"Niangniang. Niangniang," diye seslendi Tankai.
Jusetsu arkasına döndü. Gemi dalgaların üzerinde bir ileri bir geri sallanırken elini teknenin kenarına dayadı.
"Bana öyle seslenmeyi bırakmanı söylemiştim," diye söylendi.
Tankai ise, "Dilim alışmış bir kere," diyerek üsteledi. "Başka türlüsü içimden gelmiyor."
Pupa yelken giden teknenin baş kısmı dalgaları yararak ilerliyordu. Yolculuk sorunsuz devam ediyordu. Deniz esintisi Jusetsu’nun yanaklarını okşuyor, başının arkasında topladığı gümüş rengi saçlarını uçuşturuyordu. Üzerindeki siyah cübbe, güneş ışığının vurduğu gümüş saçlarıyla tezat bir parıltı içindeydi.
Jusetsu’nun Sho’dan ayrılmasının üzerinden bir yılı biraz aşkın bir süre geçmişti. Chitoku’nun gemisi Ake’ye yanaştıktan sonra Kada’ya geçmişlerdi. Şimdi ise bir kez daha Sho’ya dönüyorlardı. Bir ülkeden diğerine durmaksızın gitmek, tam da bir deniz tüccarı hayatıydı.
"Neye bakıyorsun öyle? Benim görebildiğim tek şey deniz ve gökyüzü."
"Sadece suyu izliyorum," dedi Jusetsu.
"Gerçekten de bayılıyorsun bu işe," diyen Tankai, duyduklarına inanamıyormuş gibi güler. "O kadar zaman boyunca ne düşünüyorsun ki?"
"İyi soru... Go hamlelerini sanırım."
"Peki, güzel bir strateji geliştirebildin mi bari?"
Jusetsu bir kahkaha atarak, "Pek emin değilim," dedi. Dalgalardan yansıyan güneş ışığı o kadar parlaktı ki, bir şey görebilmek için gözlerini kısmak zorunda kalıyordu.
"Niangniang," diye seslendi Onkei. Güverteye yeni çıkmıştı.
Tıpkı Tankai gibi o da ona başka bir isimle hitap etmeyi reddediyordu; Jiujiu da onlardan geri kalmıyor tabii.
"Jiujiu pirinç keki yemeni istiyor," dedi Onkei.
"Pekâlâ."
"Buraya getirmemi ister misin?"
"Hayır, gerek yok," diye yanıtladı Jusetsu. "Geçen seferki gibi bir deniz kuşunun onları çalmasını istemem."
Onkei buna kıkırdayarak içeri geri döndü.
"İyi saatte olsunlar, anınca geldiler..."
Tankai elini siper ederek gökyüzüne baktı. Jusetsu arkasını döndüğünde, gerçekten de bir kuşun onlara doğru uçtuğunu gördü.
"Sadece bir tane olması garip... Ah, tahmin ettiğim gibi," dedi Tankai.
"Ne oldu, Sumaru?"
Yanlarına uçan kuş, aslında yıldız kuzgunuydu. Kuş doğrudan Jusetsu’nun teknesine yöneldi ve küpeşteye tünedi.
Jusetsu kuşağının arasından katlanmış küçük bir kağıt parçası çıkardı. Daha önce defalarca yapmış olduğu bir alışkanlıkla kağıdı yıldız kuzgununun bacağına iliştirilmiş tüpe yerleştirdi.
Bu kuş, yıldız kuzgununun dünyevi formuna bürünen Baykuş değil, gerçek Sumaru’ydu. Yıldız kuzgunu, Kuzgun’un bir aracı olma asli görevine geri dönmüştü ve şimdilerde mektupları asıl sahiplerine, yani bu durumda Koshun’a ulaştırmak için kullanılıyordu. Gerçi Jusetsu’nun mektupları, anlamlı bir mesajdan ziyade genellikle Go hamlelerinin koordinatlarını içeriyordu.
"Bu seferki hamleme epey güveniyorum," diye ilan etti Jusetsu.
"Onu sonunda yenebileceğini mi düşünüyorsun?"
"Daha önce bir kez yenmiştim, biliyorsun."
Tankai, "Kaç galibiyete karşı kaç mağlubiyet peki?" diye sordu.
Jusetsu ona cevap vermedi.
Yıldız kuzgunu havalandı. Jusetsu, kuşun süzülerek gittikçe uzaklaşmasını izledi.
"Niangniang!" diye bağırdı Jiujiu, onu aşağıya çağırarak.
"Geliyorum!" diye cevap verdi Jusetsu. Ancak az daha denize baka kalmak, o enginliğin tadını çıkarmak arzusuna yenik düşerek bir süre daha orada kaldı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.