Kanlı Toprak Altındaki Lanet

Yamei Sarayı’na döndüklerinde, Jiujiu sanki söyleyeceklerini daha fazla içinde tutamıyormuş gibi koşturarak yanına geldi.

“Niangniang, az önce Hakkaku Sarayı’ndan bir saray hanımı geldi. Turna Eş sizi dışarı davet ediyormuş.”

“Ne? Banka mı?”

“Sizinle çay içmek istiyor ama Hakkaku Sarayı’nda değil. Sizi dış avludaki Samon Sarayı’na davet etti.”

“Dış avlu mu? Ne münasebetle?”

“Banka’nın babası ve kardeşleri şu an orada kalıyorlarmış, o yüzden ara sıra sarayı ziyaret ediyormuş.”

Saname Choyo mu? Banka, onca yer varken neden Choyo’nun kaldığı yerde çay içmek istesindi ki?

“Samon Sarayı nerede?” diye sordu Jusetsu.

“Ben de dış avluyu pek bilmem. Ama Hakkaku Sarayı’ndan bir hadım, size yolu göstermek için dışarıda bekliyor.”

“Anlıyorum…”

Hadi bakalım, diye geçirdi içinden Jusetsu. Onkei ve Tankai soruşturma için çoktan ayrılmışlardı, yani buralarda değillerdi.

Belki de yeterince koruması yoktu. Banka ona Choyo’ya karşı dikkatli olmasını tembihlemişti ama yapacak pek bir şey yoktu.

“Pekala. Gidiyorum.”

“Size eşlik eden kimse yok mu?” diye sordu Jiujiu.

“Onkei’yi yanıma alacağım.”

Jiujiu’ya bu yalanı söyledikten sonra Jusetsu, Yamei Sarayı’nı çevreleyen ağaçlık alana girdi ve gökyüzüne baktı. Gür defne ağaçlarının yaprakları güneşi perdeliyordu. Yaz mevsimine kıyasla yeşilin daha mat bir tonuna bürünmüşlerdi ve nemlerini yitirmiş gibi görünüyorlardı.

“…Sumaru,” diye seslendi yıldız kargasına.

Sesi ormanın kasvetli gölgeleri arasında yankılandı; çok geçmeden kanat çırpışlarını ve keskin bir çığlığı duydu. Kuş, kanatlarını çırparak ortaya çıktı. Gövdesi sanki yıldızlı bir gece gökyüzünden koparılmış bir parça gibiydi.

Jusetsu elini uzatınca Sumaru süzülüp avucuna kondu. Bu kez daha şefkatli bir ses çıkardı.

“Tüylerinden birini alacağım.”

Jusetsu parmaklarını kuşun kanat tüylerinin arasına daldırdı. Beyaz benekli, kahverengi bir tüy, hiç zorlanmadan eline geliverdi.

“Gidebilirsin artık.”

Jusetsu kolunu salladı ve Sumaru havalandı. Tüyü sanki uğurlu bir tılsım gibi göğsüne saklayan Jusetsu, bir kez daha saray binasına döndü. Ardından rehberlik eden hadımla birlikte Samon Sarayı’na doğru yola koyuldu.

Samon Sarayı, dış avlunun güneybatı tarafındaydı. Muhtemelen imparatorluk mülküne gelen ziyaretçiler için tahsis edildiğinden, görkemli bir mimariye sahipti. Etrafı yüksek çamur duvarlarla çevriliydi ve üzerlerinde muazzam kiremitler vardı. Kapısı bile heybetli bir intiba bırakıyordu. Kapının ardında, mavi sırlı kiremitlerle kaplı, balık yüzgeçleri ve kuyrukları şeklinde süslemelerle bezeli bir saray binası yükseliyordu. Saçaklardan sarkan ince işçilikli fenerler, serin rüzgarda hafifçe sallanıyordu. Burasının Kış Bakanlığı yerleşkesiyle uzaktan yakından alakası yoktu.

Jusetsu kapıdan içeri adımını attığında, ona rehberlik eden hadım vakit kaybetmeden ana binanın basamaklarını tırmandı. İçeri girmek yerine, sağ taraftaki dış koridordan yürümeye başladı. Doğu koridoru boyunca ilerlediler ve hadım Jusetsu’yu arka tarafa yönlendirdi. Buradaki binanın muazzam bir bahçe manzarasına baktığını açıkladı. Çok geçmeden bir gölet göründü. Jusetsu durup bir an orayı izledi. Dalgalanan suyun öbür tarafında pek çok ağaç vardı. Sanki sık bitki örtüsüyle kaplı bir dağa bakıyor gibiydi. Göletin içine estetik katması için tuhaf şekilli birkaç kaya yerleştirilmişti. Göletin önünde, Jusetsu ve hadıma arkası dönük bir adam tek başına duruyordu.

…Bu da kim?

Yapısından dolayı adam olduğunu tahmin ettiği bu kişinin üzerinde alışılmadık kıyafetler vardı. Geniş omuzlu, uzun boylu ve ince yapılıydı. Uzun, açık kahverengi bir cübbe giymiş, üzerine keten rengi, kolsuz bir yelek geçirmişti. Üst giysisi rengarenk iplerle yapılmış karmaşık nakışlarla doluydu. Hatta kuşağı bile aynı şekilde nakışlıydı ve kenarlarından süsler sarkıyordu. Jusetsu onun neye benzediğini anlayamıyordu; sadece arkası dönük olduğu için değil, tüm yüzü bir kumaşla örtülü olduğu için. Bu, soylu hanımların dışarı çıkarken taktığı türden ipek bir peçe de değildi. Jusetsu, başındaki o şeyle önünü nasıl görebildiğini merak etti. Kıyafetinin geri kalanıyla uyumlu olarak bu kumaş da nakışlıydı ve kenarlarından küçük mücevherler ile lapis lazuli süsler sarkıyordu. Kumaşın arkasından uzun, örgülü siyah saçları görünüyordu ve saçlarına da ipler örülmüştü.

Jusetsu daha önce hiç böyle birini görmemişti. Bu Choyo değil, diye düşündü; ama bir hizmetkara da benzemiyordu. Başka bir ülkeden mi gelmişti yoksa?

“Lütfen, bu tarafa buyurun,” dedi adam, arkasına dönmeden.

Jusetsu onun sesini duyunca irkildi. Olgun bir adamın, belki de otuzlu ya da kırklı yaşlarında birinin sesiydi bu. Ne ara olduğunu anlamadan, ona rehberlik eden hadım ortadan kaybolmuştu. Koridorun basamaklarından inip yabancıyla arasına mesafe koyarak göletin yanına doğru ilerledi.

Adamın başındaki ince kumaşa takılı süsler hafifçe hışırdadı. Jusetsu, adamın güldüğünü ancak bir an sonra fark edebildi.

“Hah, endişeli görünüyorsun. Tetikte olmana gerek yok; sana bir şey yapacak değilim. Sadece konuşmak için seni buraya çağırdım.”

Jusetsu’nun huzuru kaçmıştı, sanki teninde bir şeyler ürperiyordu. Neydi bu? Sezgileri ona uyanık olmasını ve bu adamdan uzak durmasını söylüyordu. Onunla daha önce karşılaşmış mıydı? Karşılaşmış olması imkansızdı ama yine de…

“Beni çağırdığını mı söylüyorsun? O halde Banka nerede?”

“Banka, Hakkaku Sarayı’nda. Bu olanlardan haberi yok. Saray hanımlarından birinden bana bir iyilik yapmasını ve seni buraya davet etmesini rica ettim.”

“Sen kimsin?” diye sordu Jusetsu. “Choyo’nun yakın bir dostu mu?”

Eğer Choyo ile yakın olmasaydı, Banka’nın hizmetkarlarından bu kadar kolay yardım alamaz, hatta onlar bu isteğine kulak bile asmazlardı.

Adam tekrar güldü. “Hayır, pek yakın sayılmayız… Sadece tanışıklığımız var. Adım Gyokugan; Uka’dan gelen bir yıldız toplayıcısı, yani bir büyücü.”

Uka, denizin ötesinde, güneyde küçük bir ülkeydi. Jusetsu orası hakkında ismi dışında hiçbir şey bilmiyordu. Gerçekten o buralı mıydı? Şüpheyle yaklaştı.

“Senin gibi biri neden burada olsun? Benden ne istiyorsun?”

“Dediğim gibi, konuşmak istiyorum.”

“Ne hakkında?”

Jusetsu, onu köşeye sıkıştırmak istercesine sorusunu yineledi. Eğer bunu yapmazsa, adamın onu bir tuzağa çekeceğini hissediyordu. Neden bu adamdan bu kadar tiksinmişti? Onda kesinlikle ters giden bir şeyler vardı…

Adamın sesi, sanki ayaklarının altından yukarı tırmanıyormuş gibi geldi. “Seninle bir lanet hakkında konuşmak istiyorum.”

Jusetsu durumu kavradığında artık çok geçti.

Bir lanet!

Ayak bileklerine bir şey dolandı; soğuk, kemikli eller gibi hissettiriyordu. Hareket etmeye çalıştı ama yerinden kıpırdayamadı. Parmaklar derisine daha da sertçe gömülüyor, ona acıyla inlettiriyordu. Kavrayışı o kadar güçlüydü ki kemiklerini kıracak gibiydi. Jusetsu yakından bakınca, üzerinde durduğu yerin toprağının kazılmış olduğunu fark etti. Bir bahçıvan asla böyle bir şey yapmazdı. Jusetsu vahim bir hata yapmıştı; adamın tuhaf dış görünüşüne o kadar odaklanmıştı ki ayaklarının altında ne olduğunu fark edememişti.

“Buraya ne gömdün?” diye sordu.

“Sormana gerek var mı? Zaten biliyorsun. Bir lanet objesinden başka ne olabilir?” Adamın ses tonu değişti. “Buraya gelirken yol kenarında bulduğum bir cesetten ödünç aldım.”

Tırnaklardan, saçlardan ya da dişlerden bahsediyor olmalıydı. Lanetlenecek kişinin üzerine basması için böyle objeleri toprağa gömmek yaygın bir yöntemdi.

“Sen yoksa…?”

Bu uğursuz, tüyler ürpertici büyü sözleri devredeyken hissettiği o duygu… İliklerine kadar işleyen o nefret… Tüm bu hisler Jusetsu’ya tanıdık geliyordu.

Ancak bu, karşısındaki adamla daha önce tanışmış olmasından kaynaklanmıyordu. Hissettiği bu büyü, daha önce karşılaştığı bir büyüydü.

Bu, Banka’ya musallat olan kurbağa büyüsüydü.

“Sen Hakurai’sin, değil mi?”

“Anlaman epey sürdü,” dedi adam. “Tanışır tanışmaz fark edeceğini sanmıştım.”

Hakurai yavaşça Jusetsu’ya doğru yürüdü. Jusetsu, yüzündeki o kumaşla nasıl bu kadar emin adımlarla ilerleyebildiğini merak etti. Acaba kumaşta küçük göz delikleri mi vardı? Nakışlarla kaplı olduğu için bunu anlamak güçtü.

Hakurai, Jusetsu’nun önünde durdu ve gözlerini ona dikti. “Bu kadar genç bir kız olmanı beklemiyordum ama gerçekten de öylesin. Kim derdi ki Ejderha Eş böyle görünüyor?”

Hakurai parmaklarını göğsünün önünde kenetledi ve Jusetsu’nun bileklerindeki ellerin kavrayışı gözle görülür şekilde sıkılaştı.

Jusetsu yüzünü buruşturdu. “Neler oluyor…? Benden ne istiyorsun? Beni tanımadığın halde bana kin mi besliyorsun?”

“Sana şahsi bir kinim yok aslında… ama ölmeni tercih ederim,” dedi. Sözlerinde gerçek bir tutku kırıntısı bile yoktu.

Haliyle Jusetsu şaşkına dönmüştü. “Ne dedin…? Bu zaten bana kin beslediğin anlamına gelmez mi?”

“Sana bir birey olarak garezim yok. Ancak Ejderha Eş’in gereksiz olduğuna inanıyorum. Uren Niangniang, bu kadar zayıfken ne işe yarar ki? Tam gücüne bile sahip değilken neden ulusun en önemli figürü olarak hizmet görsün? Bence en güçlü olan, en tepede durması gereken kişidir.”

Hakurai’nin sesinde en ufak bir hiddet yoktu. Aksine, neredeyse canı sıkılıyormuş gibi son derece düz ve ruhsuz bir tonda konuşuyordu. Jusetsu, adamın niyetini bir türlü çözemiyordu. Kendisine karşı bir garazi olmadığını söylemişti ama yine de ölümünü arzuluyordu. Az önce üzerine uğursuz bir lanet fırlatmış olmasına rağmen hâlâ zerre duygu kırıntısı göstermiyordu.

“...Yani bu makamı Gök Tanrı'ya bırakmam gerektiğini mi söylüyorsun?”

Hakurai alaycı bir ses çıkardı. “Bu umurumda bile değil. O sadece işin teferruatı. Ben sadece Ejderha Eş fikrinden haz etmiyorum, tıpkı Uren Niangniang’a tapanlardan haz etmediğim gibi. O insanları kandırdığını hissetmiyor musun? Onları zayıf bir tanrıya tapmaya mecbur bırakmak, mesela Sekiz Hakikat Öğretisi’nin yapmış olabileceği her şeyden çok daha beter. Haksız mıyım?”

Jusetsu yutkundu. Ne cevap vereceğini bilemedi; Hakurai’nin de tam olarak bunu istediğinin farkındaydı. Sadece sözlerinin gücüyle Sekiz Hakikat Öğretisi’ni devasa bir yapıya dönüştüren bu tarikat lideri, onu en zayıf noktasından vurmayı başarmış, tek kelime edemez hâlde bırakmıştı.

Kendime gelmem lazım.

Ayak bilekleri sızlıyordu. Sadece birini huzursuz etmek için tasarlanmış bu seviye bir lanetten kurtulmak pek de zor iş değildi. Ancak bunu yaptığı anda Hakurai ile aralarında neler yaşanacağını kestiremiyordu.

Beni tam burada öldürmeyi mi planlıyor? Yoksa...

“Peki, beni buraya neden çağırdın?” diye sordu Jusetsu, konuyu değiştirerek.

Hakurai, Jusetsu’nun oltaya gelmemesine bozulmuş olacak ki bir an sessiz kaldı. Bu durum Jusetsu’ya bir şeyi kanıtlamıştı: Hakurai, kelimeleriyle insanları kendi tarafına çeken türde bir adamdı. Dizginleri onun eline bırakamazdı.

“...Daha önce de söylediğim gibi, seni buraya konuşmak için çağırdım.”

“Konuşmak için demek... Yani benden bir talebin mi var?”

Onunla havadan sudan konuşmak istemesi pek ihtimal dâhilinde değildi. “Konuşmak” derken, aslında taleplerine boyun eğmesi için baskı kurmayı kastediyordu. Ya da açıkça tehdit edecekti.

“Seni uyarmak istedim. Yamei Sarayı’na kapanıp uslu uslu oturmanı söylüyorum. Bunu yaptığın sürece, en azından canından olmazsın.”

“Bu Saname Choyo’nun bir mesajı mı?”

Hakurai bu soruya cevap vermedi ama öyle olduğu ortadaydı.

“Yamei Sarayı’na kapanıp sessizce oturmak bir yana, beni buraya çağıran sendin. Sözlerin kendi içinde tutarsız,” dedi Jusetsu, bilerek onu kışkırtmak isteyerek.

“Pek de cana yakın bir kız değilmişsin. Korku içinde canın için yalvarmalıydın,” dedi Hakurai, keyfi kaçmış gibi görünüyordu. Nihayet maskesinin altından bir duygu kırıntısı sızmıştı.

“Canım için yalvarmak mı? Ben mi?” Jusetsu güldü. “Asıl yalvarması gereken sensin.”

Jusetsu hızla elini göğüs cebine attı; Sumaru’dan aldığı tüyü sakladığı yere. Tüyü çıkardığı anda elinde kahverengi bir kılıca dönüştü. Kılıcı hemen önündeki toprağa sapladı.

Ayaklarının altından tüyler ürperten bir inilti yükseldi. Jusetsu’nun ayak bileklerini bağlayan lanet bir anda yok oldu. Kılıcı topraktan çekip ileri atıldı ve kılıcı yukarı doğru savurarak Hakurai’nin kafasını hedef aldı.

Hakurai geriye doğru sıçradı ve dizlerinin üzerine düştü. Başına örttüğü bez parçası Jusetsu’nun kılıcıyla parçalanıp yere düştü ve adamın gerçek yüzü nihayet gün ışığına çıktı.

“Eğer niyetin konuşmaksa, en azından en baştan yüzünü gösteremez miydin? Gizlenmek çok kaba bir davranış.”

Hakurai, tek uzun ve çekik gözünü Jusetsu’ya dikmiş bakıyordu; diğer gözü ise bezin kalan kısmıyla örtülüydü. Keskin hatları vardı ama dudakları ince ve soluktu. İlk izlenimi, adamın taştan örülmüş soğuk bir bakışa sahip olduğuydu.

“Sanırım o gözünü bir süre önce geri yansıttığım lanet yüzünden kaybettin. Benden darbe yedikten sonra zayıflıktan bahsetmeye nasıl cüret edersin? Haddini bilmelisin,” diye gürledi Jusetsu. Bu sözler, Hakurai’nin gözündeki bakışı daha da sertleştirmekten başka bir işe yaramadı.

Evet, işte buydu; lanetinin içindeki o saf nefret.

“Bunu söyleyen de onu tamamen bile geri yansıtamayan küçük bir kız çocuğu,” dedi adam.

Bu kelimelerin verdiği ürperti, ayaklarının altındaki cesedin feryadından bile daha mide bulandırıcıydı.

“Sadece bir gözümü alabildiğin için utanmalısın,” diye devam etti Hakurai. “Uren Niangniang ancak daha da zayıflayacak. Sen de onunla birlikte sahip olduğun her şeyi kaybedip ölüp gitmelisin.”

Jusetsu, Hakurai’nin yüzüne dik dik baktı. Adam giderek daha da solgunlaşıyordu ama gözü alev alevdi. Gözbebeğinde sanki buzdan alevler yanıyordu. Jusetsu bu tür bakışları daha önce gördüğünü hatırladı. Belki de içinde nefret besleyen herkesin bakışları böyleydi.

“...Uren Niangniang’dan nefret mi ediyorsun?” diye sordu.

“Hepinizle ilgili her şeyden nefret ediyorum,” diye karşılık verdi Hakurai. “Hepinizin küle dönmesini istiyorum. Uren Niangniang’ın, ona inananların, Ejderha Eş’in ve bu toprakların tüm halkının.”

Bu sözler Jusetsu’nun kafasında yeni bir soru işareti yarattı. “O zaman yabancı bir ülkeden mi geliyorsun?”

“Hayır. Ben hiçbir yerdenim,” diye yanıtladı. “Ben bir deniz kırlangıcıyım, Ani klanından.”

“Deniz kırlangıcı mı...?”

Hakurai’nin yüzündeki tüm enerji çekildi. İfadesi artık kabulleniş ve kederin bir karışımıydı. “İç kesimlerde yaşayan kimse bizi bilmez mi?” diye başladı. “Anlıyorum... Sanırım bilmezler. Klanım, ben daha ne olduğunu anlamadan yok olup gitti; tıpkı yol kenarındaki bir taş ya da denizdeki köpükler gibi.”

“Kökleri mi kazındı?”

“Bir ceza olarak değil. İşin hukuki bir tarafı da yoktu. Ama her biri katledildi; sizin bu adanızın, Sho halkı tarafından.”

Hakurai’nin ifadesindeki ve sesindeki o yoğun kin sönüp gitmiş, yerini sadece derinden gelen sessiz bir gazap ve keder almıştı.

“Deniz kırlangıçları göçebedir. Sabit bir evleri yoktur, günlerini denizde geçirirler. Balık tutar, ticaret yapar, büyü ve ilaç kullanırlar. Zaman zaman bilgi satarlar. Kıyıdan kıyıya gezer, sahil şeridinde kulübeler kurar ve karadakilerle karışırlar. Yabancı ülkelerden gelen nadir eşyalar, kıymetli mercanlar, inciler, yeşil türban deniz kabukları ve ilaçlar isterler. İlaç ve büyü bir ve aynıdır aslında. Karadaki insanlar kullandığımız o gizemli büyüden korkarlardı ama ilaçlarımızı da isterlerdi. Bazıları büyümüzü kullanmamızı bile talep ederdi; bu benim uzmanlık alanımdı. Hâlâ da öyle,” dedi Hakurai, Jusetsu’ya bir bakış atarak. “Ejderha Eş. Hiç kalbini kanatacak kadar pişman olduğun bir şey yaptın mı?”

Jusetsu ona aynı sertlikle karşılık verdi. “Yaptım,” dedi kısaca.

Hakurai yüzünü gölete doğru çevirdi. Jusetsu artık adamın yüzünün sadece sol gözünün olduğu bezle örtülü tarafını görebiliyordu.

“O laneti keşke geri yansıtmasaydım diye düşünüp duruyorum. O zamanlar on iki yaşındaydım. Küçük bir kıza musallat olan bir lanetti ve geri yansıtılan kişi öldü. Ölen kişi, kızın babasının ikinci karısıydı. Kızın kardeşleri küplere bindi. Diğer insanları kışkırtıp klanımı onlara saldırmak için sahile çektiler... ve her şey bitti.” Hakurai’nin dudakları büküldü ve hafifçe güldü. “Bir çocukken, aklın henüz ermezken zordaki birine yardım etmek pek akıl kârı değil. Küçük kıza acıdığım için laneti geri yansıttım ama yapmasaydım tek kurban o olacaktı. Babası balıkçıların reisiydi ve evlerinde Uren Niangniang için görkemli bir tapınak vardı. Köylülerin duvarlarında bile Uren Niangniang’dan bereketli avlar dileyen uğurlu tılsımlar asılıydı. Gece vakti sahilde yanan ateşin önünde klanıma saldıran köylülerin kara gölgelerini hâlâ hatırlıyorum; uğursuz kargalara benziyorlardı. O alevler ve dans eden gölgeler sonsuza dek hafızama kazındı. O ateşin ışığında defalarca savrulan baltaları gördüm. Saçlarından sürüklenen bir kadını, ateşe atılan bir bebeği, havaya kaldırılan başları, her yana sıçrayan kanları... Ben sadece onların siluetlerini izliyordum, o kara gölgeleri. Klanımdaki herkes paramparça edilirken, aşağılanırken ve diri diri yakılırken, ben suyun içinden tek başıma onları izledim. Kıyıdaki teknemizde kalan tek kişi bendim. Küçük kızı kurtardığım için teşekkür mahiyetinde bir şölen düzenledikleri bahanesiyle karaya davet edilmiştim ama gitmedim; kötü bir hisse kapıldığımdan değil, sanırım nihayetinde gitmemiş oldum işte. Gecenin karanlığında küreklere asılıp kaçtım. Üzerimdeki kıyafetlerle, yiyeceğim olmadan kürek çekmeye devam ettim. Sonunda küçük bir adaya ulaştım ve şans eseri bir Şarkıcı Kuş Grubu tarafından kurtarıldım.”

“Bir Şarkıcı Kuş Grubu...”

“Aralarında şamanlar var; gerçi çoğu zaman yetenekleri insanlara fal baktıkları kağıt parçaları vermekten öteye gitmez. Yine de şaman büyüsünü sıfırdan öğrenmeme yardımcı oldu. Benim yeteneklerim, klanımın kullandığı büyü ile şaman büyüsünün bir karışımıdır. Gök Tanrı şaman büyüsünün kaynağıydı ama Ani klanının kullandığı beceriler Yıldız Tanrı’dan, yani deniz yolculuklarının tanrısından geliyordu. Denizden doğan tanrı, gökyüzünde seyahat eder ve sonra geldiği sulara geri döner. İki balığın yüzgeçleri, ilki Akaru ve ikincisi Kakari, gelgiti çeker, onunla buluşur, dalgaları geri çevirir, içinden yol açar, Cennet Sarayı’nda ayı batırır ve Kuytu Saray’da gölgeleri batırır...”

Hakurai’nin konuşmasının yarısında Jusetsu, o daha cümlesini bitirme fırsatı bulamadan saçından bir çiçek çıkarıp üzerine üfledi. Ani klanının büyüsü hakkında hiçbir şey bilmiyordu ama eğer biri birbirinin zıttı olan ifadeleri ardı ardına diziyorsa, kesinlikle bir büyü sözleri dizisi okuyordu. Adamın “iki balığın yüzgeçleri” diye başlayan dizeleri, böyle bir lanet sözlerinin parçasıydı.

Çiçek merkezinden parçalanıp etrafa taç yaprakları saçtı; ardından bir dalga gibi kabarıp Hakurai’nin üzerine atıldı. Havada süzülen yapraklar incecik, keskin bıçaklara dönüşerek adamın yanaklarını yardı, ellerinde derin kesikler açtı.

Hakurai büyü sözlerini tamamlayamamıştı; Jusetsu’ya yönelttiği lanet dalgalarının daha yolun yarısında paramparça olduğunu biliyordu.

Hakurai göğüs cebinden küçük bir şişe çıkarıp içindeki sıvıyı genç kadına doğru savurdu. Siyah sıvı havada dağılır gibi olsa da aniden bir yılana dönüştü. Burna çarpan nahoş, mide bulandırıcı bir kokusu vardı; sanki kan ve başka bir şeyin karışımı gibiydi.

Acaba onu büyülemek için hazırlanmış başka bir uğursuzluk muydu bu? Jusetsu geri çekildi ve yıldız kargası tüyünden yapılma kılıcıyla tek bir hamlede yılanın kafasını gövdesinden ayırdı. Yılanın kalıntıları siyah bir pus halini alıp yok oldu, onun yerine sert bir rüzgar esti.

“Dengim değilsin,” dedi Jusetsu buz gibi bir sesle.

Hakurai, yüzünde en ufak bir duygu kırıntısı olmadan cevap verdi: “Beni yenmen hiçbir şeyi değiştirmez. Ao tanrısı hâlâ orada.”

Sözlerini bitirir bitirmez göletten bir su sütunu yükseldi. Daha doğrusu birbiri ardına fışkıran birkaç sütun, suları Jusetsu’nun durduğu yere kadar sıçrattı. Şaşıran tek kişi Jusetsu değildi; Hakurai de şaşkınlık içinde başını kaldırıp su sütunlarına baktı. Bu onun işi olamazdı.

Hakurai bakışlarını göletin karşı tarafına, saray binasının olduğu yöne çevirdi. Suyun üzerine doğru uzanan terasta küçük bir kız duruyordu. Yaklaşık on yaşlarındaydı ve beyaz ipek bir ruqun giymişti. Bronz bir teni, gür kirpiklerin çevrelediği iri ve parlayan siyah gözleri vardı. Su sütunlarının yarattığı rüzgarda açık saçları savruluyor, üzerine konan su damlaları inciden saç tokalarıymış gibi parlıyordu.

Küçük kızın gözleri doğrudan Jusetsu’nun üzerindeydi.

“Injo, dur...!” diye bağırdı Hakurai, gazap dolu bir sesle onu dizginlemeye çalışarak. Ancak kızın ifadesi zerre değişmedi.

Hakurai dilini damağına şaklattı. Birkaç kez daha seslendikten sonra kız nihayet gözlerini kırptı ve su sütunları dindi.

Demek Injo buydu.

“Böyle bir çocuk mu?” dedi Jusetsu kaşlarını çatarak.

Hakurai küçümserce güldü. “Ben büyüyü beş yaşımda öğrendim. Sen de iç saraya getirildiğinde muhtemelen aynı yaşlardaydın.”

“Anlatmaya çalıştığım bu değil. Gerçekten bu kadar küçük bir kızı kurban olarak sunmaya mı niyetlisin?”

Hakurai, ne demek istediğini anlamaya çalışarak gözlerini dikti. “Neden bahsediyorsun sen?”

“O kızı ao tanrısı için kurbanın olarak mı kullanacaksın diye soruyorum,” diyerek durumu netleştirdi Jusetsu.

“Kurban mı...?” diye sordu adam.

“Ao tanrısı kurban ister. Genç kızlar... Bunu bilmiyor muydun?”

Hakurai sustu. Tam yeniden konuşmaya yelteneceği sırada bir başka ses ve ayak sesleri sözünü kesti.

“Hey, o ses neydi öyle?”

Geçitte birkaç figür belirdi; iki genç adamdı bunlar. Öndekinin ayak sesleri sertti ve hareket ettikçe giysileri hışırdıyordu; arkadaki ise —ikisinin yaşça büyüğü gibi görünüyordu— hem adım atarken hem de hareket ederken çok daha sessizdi. Jusetsu, bu iki adamda da, özellikle de genç olanında, tanıdığı bir kıza olan benzerliği fark etti.

Banka’nın bahsettiği kardeşler bunlar olmalıydı.

“Biliyordum, sendin değil mi aşağılık herif! Ne haltlar çevirdiğini sanıyorsun?” diye patladı öndeki genç adam, yüzünde sert bir ifadeyle.

Hakurai ile bir alıp veremediği olduğu belliydi. Yakışıklı bir gençti ve üzerindeki uzun, koyu mavi cübbe ona çok yakışmıştı. Arkasındaki diğer adam dudaklarını büzmüş duruyordu ancak çatık kaşlarından onun da Hakurai’den pek haz etmediği okunuyordu. Üzerindeki isli bambu rengindeki uzun giysi yaşlı birine yakışacak türdendi ama zarif görünümüyle onda garip bir şekilde asil duruyordu. Bu seçkin duruşuna rağmen bakışlarında kendini beğenmiş bir tavır vardı; gerçi soylu demek belki daha doğruydu.

“Babam ne düşünüyordu da... Ha?”

Hakurai bakışlarını Jusetsu’ya çevirince genç adam da onun baktığı yere baktı ve cümlesini yarıda kesti. Nihayet Jusetsu’nun varlığını fark etmişe benziyordu.

“K-kim bu?”

Siyah cübbeler içindeki, bir elinde kahverengi bir kılıç tutan bu genç kadını görmek onu şaşkına çevirmişti.

Tam bir ayak bağı.

Jusetsu kılıcı yere fırlatıp arkasını döndü. Elini çektiği anda kılıç tekrar eski hali olan tüye dönüştü.

“Hey, bekle!”

Nidasını cevapsız bırakıp koşmaya başladı. Geçide çıkmak yerine yan taraftan ilerledi. Genç adamlara bir bakış attı ve büyük olanla göz göze geldi; adamın gözlerinin hafifçe irileştiğini gördü.

Peşinden gelen kimsenin olmadığını anlayınca kapıdan çıktı. Onu kovalama niyetleri yok gibiydi, bu yüzden bir an durup nefesini topladı. Samon Sarayı’na dönüp çatı kiremitlerine baktı, ardından hızla oradan uzaklaştı.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.