“Duydum ki Kuzgun Eş uyanmış,” dedi Yozetsu Jikei.
Koshi Sarayı’nda tam karşısında oturan Koshun’a bakıyordu. “Bunu duymak güzel.”
“Öyle gerçekten,” diyerek kısa bir yanıt verdi Koshun ve başını salladı.
“Elimden bir şey gelmediği için kendimi zavallı hissediyorum.”
“Buna hiç gerek yok. Aksine, o saray toplantısında dilini tutman beni ziyadesiyle memnun etti,” diye ekledi imparator.
Eğer Jikei o sırada Jusetsu’nun canının bağışlanması için yalvarmış olsaydı, Meiin asla geri adım atmazdı. Yine de sesini çıkarmamanın onu içten içe ne kadar öfkelendirdiğini tahmin edebiliyordu.
Koshun’un sözleri Jikei’nin yüzünde acı bir tebessüme yol açtı. “Dedikoduların birkaç güne kadar uzak kuzeye ulaşmasını bekliyorum.”
“Kar buna engel olmaz mı?”
“Bir dereceye kadar olur ama bu, onlara hiçbir bilginin ulaşmayacağı anlamına gelmez. Ne de olsa buralarda dolaşan tuz ve kürk tüccarları var.”
Ran sülalesinin kökleri doğrudan Kuzey Dağları’na dayanıyordu. Bu yüzden bölgedeki pek çok kabile Ran Hanedanı’na sempati besliyordu. Koshun, olan bitenin haberi oraya ulaştığında bu insanların nasıl tepki vereceğini yakından takip etmek zorundaydı.
“Yerel makamlara ve elçilere tetikte olmalarını emrettim ama yine de…” dedi Koshun, sesi kısılarak.
Bölge dağlık olduğundan ve yoğun kar yağışı yolları kapattığından, orada gerçekte neler döndüğünü kestirmek imkansızdı.
“Biz Yozetsu halkı, nesillerdir Kuzey Dağları ile derin bir bağ içindeyiz,” diye açıkladı Jikei. “Tuz üretim sürecinde dağlardaki ağaçların odunlarını kullanırız. Bahar geldiğinde kesilen keresteler eriyen kar sularıyla Kai Eyaleti’ne kadar taşınırdı. Gerçi şimdilerde tekneleri kullanıyorlar. Her neyse, dağlarda tuz bulamadıkları için onlara ödül olarak tuz verilirdi. Bunu kadim zamanlardan beri yapıyoruz. Bu bir al-ver ilişkisidir.”
Jikei anlatmaya devam etti: “Tek sorun, orada tek bir kabile olmaması. Ben sadece birkaçıyla muhatap oluyorum; tanıdığım insanlar Do Eyaleti’ndeki demircileri kontrol altında tuttuğunuz için size minnettarlar. Ancak kabilelerin çoğunluğu hakkında pek az şey biliyorum… Onları düşman bellemek kolaydır ama perde arkasında iş birliği yapıp yapmadıklarını asla bilemezsiniz, ya da tam tersi. Gerçekten can sıkıcı bir durum.”
Farklı kabileler arasında av sahaları ve orman arazileri yüzünden hep ihtilaflar çıkardı. Bu meseleleri konuşarak uzlaşmak yerine, rakiplerini teslim olmaya zorlamak ve güçlerini artırmak için çatışmayı seçerlerdi. Bu döngü, geriye sadece birkaç güçlü kabile kalana dek tekrar edip dururdu. Bu güçlü kabileler de artık birbirleriyle savaşacak kadar aptal değildi; aksine, aralarındaki evliliklerle bir dostluk görüntüsü sürdürürlerdi. Fakat dışarıdan birinin aralarında gerçekten neler döndüğünü bilmesi imkansızdı; bazen görünüşte birbirine düşman olan kabileler bile gizli saklı bilgi alışverişinde bulunurdu. Bu belirsizliği kasten kullanarak birbirlerini dizginlerlerdi; bu durumun bir diğer faydası da yabancıların bölgedeki gerçek durumdan haberdar olmasını engellemekti.
Jikei tüm bunları imparatora bir bir anlattı.
“Bir isyan başlatırken en elzem şeyin ne olduğunu biliyor musunuz?” dedi Jikei. Sesi, gerçek bir sorudan ziyade Koshun’un bilgisini sınıyor gibiydi.
“Para, elbette,” diye yanıtladı imparator.
Jikei derin bir şekilde başını salladı. “Yoldaş toplamak o kadar zor değildir. Şevkiniz olduğu sürece gelirler. Ancak para kaynağı olmazsa sonu gelmez. Silah tedarik etmek ve erzak almak için çok büyük miktarda paraya ihtiyacınız var. Sadece bu da değil, bu kaynakların sürekliliği şart. Bu yüzden varlıklı tüccarların ve nüfuzlu ailelerin desteğini almak bir zorunluluktur.”
Ran sülalesi isyan ettiğinde, tuz tüccarı olan Yozetsu ailesi onlara destek olmuştu.
“Eğer o uzak kuzeydekiler harekete geçecek olsaydı, hiçbir tuz tüccarı onlara maddi destek vermezdi. Mevcut imparatorluk sarayının çökmesini istemeleri için hiçbir sebep yok. Böyle bir hareketlenme yaşansa bile, bu benim kulağıma gelirdi. Diğer tüccarların zihninden geçenleri tam olarak bilemem ama… Kar ve zarar dengesini düşündüğümüzde, hiçbiri kuzeyli entrikacılarla el sıkışmak için can atmaz. Ancak… Varlıklı klanlar için aynı şeyi söyleyemem.”
Koshun bir an sessiz kaldı. “Ga Eyaleti hakkındaki görüşlerin neler?”
Jikei, Koshun’a sorgulayan bir bakış attı. “Saname klanından mı bahsediyorsunuz? Saygıdeğer eşinizin babasının, kızı mirasçınıza hamileyken size ihanet etmeyi hayal bile edebileceğini sanmıyorum.”
“Hayır, isyan edeceklerinden korktuğumdan değil; ama bunu Ran Hanedanı’nın soyunu kurutmak için bir fırsat olarak görürlerse, perde arkasında ortalığı karıştırabilirler. Choyo, eline geçen güzel bir fırsatı aptalca tepecek bir adam değildir.”
Eğer Ran sülalesini yeniden iktidara getirme amacıyla bir ayaklanma başlatılacak olursa, bunu sona erdirmek için Jusetsu’yu öldürmek yeterli olurdu. Olay ne kadar büyük ya da küçük olursa olsun, böyle bir isyanın çıktığı an Jusetsu’nun idamı kaçınılmaz hale gelirdi.
“Anlıyorum.” Jikei kollarını kavuşturup mırıldandı. “Demek endişeniz bu.”
“Durumu araştırması için Saname ailesinin büyük oğlunu Ga Eyaleti’ne çoktan gönderdim. Daha önce imparatorluk başkentinde kalıyordu.”
“Büyük oğulları mı? Sahiden mi?” Jikei inanmaz bir tavırla dizine vurdu. “Saname ailesinde birbirine ters düşmüş bir baba oğul mu var diyorsunuz? Bu işimize yarayabilir.”
Koshun hafifçe başını salladı.
“Yine de bu işin bir yere varmaması hayati önem taşıyor. Ga Eyaleti’ni Saname klanının büyük oğluna bırakalım, kuzeyle ise ben ilgileneceğim.”
“Olmaz,” diye araya girdi Koshun. “O bölgede faaliyet gösterirsen, insanlar senin vatana ihanet ettiğinden şüphelenebilir.”
İmparatorluk sarayında Jikei’ye hâlâ güvenmeyen pek çok kişi vardı. Bazıları onun uzak kuzeydeki kabilelerle bir şeyler planladığını varsayabilirdi.
“Eğer öyle sanırlarsa, bu kuzeylilerin de benim isyan etmek istediğimi düşünmesi demektir. Bu bizim lehimize işlemez mi? Gidip biraz araştırma yapacağım. Endişelenmeyin hünkarım. Sizi temin ederim, bu yaşlı sadık kulunuz ne zaman kaçma vakti geldiğini gayet iyi bilir.” Jikei bu sözüne keyifle güldü.
Jusetsu’nun gümüş rengi saçları sabah ışığında ışıldıyordu. Tarak saçlarının arasından her süzüldüğünde, bir göletin yüzeyindeki güneş pırıltıları gibi parlıyordu.
Aynadaki yansımasına bakarken yüzünü ekşitti. “Bugün saçlarımı boyayacağım.”
“Neee?!” diye sızlandı onun saçlarını açmakla uğraşan Jiujiu. “Ama neden? Çok yazık olur.”
“Bu kadar parlak olmasına dayanamıyorum. Ayrıca beni huzursuz ediyor, kendim gibi hissetmiyorum.”
Jusetsu saçlarını o kadar uzun süredir siyaha boyuyordu ki, bu gümüş teller ona çok yabancı geliyordu. Aynada sanki bambaşka birine bakıyor gibiydi.
“Ama sonunda doğal renginizi kullanma fırsatınız oldu. Neden biraz daha ertelemiyorsunuz? Belki alışırsınız bile.”
Jiujiu, Jusetsu’nun saçlarını ustalıkla bir araya getirip her zamanki modelini verdi.
“Hangi tokayı veya sallantılı süsü kullansak ki? Hepsi siyah saçınıza çok yakışıyordu…” Jiujiu kafası karışmış bir halde bir tokayı eline aldı.
“Geri boyamam için bir sebep daha,” dedi Jusetsu.
“Yeşime ne dersiniz?” diye araya girdi biri. Perdenin arasından başını uzatan Tankai’ydi. “Bence yeşim bir toka çok zarif durur.”
“Pardon Tankai,” diye çıkıştı Jiujiu. “Burada hanımefendiyi güne hazırlıyorum.”
“Kimin umurunda? Zaten giyinmiş.” Tankai içeri daldı ve Jusetsu’nun arkasına geçti. Tepsideki çiçek desenli yeşim bir tokayı parmaklarının ucuna aldı. “Buyurun. Buna ne dersiniz?”
“Şu kırmızı mercan taşı olan daha güzel değil mi?” dedi Jiujiu. “Hanımefendinin saçına takarsak karlar içindeki bir kamelya gibi görünür.”
“Ah, fena fikir değil.”
İkisi hangi aksesuarı seçecekleri konusunda uzun uzun tartıştılar. Farklı saç süslerini alıp Jusetsu’nun yeni saç rengiyle uyup uymadığına baktılar.
Jusetsu’nun ise zerre umurunda değildi. Şunlar çabuk olsa da bitse, diye geçirdi içinden ve perdeye doğru baktı. İşte o an perdenin diğer tarafında duran silueti fark etti.
Onu net göremese de sadece siluetinden kim olduğunu anlayabiliyordu: Onkei.
“Hey Onkei. Sen hangisini beğendin?” diye seslendi Tankai, tokalardan birini havaya kaldırarak.
Siluet kararsızca elini perdeye attı ama hemen geri çekti.
“Tam bir karın ağrısısın,” dedi Tankai ve yürüyüp perdeyi hızla çekerek altında asık bir suratla bekleyen Onkei’yi açığa çıkardı. Onu kolundan tutup Jusetsu’nun yanına sürükledi.
Jusetsu şimdi düşününce, Onkei ile henüz düzgünce konuşma fırsatı bulamadığını fark etti. Ancak dün gece kendine gelebilmişti. Koshun ona neler olduğuna dair kabaca bir açıklama yapmıştı ama durumu tam olarak kavraması ve idrak etmesi epey çaba gerektiriyordu.
Jusetsu, Onkei’ye dik dik baktı; adam kederden yıkılmış gibi görünüyordu. “Nen var…?” diye sordu ancak Onkei’nin yüzündeki endişe daha da arttı.
“Bütün vaktini böyle geçiriyor. Sizi koruyamadığı için,” dedi Tankai, Onkei’nin yerine cevap vererek.
“Kosho’nun yasaklı büyüsünden mi? Bu kaçınılmazdı. Eğer yaşayan bir düşman tarafından saldırıya uğrasaydım eminim her şey farklı olurdu.”
“Mantıken haklısınız. Ama yine de…” Tankai sustu.
“Hıh.” Jusetsu başını hafifçe yana eğdi, sonra Onkei’ye yaklaşması için işaret etti. Onkei onun yanına diz çöktü. “Benim giyinmeme yardım etmiyorsun, değil mi?” diye sordu.
“Efendim…?” Onkei’nin gözleri fal taşı gibi açıldı. “Şey, hayır.”
“Saçlarımı da sen yapmıyorsun.”
“Hayır.”
“Eğer giyinirken ya da saçım yapılırken yaralanacak olsaydım, bunun seninle hiçbir ilgisi olmazdı ve bu yüzden suçlanman için de hiçbir sebep kalmazdı.”
Jusetsu’nun ne demeye çalıştığını sezen Onkei’nin yüzüne mahcup bir ifade yayıldı.
“Bu durum da tam olarak böyle,” diye ekledi Jusetsu.
Onkei bir an sustu, gözlerini yere indirerek, “Anlıyorum,” dedi.
Tankai araya girerek, “Eğer iznim olsaydı, giyinmene de saçını yapmana da seve seve yardım ederdim,” dedi.
Jiujiu, ona öfkeyle dik dik bakarak, “Asla olmaz!” diye çıkıştı.
“İzin verecek olan sen değilsin Jiujiu.”
“Onkei’nin yardım etmesine itirazım olmazdı ama sana asla.”
Tankai, “Aradaki fark ne anlamıyorum,” diye karşılık verdi.
“İkiniz birbirinden daha farklı olamazdınız.”
“Ah, buranın bu kadar neşeli olduğunu görmek ne güzel,” dedi sakin, yeni bir ses.
Jiujiu ve Tankai telaşla arkalarına dönüp diz çöktüler. Kajo, nedimeleri ve haremağaları eşliğinde kapı eşiğinde duruyordu.
“Uyandığını duyduğumda seni görmek için sabırsızlandım. Bu yüzden sabahın ilk ışıklarıyla seni ziyarete geldim, amei.”
Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, haber Kajo’ya çoktan ulaşmıştı. Jusetsu, “Ben sizi ziyarete gelmeyi planlıyordum,” dedi.
Kajo gülerek, “Öyle olacağını tahmin ettiğim için senden önce davranayım dedim,” dedi. “Lütfen, iyileşmek için kendine zaman ayır. Kendini fazla yormanı istemem.”
Jusetsu, bir sorunum yok diye düşündü ama yine de ortalıkta dolaşmasının uygun olmayacağını biliyordu. Ne yaparsa yapsın, istenmeyen dedikoduların hedefi olacaktı.
“Her neyse...” Kajo gözlerini kısıp Jusetsu’yu süzdü. “Saçların güneş ışığında parıldayan taze kar gibi görünüyor. Artık kıyafet seçeneğin hiç bitmeyecek!”
O sırada Kajo’nun nedimelerinden biri arkasından çıkıp elinde bir tepsiyle öne geldi. Tepsinin üzerinde parlak mavi bir kaftan duruyordu. Kajo onu alıp açtı. Giysi mavi brokar kumaştan yapılmıştı, üzerine ikiz balık ve sarmaşık motifleri işlenmişti.
“Göz alıcı, muazzam işlemeli bir giysi bile senin güzelliğinin yanında sönük kalır amei. Gümüş saçlarını harika bir şekilde ortaya çıkaracak.” Kajo kaftanı Jusetsu’nun üzerine tuttu.
“Ve hepsi bu kadar da değil...”
Kajo arkasını dönüp başka bir nedimenin tuttuğu tepsiden bazı saç aksesuarları aldı. Elinde koyu mavi değerli taşlarla süslenmiş gümüş bir firuze ve sallantılı bir saç süsü tutuyordu.
“Bunlar Turna Eş’ten, oradaki küpeler ise Saksağan Eş’ten. İkisi de seni görmek için can atıyor amei.” Kajo tokayı Jusetsu’nun saçına bizzat yerleştirip gülümsedi. “Sana çok yakıştı.”
“Teşekkür ederim...”
Jusetsu bu sözlerle sadece iltifatı için teşekkür etmiyordu. Aynı zamanda Kajo’ya duyduğu derin saygıyı ve minneti de dile getiriyordu. Eğer onun bu düşünceli ve nazik doğası olmasaydı, Jusetsu şimdiye çoktan idama sürüklenmiş olurdu. Jusetsu, teşekkür etmesi gereken daha pek çok insan olduğunu da biliyordu.
Kajo ona sadece gülümseyerek karşılık verdi. “Pekala, söyleyeceklerim bu kadardı. Lütfen dinlenmene bak,” dedi ve hafif adımlarla oradan ayrıldı.
Bunun karşılığını nasıl ödeyebilirim? diye düşündü Jusetsu, Kajo’nun gidişini izlerken. Kajo ve diğer nazik dostlarımın benim için yaptıklarını telafi etmem imkansız mı?
Gecenin ilerleyen saatlerinde Koshun, Jusetsu’ya gizli bir ziyarette bulundu. Yanında sadece Eisei vardı. Jusetsu artık Eisei’nin yanında nasıl davranacağını bilemiyordu.
Jiujiu, onun Jusetsu’nun üvey ağabeyi olduğunu öğrendiğinde şaşırmış gibi yapmıştı ama bu fikri pek de uzak ihtimal görmemişti. Jusetsu neyi kastettiğini anlamasa da, “Şimdi bir bakıma görebiliyorum,” demişti.
Jusetsu, parmaklıklı pencerenin yanındaki duvara yaslı sandalyeye otururken Eisei ile göz göze gelmemek için elinden geleni yaptı. Sandalyenin önünde bir Go tahtası duruyordu. Koshun oyunlarına devam etmek için gelmişti.
Jusetsu tahtaya kendi başına bir taş yerleştirdi. Senri artık ona akıl vermek için burada değildi.
Jusetsu, “Sanırım Senri, Je Adası’na sağ salim varmıştır?” dedi.
“Yakında bir haber alacağımdan eminim. Alır almaz sana haber vereceğim.” Koshun, üzerinde pek düşünmüş gibi görünmeden bir sonraki taşını koydu. Hamlelerini her zaman çabuk yapardı. “Dış ticaret müdürü Je Adası’nda bulunuyor, biliyorsun.”
“Dış ticaret müdürü mü?”
“Basitçe anlatmak gerekirse, ticaretin denetlenmesi konusundaki en üst yetkili. Je Adası ticaretin kapısı olduğu için dış ticaret dairesi orada kurulu. Dış ticaret müdürü o dairenin başındaki kişi ve bu makam, tıpkı tuz ve demir elçisi gibi benim kendi kararımla atayabileceğim bir mevki. Şu anki dış ticaret müdürünün adı Fu Jakuho. Oldukça uyumlu biridir, neredeyse her konuda ona güvenebilirsin.”
“Anlıyorum...” dedi Jusetsu, sesi kısılarak.
Ticaret —yani yabancı tüccarlardan mal almak veya onlara mal satmak— muhtemelen belli bir miktar esneklik gerektiriyordu.
Jusetsu, “En kısa zamanda ben de Je Adası’nda onlara katılmak istiyorum,” dedi. Kuzgun’un kayıp yarısının büyük ihtimalle Je Adası yakınlarında denize gömüldüğü çıkarımını yapmış olsalar da, buna dair kesin bir kanıt yoktu. Üstelik kayıp parçanın siyah bir kılıç formunda olduğu söylense de, onu bulmak için tüm deniz tabanını ince bir tarakla tarar gibi aramaları imkansızdı. Gerçekte orada olup olmadığını yalnızca Kuzgun bilebilirdi; bu da Jusetsu’nun oraya gitmesi gerektiği anlamına geliyordu. Kosho’nun bariyeri artık yıkıldığına göre, bir sonraki adım Je Adası’na seyahat etmekti. En başından beri plan buydu zaten.
Koshun, “Önce Senri ve Shiki’den haber gelmesini beklemeliyiz,” dedi. “Je Adası’ndaki durumun neye benzediğine dair önceden bilgi sahibi olmak yararımıza olur. Neler olup bittiğini bilmeden adaya atılmak, bir savaş alanına silahsız dalmak gibi olurdu.”
Koshun temkinli bir insandı. Je Adası ille de tehlikeli bir yer olmayabilirdi ama yine de Jusetsu ve Kuzgun için risk taşıyor olabilirdi.
“Ayrıca aogodun ve Hakurai’nin nerede olduğu konusunda da endişeliyim,” diye ekledi.
“Ah, evet...”
Ishiha güvende midir acaba? diye geçirdi içinden Jusetsu. Neredeydi ve ne yapıyordu? Gündüz vakti, yastığında bulduğu bir saç telini kullanarak onu takip etmeye çalışmıştı ama bu onu sadece Goshi Sarayı’na kadar götürmüştü.
Koshun düşünceli bir tavırla, “Bir de Saname klanı meselesi var. Choyo ne planlıyor acaba?” diye sordu.
Jusetsu inledi. Bunu tamamen unutmuştu. Düşünmesi gereken o kadar çok şey vardı ki.
“Onunla görüşmesi için Shin’i çoktan gönderdim. Sadece geri dönüp rapor vermesini bekliyorum.”
“Shin... En büyük Saname oğlu muydu?” diye sordu Jusetsu.
Shin, Banka’nın kibirli diye eleştirdiği en büyük ağabeyiydi. Fakat yine de Jusetsu’ya göre, bir mirasçı olma statüsünü çok ciddiye alıyor ve bu rolle gurur duyuyor gibi görünmüştü.
Jusetsu, Koshun’a dik dik bakarak, “Yine de...” dedi.
Jusetsu’nun aklına bir endişe geldiği anda, Koshun çoktan o konuda harekete geçmiş oluyordu.
Koshun, “Shin en azından senin tarafında,” dedi.
“Pekala... Bunu duymak güzel.”
Jusetsu onunla sadece bir iki kez karşılaşmıştı. Shin babasına isyan etmiş olabilirdi ama bu gerçekten onu Jusetsu’nun müttefiklerinden biri yapmaya yeter miydi? Koshun bu konuda kendinden emin görünüyordu.
“Hamle yapmayacak mısın?”
Jusetsu şaşkınlıkla, “Ne?” diye tepki verdi.
Koshun Go tahtasını işaret etti. “Sıra sende,” dedi.
“Bu kadar ciddi bir konuyu tartışırken nasıl hamle yapmamı bekliyordun? Bir an izin ver, olmaz mı?”
Jusetsu tahtaya dik dik baktı. Koshun, o ne yapacağını düşünerek kaşlarını çatarken sessizce izledi. Sonunda Jusetsu bir homurtuyla bir taş yerleştirdi. Birkaç an sonra Koshun da hiç yorum yapmadan bir sonraki hamlesini yaptı. Duyulan tek ses, Jusetsu’nun ara sıra çıkardığı mırıltılar, söylenmeler ve tahtaya yerleştirilen taşların çıkardığı tıkırtılardı. Ortam huzurlu ve sakindi. Koshun üstünlüğü elinde tutuyordu ama oyunu bitirecek hamleleri yapmıyordu.
Jusetsu taş esir almış, karşılığında kendi taşları da esir düşmüştü. Yavaş yavaş taşlarla dolan Go tahtasına bakarken, keşke daha büyük bir tahtamız olsaydı diye düşündü Jusetsu. Keşke tahta o kadar büyük olsaydı ki bu oyun sonsuza dek sürseydi.
Oyunları bittiğinde şafak sökmesine az kalmıştı. İkisi de yarı yolda pes etmediği için yapılabilecek hamle kalmayana dek oynadılar ve sonra taşları saydılar.
Jusetsu kazanmıştı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.