Hava, şafak vaktinin o tekinsiz ağırlığını taşıyan bir sessizliğe bürünmüştü.
Az önce yükselen o korkunç iskelet yığını ve siyah cüppeler, şimdi çamurlu suların altında kalmıştı. Hem çöken kapı hem de dehşet içinde donakalmış insanlar, sağanak yağmurun altında iliklerine kadar ıslanmıştı.
Koshun’un çenesinden bir su damlası süzüldü. Cildi buz kesmiş, tüyleri diken diken olmuştu. Ancak bu ürpertinin sebebi bedenini sarmalayan soğuk yağmur değil, bambaşka bir şeydi. Tam karşısında, siyah cüppeler içinde bir kız duruyordu. Yağmurun dinmesiyle bulutların arasından sızan zayıf gün ışığı, kızın gümüş saçlarını parlatıyordu. Saçları sanki gümüş tozuyla bezenmiş gibi ışıl ışıldı. Yüzü Koshun’a dönüktü ama gözleri ona bakmıyordu. Bakışları, Koshun’un omzuna tünemiş olan yıldız kargasına çakılı kalmıştı.
Koshun ismini seslenmeye yeltendi ama dili tutulmuştu. Dudaklarından dökülen tek şey hırıltılı bir inilti oldu.
Bu kız Jusetsu’ydu ama aynı zamanda o değildi.
Kuzgun’un ta kendisiydi.
Neler olmuştu böyle? Jusetsu’ya ne olmuştu?
Koshun’un iç dünyasında amansız bir fırtına kopuyordu. Hemen harekete geçmesi, bir çare bulması gerektiğini biliyordu; gelgelelim gözlerini kırpmayı bile beceremiyordu.
O sırada biri yanından geçip ileri atıldı.
“Onkei. Tankai,” dedi soğuk ve keskin bir ses. Bu Eisei’ydi. Jusetsu’nun yanındaki iki hadım hemen ona doğru yöneldi. Eisei, “Kuzgun Eş’i Yamei Sarayı’na götürün,” diye emretti.
Bu sözleri duyan iki adam, sanki bir uykudan uyanmış gibi gözlerini kırpıştırdılar.
“Ha…? Ama Refakatçi Ei…” diye söze başladı Onkei, bir yandan Jusetsu’nun yüzüne bakarak. Zayıf gün ışığı, kızın hatlarını belli belirsiz aydınlatıyordu. Jusetsu ise onları zerre umursamıyor, gözlerini ayırmadan yıldız kargasına bakmaya devam ediyordu.
Ancak aniden güneş ışığı şiddetlendi. Bulutlar dağılmış, güneş tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmıştı. Jusetsu bu parlaklıktan rahatsız olmuşçasına yüzünü buruşturdu. Bacakları titreyerek geriye doğru sendelerken acı dolu bir çığlık attı.
“Niangniang!”
Jusetsu bir yana doğru devrilirken tam yere çarpacağı sırada Onkei onu kollarının arasına aldı. Kızın kolları bacakları cansızca sarkıyor, gözleri kapalı duruyordu. Besbelli bayılma nöbeti geçirmişti.
“Götürün onu,” dedi Eisei, sesindeki kararlılık daha da artmıştı.
Onkei başıyla onayladı. Kızı kucakladığı gibi Tankai ile birlikte iç saray yönüne doğru koşmaya başladılar. Jusetsu’nun altın tavuğu Shinshin de kanat çırparak peşlerine takıldı.
“Güneş ışığı bizim için zehirdir,” diye mırıldandı Koshun’un omzundaki yıldız kargası; daha doğrusu Baykuş.
Eisei, İmparator’un yanına dönüp talimatlarını beklercesine durdu.
Koshun derin bir nefes vererek rahatladı. Eisei’nin yanımda olmasına şükür, diye düşündü. Damarlarında kanın yeniden akmaya başladığını, az önceki o boğucu gerginliğin dağıldığını hissetti. Zihni nihayet berraklaşmıştı. Bir çözüm yolu bulmalıydı. Her şey altüst olmuştu. Bu durumu başkalarına nasıl açıklayabilirdi ki?
Artık Jusetsu’nun gerçek kimliğini saklamanın yolu kalmamıştı. Gümüş saçları, önceki imparatorluk ailesinin soyundan geldiğinin kanıtıydı ve artık bu gerçek herkesin gözü önündeydi.
Çevredeki kalabalıktan uğultular yükselmeye başladı. Bir anda Koshun ve yanındakilerin etrafı meraklı fısıltılarla sarıldı.
Havada sorular uçuşuyordu. “O iskelet ordusu da neydi?” “O gümüş saçlı kız kim?”
Sarayın her köşesinden insanlar akın akın geliyordu; hatta çamurların içinde at koşturan bir grup askeri yetkilinin yaklaştığı görülüyordu.
Koshun yutkundu. Gözlerini ayırmadan Eisei’ye talimat verdi: “Kış Bakanı’na ve saray muhafızlarının komutanına neler olduğunu anlat. Ayini o yönetiyordu, bilmeye hakkı var.”
Bizzat Koshun’un açıklama yapması doğru olmazdı; o, kendisine rapor sunulan kişi konumunda kalmalıydı. Aksini yaparsa şüphe uyandırırdı. Zaten insanlar, en üst makamdaki kişilerin söylediklerini her zaman gerçek olarak kabul etmeye pek yanaşmazlardı.
“İnsanlara Jusetsu’nun bir şaman olduğunu söyle; Uren Niangniang’a hizmet eden bir şaman. Bu kadarı kafi.”
Eisei emirleri aldıktan sonra yanından ayrıldı. İmparator, korumalığını yapan hizmetlilerine iç avluya dönmelerini emretti ve geldiği yöne doğru geri döndü.
Yamei Sarayı’na doğru aceleyle ilerlerken Tankai, yanındaki Onkei’ye bir göz attı. Adamın yüzü kireç gibiydi ve dudaklarını sıkıca kenetlemişti. Ağzını bıçak açmıyordu. Tankai sonra Onkei’nin kollarındaki Jusetsu’ya baktı. Kızın yakın zamanda uyanacağına dair bir işaret yoktu. Rengi o kadar uçmuş, bedeni o kadar cansızlaşmıştı ki nefes alıp almadığından bile şüphe etti. Ancak dikkatle bakınca göz kapaklarının ara sıra seğirdiğini, göğsünün hafifçe inip kalktığını fark etti.
Yine de...
Uzun, gümüş saçları Onkei’nin kollarından aşağı sarkıyor, koştukça rüzgarda bir sağa bir sola savruluyordu.
Tankai için bu, tuhaf bir manzaraydı. İnanılmaz derecede güzeldi ama bu rengin büyük bir tabu olduğunu da biliyordu.
Baştan beri Ran ailesinin bir ferdi miydi acaba, diye geçirdi içinden. Onkei’nin zaten bildiğine emindi; gümüş saçları görünce en ufak bir şaşkınlık belirtisi göstermemişti.
Şimdi her şeyin çok daha karmaşık bir hal alacağı kesindi. Ama asıl mesele bu değildi.
Jusetsu’ya ne olacaktı? Bayılmadan hemen önce, sanki tamamen başka birine dönüşmüştü.
“Hey, niangniang’a ne olduğunu biliyor musun?” diye sordu Tankai.
Onkei ona bakmadı bile. Sessizliği, bu soruya cevap verecek durumda olmadığını anlatıyordu.
Saray binasının önüne vardıklarında Jiujiu’yu dışarıda dolanırken buldular. Jusetsu’yu Onkei’nin kollarında görünce kızın gözleri fal taşı gibi açıldı.
“Niangniang! Ne oldu? Yaralandı mı yoksa...?”
O da gümüş saçları görünce şaşırmamıştı. Tankai, demek Jiujiu da biliyordu, diye düşündü. İlk başta buna şaşırsa da, sonra Jusetsu’nun dibinden ayrılmayan başyardımcısının bu gerçeği bilmemesinin asıl imkansız şey olduğuna karar verdi.
“Bayıldı,” dedi Onkei sadece. Sesi yorgunluktan bitap düşmüş gibi çıkıyordu. İçeri girdi.
Jusetsu’yu yatağına yatırdı ve başında endişeyle beklemeye başladı. Soğukkanlılığıyla bilinen Onkei’yi böyle görmek, Tankai’nin içindeki endişeyi daha da körükledi.
Jiujiu, kızın ıslak kıyafetlerini değiştireceğini söyleyerek hadımları perdenin arkasına geçmeye zorladı.
“Kötü bir şey mi oldu?” diye sordu Jiujiu. “İç sarayın dışında bir gürültü koptuğunu duydum ama Hua Niangniang—yani Mandalin Ördeği Eş—saraylarımızdan çıkmamamızı emretti.”
Bu, kargaşanın büyümesini engellemek içindi muhtemelen; yolların neden bu kadar ıssız olduğunu şimdi anlıyordu. Eğer dışarıda olup bitenler duyulsaydı, iç saray bile birbirine girerdi.
“Mandalin Ördeği Eş her zamanki gibi akıllıca davranmış. İnsanlar o ceset sürüsünün saldırısını görseydi herkes aklını kaçırıp kaçacak yer arardı,” dedi Tankai.
“Ceset mi?” dedi Jiujiu dehşetle.
Bunu açıklamak tam bir baş belası olacaktı. Tankai yardım istercesine Onkei’ye baktı ama adam öylece durmuş, sessizce yere bakıyordu. Sohbetle hiç ilgilenmiyor gibiydi. Tankai çaresizce anlatmaya devam etti.
“Ayin işe yaradı sanırım. Bariyer çöktü ama...”
O sahneyi nasıl tarif edebilirdi ki? Önce üzerlerine doğru gelen devasa bir siyah dalga gördüğünü sanmış, sonra bunun siyah cüppeli bir iskelet yığını olduğunu anlamıştı. O iskeletler yaklaştıkça sanki yeniden canlı insanlara dönüşmeye başlamışlardı. Böylesine tuhaf bir manzarayı anlatmanın bir yolu var mıydı?
“Kuzgun Eşlerin mezarları imparatorluk bahçesindeydi,” diye başladı Onkei kısık bir sesle. “Cesetleri oradan fırladı; bariyeri yıktığı için niangniang’ı öldürmeye geldiler.”
“Niangniang’ı öldürmek mi?!” Jiujiu’nun sesi bir çığlık gibi yükseldi. “Ona saldırdılar mı? Bu yüzden mi bayıldı? Ah, ama siz oradaydınız, onu kurtarmışsınızdır. Yaralı da görünmüyor zaten.”
Onkei’nin yüzü acı dolu bir ifadeyle buruştu. “Zarar görmeden kurtulmadı.”
“Ha? Ama sadece bayıldı dedin ya!”
“Ona en ufak bir yardımım dokunmadı. Tamamen işe yaramazdım,” dedi Onkei, yumruklarını sıkarak. Elleri titriyordu.
Tankai de yardım edememişti. Koruması olmasının ne anlamı kalmıştı ki? Aslında onları koruyan kişi bizzat Jusetsu’nun kendisiydi.
Jiujiu perdeyi aralayıp endişeyle Tankai ve Onkei’ye baktı. Tankai yatağa doğru bir göz attı. Gecelikleri giydirilmiş olan Jusetsu yatıyordu, yüzü hala bembeyazdı.
Onkei yatağa yaklaşıp diz çöktü. Jusetsu’nun yüzünü dikkatle inceliyordu. Jiujiu perdenin diğer tarafına geçip göz ucuyla onu süzdü.
Tankai’nin kolunu çekiştirdi. “Ona ne oldu?”
“Nereden bileyim!” diye çıkıştı Tankai, sinirle.
Jiujiu şok içinde geri çekildi.
“Gerçekten... hiçbir fikrim yok Jiujiu,” diye tekrarladı Tankai, bu kez daha yumuşak bir sesle. Sesi artık cılız çıkıyordu; tam bir çaresizlik içindeydi.
Jiujiu bir şey söyleyecek gibi oldu ama vazgeçip tekrar yatağa döndü. Muhtemelen Jusetsu’nun iyi olup olmayacağını soracaktı... Ama Tankai’nin bu soruya verecek bir cevabı yoktu.
Tankai omuzlarında nefes kesici bir ağırlık hissediyordu. Bu histen kurtulma ümidiyle odada göz gezdirdi.
“Sahi, Ishiha nerede?” diye sordu. “Shinshin’i gözünün önünden ayırmazdı o.”
“Ah!” dedi Jiujiu panikle. “Doğru ya. Unutmuşum.”
“Neyi unutmuşun?”
“Henüz dönmedi. Shinshin’in peşinden aniden dışarı fırlamıştı... Ama Shinshin burada.”
Çiçek desenli halının üzerinde kanatlarını dinlendiren Shinshin’i nihayet fark edince kuşun yanına çömeldi.
“Hala dönmedi mi yani?” diye sordu Tankai. “Shinshin niangniang’ın yanına uçtu. O şapşal çocuk yolda kaybolmuş olmalı.”
Bütün kapıların nöbetçiler tarafından tutulduğu düşünülürse, saraydan dışarı çıkmış olması imkansızdı.
Jiujiu, "Kogyo her yerde onu arıyor. Tam ben de ona katılacaktım ki siz geldiniz," diye durumu açıkladı. Kogyo, Yamei Sarayı’nda görevli nedimelerden biriydi.
"Ben de bir el atayım o zaman. Eğer Shinshin’in peşinden gittiyse, batı tarafında bir yerlerdedir herhalde."
Jusetsu’nun bulunduğu kapı, imparatorluk mülkünün kuzeybatı tarafındaydı. Ancak Jiujiu, Tankai’nin bu tahminine katılmadı.
Başını iki yana sallayarak, "Hayır," dedi. "Doğuya doğru gitti. Shinshin aniden binadan fırladı, kanat çırptı ve dosdoğru saray yerleşkesinin doğusuna doğru uçmaya başladı."
"Doğu tarafında iç saray var, değil mi? Yani eş hanımefendinin olduğu yönün tam tersi."
Jiujiu, sesindeki huzursuzluğu gizleyemeyerek, "Biliyorum ama bana güven. Shinshin o tarafa gitti," diye karşılık verdi. Yönleri karıştıracak hali yoktu ya. Belki de Shinshin önce doğuya uçmuş, sonra yön değiştirip batıdaki Jusetsu’nun yanına gitmişti.
"Öyleyse şimdilik doğu tarafına bakayım bari."
Lafı daha fazla uzatıp vakit kaybetmek istemeyen Tankai, konuyu orada kapattı ve saray binasından ayrıldı. Yamei Sarayı’nın hemen doğusunda imparator ikamet ettiği iç saray bulunuyordu. Kuzeydoğuya doğru gidildiğinde Hien Sarayı’na, güneydoğuya doğru gidildiğinde ise Eno Sarayı’na ulaşılıyordu. Tankai, iki eş sarayının etrafını didik didik aradı ama Ishiha’dan en ufak bir iz bulamadı. Orada çalışan hadımlara ve nedimelere de sordu fakat aldığı cevaplar hep olumsuzdu.
Yine de Ishiha saray hayatına yabancı sayılmazdı ve buraların yüzölçümü de belliydi. Tankai, çocuğun yakında zaten döneceğini düşünerek endişesini bastırmaya çalıştı ama gece çöktüğünde Ishiha hala ortalarda yoktu.
Güneş batıp Yamei Sarayı’nın çevresini yarı karanlık bir sessizlik esir aldığında, Jusetsu uyandı. Ya da en azından, hizmetindekiler uyananın Jusetsu olmasını umuyordu.
Fakat karşılarında duran kişi, aslında bambaşka biriydi.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.