onların bu şaşkınlığını hiç umursamadı; ellerini birleştirip Jusetsu’nun önünde eğildi.
Sadece sana değil, senden önce bu görevi yapmış olan tüm Gece Kraliçelerine en derin saygılarımı sunmak istiyorum, dedi.
Başını kaldırdığında, bakışları sanki Jusetsu’nun içinden geçip çok uzaklara uzanıyor gibiydi. Jusetsu şaşkınlığını gizlemeye çalışarak onunla göz teması kurdu. Aklına, tam da bu sarayda yaşlanıp ölen Reijo geldi ve sonra bu düşünce uçup gitti. Dudaklarının arasından hafif bir iç çekiş döküldü.
Jusetsu avucundaki cam figüre baktı, ardından ayağa kalktı. Koshun’a yukarıdan baktı. Genç adamın gözlerindeki ifade her zamanki gibi dingin ve kararlıydı. Jusetsu elini ona doğru uzattı. Koshun onun elini kavrayarak ayağa kalktı. Bu, Jusetsu’nun onun yeminini kabul ettiği anlamına geliyordu.
Onun benim acımla dertlenmesi, bana gerçekten de büyük bir güç verdi, diye düşündü Jusetsu. Yaptığı şey yanlış olsa bile.
Bu balık figürünü sen mi yaptın? diye sordu Koshun’a, elindeki cam oyuncağı süzerek.
Koshun’un kaşları hafifçe çatıldı.
Hayır, dedi. Bu kadar ince bir işçilik benim harcım değil. Saray atölyesinden On Shiin’e yaptırdım.
Yüzünde hafif bir hayal kırıklığı belirdi. Jusetsu onun yüzünde ilk kez böyle bir ifade görüyordu. Bu haliyle tıpkı küçük bir çocuğu andırıyordu.
Jusetsu bu nadir anın tadını çıkararak ona bakarken, Koshun utançla gözlerini kaçırdı.
Ama istersen sana hemen ahşaptan bir şeyler oyabilirim.
Kimse senden böyle bir şey istemedi, hele ben hiç istemedim.
Kuş yapabilirim. Çiçek de yaparım.
Çiçek mi? Ah, doğru ya. O düdüğü sen yapmıştın, değil mi?
Eno Sarayı’nın dışındaki kırmızı güller geldi aklına.
...Gül yapabilir misin? diye sordu Jusetsu.
Gül, manolya, lotus... Hepsini yaparım.
Gül istiyorum.
Koshun gözlerini kırpıştırdı. Pekala.
Ahşaptan olursa asla solmaz, dedi Jusetsu bıyık altından gülerek. Ancak Koshun’un ona baktığını fark edince yüzündeki o alaycı tebessümü hemen sildi.
Yüzünü başka bir yöne çevirip yerine geri oturdu. Koshun da onun tam karşısındaki yerine yerleşti.
Hala gitmiyor musun? İşimiz bitti sanıyordum.
Söylemeyi unuttuğum bir şey var, dedi Koshun. Yeminin devamı var.
Öyle mi?
Son bir şey daha. Seninle gerçekten dost olmak istiyorum.
Jusetsu bir süre ona baktı. Beklediği gibi, gözleri yine dingin ve berraktı. Bir an için, kafesli pencereden içeri süzülen kış güneşinin o zayıf, yumuşak ışığının nasıl da güzel parıldadığını düşündü.
Dost mu...
Evet, diye cevap verdi Koshun son derece ciddi bir sesle.
Bu genç adam, muhtemelen günlerce Jusetsu’nun söylediği o umursamaz sözleri, yakındığı acıları derin derin düşünmüştü. Vardığı sonuç ise Ran ailesinin katledilmesini emreden kanunu kaldırmak ve bu yeminleri etmek olmuştu.
Jusetsu elindeki cam balığı daha sıkı kavradı. Pürüzsüz ve garip bir şekilde sıcaktı. Gerçek bir aptalsın.
Öyle miyim?
Bu bir yemin falan değil, dedi.
Öyle. Bu kendi kendime ettiğim bir yemin.
Hıh, dedi Jusetsu, cam figürü avucunun içinde evirip çevirerek. Dost olmak neyi gerektirirmiş peki?
Bunu ben de pek bilmiyorum, dedi Koshun her zamanki netliğiyle. Sanırım birlikte çay içmek ve buna benzer şeyler yapmaktır... Sei!
Koshun arkasına dönüp Eisei’ye seslendi. Hadım sessizce yanlarına yaklaştı.
Kısa bir duraksamanın ardından Jusetsu sadece başını sallamakla yetindi. Eisei mutfağa doğru ilerledi. Birkaç dakika sonra, demlenen taze çayın o yumuşak ve ferahlatıcı kokusu odaya yayılmaya başladı.
Jusetsu avucunu açıp içindeki cam figüre baktı. Üzerine ay ışığı vurduğunda kim bilir ne kadar güzel görünürdü.
İçine çiy tanesi kadar berrak bir ışık dolmuş olan bu cam parçasının, yemin dedikleri o duaya ne kadar da yakıştığını hissetti.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.