Banka, Saname klanı mensuplarının konakladığı müstakil saray olan Samon Köşkü’ne gelmiş, babasını bekliyordu. Burası imparatorluk yerleşkesi içinde olsa da eş olduğu günden beri ilk kez iç saraydan dışarı adımını atmıştı.
Saray binasının güneybatısında, suların üzerine doğru uzanan taş teraslı bir gölet vardı. Terasta kızıl sandal ağacından sandalyeler ve bir masa, masanın üzerinde ise ikram edilmeyi bekleyen çaylar duruyordu. Banka’nın çayı çoktan soğumuştu, fincanı dudaklarına bir kez bile değdirmemişti. Nedimelerini ve hizmetçilerini gönderdiği için ona taze çay getirecek kimse de yoktu. Oturduğu yerden ne göletin yüzeyine yansıyan mavi gökyüzünü görebiliyordu ne de bahçedeki çam dallarını.
Hafifçe içini çektikten sonra, dış koridordan gelen ayak seslerini ve buna eşlik eden bir cübbe hışırtısını işitti. Gelen kişi seri adımlarla ilerliyor ancak acele etmiyor gibiydi. Hareket ederken kıyafetlerinden çıkan hışırtıyı en az seviyede tutuyordu.
Babası Choyo dış koridorda göründüğünde Banka ayağa kalktı.
Choyo ona şöyle bir bakış attı. “İçeride beklemeliydin,” dedi kuru ve sert bir tonla. En küçük kızını birkaç yıldır ilk kez görüyor olmasına rağmen sözlerinde zerre şefkat kırıntısı yoktu.
“Görüşmeyeli uzun zaman oldu baba,” dedi Banka.
“Neden emirlerime itaat etmiyorsun?”
Choyo enerjisini boşa harcamaktan nefret ederdi. Bu yüzden, bir kişi ona ne kadar yakınsa, nezaket gereği yapılan selamlaşmalar veya havadan sudan sohbetler gibi gereksiz kelimelerle nefesini tüketmekten o kadar kaçınırdı. Bunların hiçbir değeri yoktu onun gözünde. Banka’nın halini hatırını sorma gereği bile duymadı.
Ne demek istediğini biliyorum ama...
Banka alt dudağını hafifçe ısırdı. “Hangi emirlerden bahsediyorsun?” diye sordu.
Choyo kaşlarını çattı.
“Meseleyi geçiştirmeye çalışma, vaktimi boşa harcıyorsun,” dedi. “Sana Kuzgun Eş’ten uzak durmanı söylemiştim.”
“...Uzak duruyorum zaten.”
“Ona gitmek için Hakkaku Sarayı’ndan gizlice kaçtığında da mı ondan ‘uzak duruyordun’?”
Banka buna verecek cevap bulamadı. Hareketleri bir şekilde sızdırılmıştı. Nedimelerinden biri onu ele vermiş olmalıydı.
“Neden uzak durmamı istiyorsun?” diye sordu onun yerine.
“Çünkü o, önceki hanedandan sağ kalan bir figür.”
Choyo’nun tereddüt etmeden savurduğu bu sözler Banka’yı hazırlıksız yakaladı. Önceki hanedandan sağ kalan biri mi? Jusetsu mu? Tüm akrabalarının yakalanıp idam edildiğini sanıyordu.
“Bir süre önce imparator hazretleri, önceki imparatorluk ailesinin yakalanıp öldürülmesini emreden kararnameyi artık gerek kalmadığını ilan ederek iptal etti,” diye devam etti babası. “Bu hamle mutlaka Kuzgun Eş’in hatırı için yapılmıştır. İmparator hazretleri ona gereğinden fazla ehemmiyet veriyor.”
Choyo’nun yüzünde bir endişe belirtisi belirdi.
“Normalde bu kadar dürüst ve onurlu olan imparator hazretlerine böyle bir hareket hiç yakışmıyor. Bu durum, nereden bakarsan bak bir felaket doğuracaktır. Eğer onu kendi haline bırakırsak, her şey içeriden çökecek. Kuzgun Eş için bir isyan başlatmaya kadar giderse, ceza ona en yakın olanlara da uzanacaktır. İşte bu yüzden ondan uzak durmanı söylüyorum.”
“Onun önceki hanedandan sağ kalan biri olduğuna inanamıyorum...” dedi Banka.
“Bunu bana yazdığın mektupta bizzat sen söyledin. Saçlarının gümüş mü yoksa sadece kır mı olduğundan emin olmadığını ama saçlarını boyadığını yazmıştın. Ben de bağlantılarımı kullanıp konuyu derinlemesine araştırmalarını istedim. En başından saçlarına odaklanmalarını sağladığında bunu kontrol etmek pek de zor değil. Düşen tek bir tel saç bile yeterli. Kuzgun Eş’in saçları gümüş rengi. Bu, onun önceki hanedanın soyundan geldiğinin kanıtıdır,” diye açıkladı Choyo.
Banka’nın rengi soldu. İmparatorluk başkentinden epey uzaktaki Ga Eyaleti’nde yaşayan ve evinden neredeyse hiç çıkmayan biri için önceki hanedana dair hikayeler, uzak ve yabancı bir diyarın masalları gibiydi. Ayrıca gümüş saçın o soya ait olmanın bir kanıtı olduğunu da bilmiyordu.
Eğer bilseydi, Jusetsu’nun saçlarından babasına bahsetmeye dili varır mıydı?
Banka çoktan soğumuş olan çayına baktı. Verecek bir cevabı yoktu.
“Tekrar ediyorum. Kuzgun Eş’ten uzak dur. Bu sadece senin iyiliğin için değil, tüm Saname klanının esenliği için.”
Choyo sözünü bitirip terastan ayrıldı. Banka, babasının uzaklaşan ayak seslerini dinlerken gözlerini fincanından bir an bile ayırmadı.
“Neyin var? Babamız mı çağırdı seni?”
Bu kadar teklifsiz bir konuşma tarzını duyunca Banka başını kaldırdı. Yaşça kendisine en yakın olan ağabeyi, dış koridorun yanında duruyordu. Onun arkasında en büyük ağabeyini de görebiliyordu.
Ryo, yani yaşça hemen üstündeki ağabeyi, doğrudan ona doğru yürüdü. Babasının aksine, adımları ve kıyafetlerinin hışırtısı epey gürültü çıkarıyordu. En büyük ağabeyi Shin ise nispeten ağırbaşlı ve sakin adımlarla yaklaştı. Yürüyüşü sanki süzülüyormuş gibiydi, bu da onun temkinli kişiliğini yansıtıyordu.
“Görüşmeyeli uzun zaman oldu,” dedi Ryo. “Keşke babamız burada olduğunu bize söyleseydi. Nerede o?”
“...İçeri girdi,” dedi Banka.
“Ha? Sana eşlik etmek için kalmadı mı yani? Bak, bunca çay da ziyan oldu.” Ryo’nun da böyle bir tarafı vardı işte.
Banka ağabeyine ters bir bakış attı. “İşi başından aşkın.”
“Babamız meşgul olsa bile misafirlerine her zaman makul bir vakit ayırır. Sadece senin buna değmediğini düşünüyor olmalı.”
Bunun üzerine Banka, elindeki çayı Ryo’ya doğru uzatıp üzerine boşalttı.
“Buz gibiymiş!” diye bağırdı Ryo. “Seni aptal. Her zamanki halin...”
“Kesin şunu ikiniz de. Çocuk değilsiniz artık, utanç verici,” dedi Shin küçümseyen bir tavırla. Ryo’ya döndü. “Birbirinizi uzun zamandır görmediniz diye ipin ucunu kaçırma.” Ardından sıra Banka’ya geldi. “Bir eşe yakışan davranışlar mı bunlar?”
Birkaç yıl öncesine göre daha da kibirli olmuş, diye düşündü Banka. Choyo çocuklarıyla pek konuşmadığı için, Shin kardeşlerini terbiye etme işini her zaman kendi üzerine vazife edinirdi. Bir bakıma bilge ve ferasetli bir adamdı. Yine de o üstten konuşma tarzı, insanın içinde ona karşı çıkma isteği uyandırıyordu.
Ryo bakışlarını başka yöne çevirdi. Banka ise ağabeyine küskün bir bakış atmakla yetindi.
Shin onun yüzüne bakıp gözlerini kuşkuyla kıstı. “Rengin solgun görünüyor. İyi olduğuna emin misin?”
“Evet, iyiyim,” dedi Banka.
“Hayır, pek öyle durmuyorsun. Git de biraz uzan,” diye araya girdi Ryo.
“Artık dönmem lazım,” diyerek ayağa kalktı Banka.
“Hemen mi?” diye şaşırdı Ryo.
“İç saraydan çok uzun süre ayrı kalmamam gerekiyor.” Tahtırevanı hala dışarıda onu bekliyordu. Babasıyla olan işi bittiğine göre, burada gereğinden fazla kalması için bir sebep yoktu.
“Yine gel bir ara. Bir süre daha buralarda olacağız.”
“Babamız çağırırsa gelirim.”
“Aman, neyse...” diye mırıldandı Ryo ama Banka onu duymazdan gelerek terastan ayrıldı.
Ne yapabilirim?
Banka, Kuzgun Eş’in babasının sandığı kadar tehlikeli biri olmadığını ona söyleyip söylememeyi düşündü.
Ama söylesem bile... Söylediklerimi asla dinlemeyecektir.
Koshun’un ona “canının istediğini yapma” izni vermesi üzerine Jusetsu, Koto Enstitüsü’nün yolunu tuttu. Kuzgun Eş kıyafetleriyle gitmek oradaki alimleri ürküteceği için bir hadım gibi giyinmişti. Onkei ve Tankai de ona eşlik ediyordu; dışarıdan bakan biri için sadece üç hadımdan oluşan bir grup gibi görünüyorlardı.
Shiki saray binasının önünde bekliyordu ve Jusetsu’yu hadım kılığında görünce epey şaşırdı. Jusetsu adamın sağ yenine göz ucuyla baktı; her zamanki gibi oraya tutunmuş solgun bir el vardı.
“Yabancı ülkelerin doğa tarihi kayıtlarına, kanunlar, imparatorluk fermanları ve takvimler gibi devlet işleriyle ilgili metinlere sürekli ihtiyaç duyulduğu için, Koto Enstitüsü’nde kopyalama çalışmaları günümüzde de devam ediyor. Bakmak ister misin?” diye sordu Shiki.
“Hmm,” diye onayladı Jusetsu başını sallayarak. Aslında bu işin tam olarak nasıl yapıldığını bilmiyordu.
“Bu taraftan.”
Shiki odalardan birinin kapısını açtı. İçerisi çok geniş olmasa da duvarlar parşömenlerle dolu raflarla kaplıydı. Odanın ortasında uzun masa sıraları vardı ve mürekkep lekeli cübbeler giymiş genç adamlar, ellerinde fırçalarla pür dikkat önlerindekileri temize çekiyorlardı. Jusetsu ve beraberindekiler içeri girdiğinde bile bir kez olsun başlarını kaldırıp bakmadılar. Muhtemelen yapacakları en ufak bir yanlış hareketin işlerini mahvedeceğinden korkuyorlardı.
“Metin kopyalama işinde üç farklı görev vardır: ciltleme, kopyalama ve tashih. Bu görevlerin tamamı stajyer alimler tarafından yürütülür. Eskiden resmi dairelerden mahir katipler getirilir ve bu iş için geçici olarak istihdam edilirmiş. Neyse, bu odada müstensihlerimiz kopyalama işini yapıyor. İşleyişi anlatmam gerekirse; her şey ciltçilerin yazım için kullanılacak kağıtları hazırlamasıyla başlar. Kopyalanacak metnin formatına göre bu bir parşömen veya çizgili, ciltli bir kitap olabilir; ancak parşömenler hala en sık kullanılanlardır. Bir parşömen oluşturmak için kağıtlar tek tek birbirine eklenir —genellikle bir parşömen için yaklaşık 20 sayfa kullanılır— ve fırçanın takılmasını önlemek için dövülerek pürüzsüz hale getirilir. Ardından karakterlerin hizalanması için çizgiler çekilir. Katipler metni bu kağıtlara geçer, tashihçiler de herhangi bir hata yapılıp yapılmadığını kontrol eder. En basit tabiriyle sistem böyle işliyor.”
Jusetsu’ya anlatılan hayalet bir müstensihti; yani görevi metinleri temize çekmek olan biri.
"Ödeme parça başı yapılır. Eğer bir yazım hatası yüzünden emekleri çöpe giderse, bu miktar kazançlarından düşülür. Haliyle hepsi metinleri temize çekerken diken üstünde oluyor."
O halde onları rahatsız etmemeliyiz, diye düşündü Jusetsu. Odadan hızla ayrıldı. Yaptıkları iş sadece harfleri kopyalamak değildi. O sadece kelimesinin altındaki ağırlık, her şeyi hatasız yapma zorunluluğuyla birleşince insanı tüketen bir sinir harbine dönüşüyordu.
"Bu iş şakaya gelmezmiş," dedi Jusetsu.
"Öyle," diye yanıtladı Shiki. Jusetsu’nun durumu kavramış olmasından memnun gibiydi. Muhtemelen Jusetsu’nun hayaletle yüzleştiğinde müstensihlik zanaatının gerçekte neye benzediğini bilmeyeceğini tahmin etmiş, bu yüzden önce ona işleyişi göstermek istemişti. Shiki, işlerin hangi sırayla yapılması gerektiğini iyi bilen bir adamdı.
"İşte hayaletin dadandığı arşiv odası burası."
Shiki başka bir odanın kapısını açtı. İçerideki hava kesif bir kokuyla yüklüydü; Jusetsu bunun küf mü yoksa mürekkep kokusu mu olduğunu ayırt edemedi.
"İmparatorun emriyle idam edilen bir müstensih olup olmadığını araştırdık..."
"Peki, var mıymış?" diye sordu Jusetsu arşiv odasına göz gezdirirken.
"Varmış," dedi Shiki düz bir sesle. "Önceki hanedanlığın beşinci imparatoru döneminde; hani şu tarihi metinlerin derlenip temize çekilmesini emreden imparator zamanında. Bahsi geçen müstensin adı Keichu. Yazımda kullanılan mantar meşesi kağıtlarını çalmak suçundan idam edilmiş."
"Sadece kağıt çaldığı için idam mı edilmiş...?"
"Mantar meşesi kağıdı, mantar ağacından elde edilen sarı bir boyayla renklendirilen özel bir türdür. Böceklenmeye karşı dirençli olduğu için çok yüksek fiyatlara satılır. Dahası, o tarihi metinlerin kopyalanması bizzat imparatorluk emriyle yapıldığı için, malzemeleri çalmak doğrudan imparatorun şahsi malını çalmakla eşdeğer görülmüş. Sonuç olarak ölüme mahkum edilmiş. Müstensihlere verilen kağıtlar, malzeme kayıt defteri denen bir sistemle sıkı sıkıya takip edilirdi; bir parça bile çalınsa anında fark edilirdi."
"Anlıyorum..." Jusetsu dinlediğini belli eden kısa bir yanıt verip rafların arasında yavaşça yürümeye başladı.
Aniden gözünün ucuyla bir karaltı fark etti. O yöne baktığında, raflardan birinin tam önünde sırtı dönük duran, sarı cübbeli genç bir adam gördü. Adam, raflardaki parşömenlere pür dikkat bakıyor, en diptekileri sırayla inceliyordu.
Jusetsu ona doğru yürüdü. "...Kendi yazdığın bir şeyi mi arıyorsun?"
Genç adam donup kaldı ve ağır hareketlerle başını çevirdi. Yüzü hastalık derecesinde solgun, mavimsi bir beyazlıktaydı ve gözlerinin altı morarmıştı. Yirmili yaşlarının ortasında görünüyordu. Kollarının yenleri kirlenmiş, göğsünden aşağısı ise mürekkep lekeleriyle dolmuştu. Ishiha yazı pratiği yaparken üstünü başını biraz kirletirdi ama bu adamın hali bambaşkaydı. Jusetsu’nun az önce gördüğü çırakların cübbelerinde de mürekkep izleri vardı, fakat bu adam kendini bu hale getirecek kadar nasıl bir şevkle yazmıştı?
Adam, sesin kaynağını bulmaya çalışır gibi gözlerini odada gezdirdi.
"Keichu," diye seslendi Jusetsu adıyla hitap ederek.
Genç adam irkildi ve bakışları sonunda Jusetsu’nun yüzüne odaklandı.
"Kendi yazdığın bir şeyi mi arıyorsun?" Jusetsu sorusunu tekrarladı.
Keichu, yüzündeki o boş ifadeyle başını usulca iki yana salladı. "Asla bulamayacağım," dedi çatallı bir sesle. Başını öne eğip derin bir iç çekti.
Konuşulabilir türden bir hayalete benziyor, diye düşündü Jusetsu ve sorgusuna devam etmeye karar verdi.
"Öyleyse neden hala arıyorsun?"
"Çok zalimceydi... Kopyaladığım her bir parşömeni yakmaları..."
Sanki Jusetsu ile aynı frekansta konuşmuyor gibiydi. Genç kadın onun devam etmesini bekledi.
"Ne günah işledim ki?" diye feryat etti adam. "Gece gündüz tek yaptığım yazmaktı. O yarı çürümüş bambu tabletleri, yazısı silinmeye yüz tutmuş metinleri okumak için gözlerimi bozdum. Cübbemi yıkamaya vakit bulamadan ter içinde çalıştım... Evet, mantar meşesi kağıtlarını çaldığım söylendi ama çalmak ne kelime? O kadar az hata yapıyordum ki tek bir sayfa bile israf etmedim. Yine de... Yine de..."
Çalmamış mıydı?
Jusetsu ve Shiki bakıştılar. Hayalet, kendisine iftira atıldığını iddia ediyordu. Shiki kaşlarını çatıp Jusetsu’ya doğru hafifçe başını salladı. Jusetsu bunu, "Araştıracağım," şeklinde yorumladı.
"Yani yapmadığın bir şey yüzünden mi idam edildin?" diye sordu ruha.
"Dehşet verici. Günlerimi, gecelerimi işime adadım, sonunda başıma gelen bu oldu..." Keichu öfkeyle yüzünü buruşturdu. İdam edilmesinden ziyade, kopyaladığı metinlerin yok edilmiş olmasına daha çok içerlemiş gibiydi.
"Arşiv mahzenlerinde tozlanmış, imparatorluk mülküne saçılmış bir sürü parşömen topladım. Onları özenle temizledim, kopyaladım... O parşömenler, artık unutulmuş paha biçilmez kadim efsanelerle doluydu. Onları gelecek nesiller için korumak gibi harika ve anlamlı bir işte yer almak büyük bir onurdu... Ama geldiğimiz noktaya bak... Korkunç!"
Keichu elleriyle yüzünü kapatıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Parmakları, hatta tırnaklarının içi bile mürekkep karasına bulanmıştı. İşine gerçekten gönülden bağlı olduğu belliydi.
Yine de işlemediği bir suç yüzünden idam edilmiş ve tüm emekleri ateşe verilmişti...
Burada bir mantıksızlık vardı. Ne olmuş olabilirdi?
"İşler nasıl bu noktaya geldi?" diye sordu Jusetsu. "Bir fikrin var mı?"
"Korkunç. Tek yaptığım yazmaktı, her gün sadece yazdım. Sonra beni kağıtları kendime saklamakla suçladılar..."
Jusetsu ve Keichu kesinlikle biraz farklı tellerden çalıyorlardı ama adamın da olayların perde arkasını bildiği pek söylenemezdi.
"Yazdıklarımın bir kısmı hala burada olmalı. Hissediyorum. Kendi mürekkebimin kokusunu alabiliyorum. Burada olmalı... Olmalı..." Keichu iki yana sallanarak yürümeye başladı ve raflardan birinin hemen önünde durdu.
"Ah... Hayır, bu değil... Bu da değil..." diye mırıldandı parşömenlere dikkatle bakarken.
Ardından inleyerek rafların arasında ilerledi. Bu sırada görüntüsü soluklaşmaya başladı. Raflardan birinin arkasına geçtiği anda tamamen gözden kayboldu.
Bunca yıldır bu rafların arasında amaçsızca dolanıp duruyor olmalıydı.
Jusetsu odaya göz gezdirdi. Bambudan kağıda kadar her çeşit parşömenle tıka basa dolu sayısız raf vardı. Arkada, bir paravanla bölünmüş uzun bir masa duruyordu. Arşiv odası bir kabul salonu kadar geniş değildi ama yine de barındırdığı eser sayısı muazzamdı.
"...Keichu, yazdıklarından bazılarının kesinlikle burada olduğunda ısrar etti."
"Buna pek ihtimal vermiyorum. Eğer hisleri doğru olsaydı, şimdiye kadar çoktan bulmuş olurdu," diye yanıtladı Shiki.
"Ama Keichu kendinden emin," diye üsteledi Jusetsu. "Onun dahil olduğu o büyük derleme projesinde kopyalanan metinler bu odada mı saklanıyor?"
"O imparatorun emriyle hazırlananlar mı? Evet, öyle. Hatta daha geçen gün Mandalin Ördeği Eşi gelip onlardan birini ödünç aldı."
"Ah, demek o metin de onlardandı?"
"Aynı çalışmanın parçası olan daha pek çok metin var. Bir raf dolusu eserden bahsediyoruz," diye açıkladı Shiki.
"O kadar çok mu?"
"Bu kopyaların dayandığı orijinal metinler muhtemelen daha da uzundu; onları temize çekip derlemek zorlu bir iş olmalı. Ne de olsa bunlar, ilk imparatorun ülkenin dört bir yanından toplattığı metinlerdi."
"Her yerden mi?"
"Evet. Halktan ellerindeki metinleri imparatorluk mülküne hediye etmelerini istemişti. Bunu yapanlara ödül olarak kıymetli ipekler verilirdi. Yerel kayıtlar veya sıra dışı halk hikayeleri getirenlere daha da cömert ödüller sunulurdu. Zaman geçti ve bu eserler arşiv odalarının köşelerinde tozlanmaya terk edildi. Sonra bir gün, beşinci imparator bu kayıtların değerini yeniden keşfetti ve onları gelecek nesillere aktarmaya yeltendi."
Shiki, Jusetsu’yu kağıt parşömenlerle dolu bir rafın önüne götürdü. En yakındakini alıp Jusetsu’ya uzattı. Cildi ve parşömenin sarıldığı orta sopa pek pahalı görünmese de, oldukça özenli ve düzgün yapıldığı belliydi. Görkemden ziyade içeriğe önem verildiği anlaşılıyordu.
Jusetsu rafa bakakaldı. "Eğer hepsi buradaysa, Keichu kendi yazdıklarını bulabilirdi."
"Yani, öyle olması beklenir ama..."
Yazdıkları orada değildi; kopyaladığı tek bir satır bile yoktu. Bu durumda, Keichu aksini iddia etse de, belki de gerçekten geriye hiçbir şey kalmamıştı.
"...Keichu’nun sözüne güvenelim. Onun yazdıklarının burada olduğu varsayımıyla hareket edip onları arayacağım," dedi Jusetsu.
"Ama nasıl...?" Shiki’nin kafası karışmıştı. Onları bulmasının imkanı yoktu; hangisinin onun el yazısı olduğunu bilemezdi ki.
"Keichu bunca zaman bu kadar sıkı aramasına rağmen hiçbir şey bulamadıysa, saklı olmalılar. Bir fikrin var mı?"
"Saklı mı...?" Shiki duraksadı. "Akla yatkın tek bir ihtimal var; o da ıskartaya çıkartılan kağıtların yeniden kullanılmış olması."
"Nasıl yani?"
"Eğer bir kağıda artık ihtiyaç duyulmuyorsa ya da üzerinde yazım hataları varsa, arka yüzü kullanılır."
"Anlıyorum." Jusetsu, diğer eşlerin saraylarından bu tarz müsvedde kağıtlar alırdı; böylece Ishiha onları yazı alıştırması yapmak için kullanabiliyordu.
“Eğer durum buysa, Keichu’nun çalışmaları hâlâ burada demektir; başka bir metnin arka yüzünde... Ancak bu depo odasındaki kayıtlarda kullanılmış olamaz,” dedi Shiki. “Buradakiler kısa öyküler ve benzeri okuma materyalleri. Müsvedde kağıtlar, arkasındaki yazının görünmesinin sorun teşkil etmeyeceği kütük gibi kayıtlar için kullanılır. Onlar da Koto Enstitüsü’nden ziyade devlet dairesindeki depolarda saklanır. En eski ve kapsamlı koleksiyon imparatorluk kütüphanesinin tarihi arşivindedir, bu yüzden eserlerinden kalanları orada bulabilirsiniz... Ama ne olursa olsun, buradan bir şey çıkmayacak.”
“Teknik olarak öyle ama hâlâ bir ihtimal olabilir.”
“Bütün parşömenleri tek tek kontrol mü edeceksiniz?” Shiki raflara, muazzam sayılardaki yığılmış parşömenlere baktı.
“Bunların yarısı bambu ve ahşap parşömenler. Keichu’nun döneminden sonra oluşturulanları da eleyebilirim. Buna ne dersin?” diye akıl yürüttü Jusetsu.
“Hıh,” diye mırıldandı Shiki. “Eğer öyle yaparsanız... seçenekleriniz yaklaşık üçte iki oranında azalır.”
“Kalan üçte birlik kısımda, arkasında yazı olan var mı diye bakacağız,” diyen Jusetsu, bu görevde kendisine yardım etmeleri için haremağalarının isimlerini seslendi. “Onkei. Tankai.”
“Anlaşıldı,” diye yanıt verdi Onkei ama Tankai pek de istekli değildi.
“Ha? Biz mi yapacağız?” dedi.
Shiki onları durdurmak için elini kaldırdı. “Parşömenlere özenle yaklaşmak gerekir, o işi ben üstlenirim. Bir şey bulursam size haber veririm.”
Parşömenlerin yırtılmaması veya kirlenmemesi gerekiyordu, bu yüzden Jusetsu işi Shiki’ye bırakmaya karar verdi.
“Kuzgun Eş.”
Jusetsu depo odasından çıkmak üzereyken Shiki ismini seslenerek onu durdurdu. Jusetsu duraksadı ama Shiki ne diyeceğini bilemiyormuş gibi kelimeleri toparlayamadı. Eli sağ koluna sürtünüyordu.
“...Bana öfkeli misiniz, saygıdeğer Kuzgun Eş?”
“Öfkeli mi? Neden olayım?”
“Shomei’yi özgür bırakamadığım... ve onu cennete gönderemediğim için.” Shiki bakışlarını yere indirdi. Yüzünde bir huzursuzluk emaresi vardı. “Açıkça söylemeseniz bile beni suçladığınıza eminim. Eğer inadımdan vazgeçebilseydim, Shomei huzura erebilirdi...”
Jusetsu kaşlarını çattı. “Eğer suçluluk hissediyorsan bir an önce onu yoluna uğurlasan iyi olur. Kendi suçluluk duygunun faturasını bana kesme,” diye tersledi ve depo odasından çıktı. Göğsünde sert bir duygu vardı.
“Bu alışılmadık derecede ağır oldu,” dedi Tankai ama Jusetsu cevap vermedi.
Kendisi de biraz ağır konuştuğunu hissetmişti. Shiki’ye ne zaman baksa, ağzında erimeyi reddeden acı bir ilaç gibi nahoş bir tat kalıyordu. Ona tavsiye alması için Koshun’a danışmasını önermek istemişti ama kelimeler boğazına dizilmişti. Durup dururken neden Koshun’dan bahsedecekti ki?
Jusetsu, kaşlarını öfkeyle çatarak Koto Enstitüsü’nden hızla uzaklaştı.
“Müstensih Keichu’nun suçlandığı hırsızlıkta kesinlikle şüpheli bir şeyler var.”
Shiki, Koto Enstitüsü’ndeki odalardan birinde, bulguları hakkında Koshun’u bilgilendiriyordu. Burası insanların nadiren uğradığı bir odaydı. Odadaki tek şey kırmızı lake bir dolaptı. İçinde sadece seçilmiş az sayıda kişinin görmesine izin verilen antik kronolojiler ve kehanet kitapları, yani en önemli metinler bulunuyordu.
“Bir miktar mantar meşesi kağıdı çaldığı gerekçesiyle tutuklanmış ve aynı gün idam edilmiş. Suçunu itiraf edip etmediği belli değil. Çaldığı iddia edilen kağıtları ne yaptığına dair bir iz bulamadık ve davanın Güz Bakanlığı’nda mahkemeye taşındığına dair hiçbir emare yok. O döneme ait kağıt kayıtlarının artık ortalıkta olmaması şaşırtıcı değil, bu yüzden ne kadar kağıdın çalındığını araştıramayacağız ama... endişe verici birkaç başka husus var.”
“Ne demek istiyorsun?”
“Dönemin imparatorunun hal ve hareketleri imparatorluk günlüğüne kaydedilmiş...”
İmparatorluk günlüğü, imparatorun resmi işlerini yürütürken söylediklerinin ve yaptıklarının yazılı kaydıydı. İmparatorluk sekreterliğinin bilişim memuru ve divan vakanüvisi tarafından tutulurdu.
“İmparatorun, kopyalama çalışmalarının yapıldığı yeri ziyarete gittiğine dair kayıtlar var,” diye devam etti Shiki. “Müstensihlerin işlerinin nasıl ilerlediğini kontrol etmeye gitmiş gibi görünüyor. Keichu ertesi gün yakalanmış ve idam edilmiş.”
“Hım...”
“Dahası, imparator Keichu’nun suçunu duyduğunda öfkeye kapılmış ve derhal kafasının uçurulmasını emretmiş; ayrıca tüm kopyalama çalışmalarının yakılmasını istemiş. Keichu’yu idam ettiren ve yazılarını imha ettiren bizzat imparatormuş.”
Koshun parmaklarıyla çenesini sıvazladı. İmparator Keichu’yu öldürtmüştü. Ama neden...?
Onu öldürmesi için bir sebep mi vardı? Yine de idam edilebilmesi için adamın üzerine işlemediği bir suçu yıkmak çok dolambaçlı bir yoldu. Koshun, eğer Keichu onu öfkelendirdiyse, en hızlı yolun onu kılıçla öldürmek olacağını düşündü.
Hayır, bunu yapması için gerçek bir zalim olması gerekirdi.
Pratikte bunu söylemek yapmaktan daha kolaydı. Varsayalım ki Koshun, başkalarına danışmadan canını sıkan herkesi kılıçtan geçirseydi, yer yerinden oynardı. Ran hanedanlığının beşinci imparatorunun zalim olduğuna dair hiçbir kayıt yoktu.
Normalde tebaasını öfke uğruna öldürmeyecek bir imparator böyle bir eylemde bulunursa bu kaçınılmaz olarak dikkat çekerdi ve bu imparator dikkatleri üzerine çekmek istemiyordu. Sadece bir adamı bir suçtan dolayı idam edip işi bitirmek istiyordu.
“Tüm kopyalama çalışmalarının yakılmasını emretmiş...”
Bütün bu meselenin özü bu muydu?
“Keichu’nun kopyaladığı herhangi bir şey bulabildin mi? Öteki yüzünde yazı olan kağıt olup olmadığına bakacağını söylemiştin.”
Shiki başını salladı. “Öyle bir kağıt yoktu. Hatta Keichu’nun döneminden önceki metinlere kadar baktım ama aramam sonuçsuz kaldı.”
“Yine de o kağıt bir yerlerde olmalı, değil mi?” diye sordu Koshun.
“Hayaletin kendisi öyle iddia ediyor... ve Kuzgun Eş ona inanıyor.”
“Anlıyorum. Öyleyse eminim haklıdır.”
Shiki hayretle gözlerini kırpıştırdı. “Ama...”
“Belki Jusetsu bu seferlik eşya bulma yeteneklerini kullanamıyordur. Ne de olsa bu adam önceki hanedanlıktan, işe yarayıp yaramayacağından emin değilim.”
Yine de söz konusu Jusetsu’ydu. Koshun onun bir yolunu bulacağından emindi.
Shiki, yüzünde şaşkın bir ifadeyle imparatora baktı. Koshun gülümsüyordu.
Shiki, kağıdın arka yüzünde yazı olan hiçbir metin olmadığını bildirdiğinde Jusetsu hayal kırıklığına uğradı. Şimdi ne yapması gerekiyordu?
Böyle zamanlarda başka birinden akıl danışmak iyi bir fikirdi.
“Kış Bakanlığı’na gidiyorum.”
Kendisini en şık haliyle giydirmeye çalışan Jiujiu’yu reddetti; her zamanki gibi haremağası kıyafetleriyle gitmeyi planlıyordu.
Tam o anda Tankai söze girdi. “Eş kıyafetleriyle giderseniz daha az sorun yaşarsınız.”
“Ama haremağası kıyafetlerimle daha rahat hareket ediyorum.”
“Koto Enstitüsü’nün aksine, Kış Bakanlığı biraz uzak,” diye belirtti. “Yolda bir memur sizinle uğraşmaya kalkarsa can sıkıcı olur.”
“Bunu yaparlar mı?”
“O tiplerin bazıları haremağalarına bulaşmayı sever. Ancak bir eşe sataşacak kadar düşüncesiz biri çıkacağını sanmam.”
“...Peki o halde.”
İç sarayda haremağalarını orada burada görmek alışılmış bir durumdu ama dış saraya çıkıldığında işler değişiyordu. Jusetsu, Herhalde geçmişte koruma olarak dış sarayı ziyaret ettiğinde kötü bir deneyim yaşamış olmalı, diye düşündü. Belki de onu oraya götürmemesi en iyisiydi.
“Endişelenmeyin niangniang,” diye sakince araya girdi Onkei, sanki Jusetsu’nun endişesini hissetmiş gibi. “Tankai, konuşmadan önce düşün.”
“Tehlike gelmeden önce nasıl kaçınacağını bilmesi gerekmez mi?”
“Bir memur ona bulaşmaya kalksa bile, öyle bir şahsiyet onun için gerçek bir rakip olamaz.”
“Yine de o adamlardan birini pataklamanın sonrasıyla uğraşmak istemezsiniz,” dedi Tankai.
“Zayıf göründüğün için sana sataşan tipleri dize getirmek kolaydır; sadece biraz tehdit etmen yeterli olur.”
“Aa...” dedi Jusetsu. Onkei şaka yapıyor gibi durmuyordu... yoksa yapıyor muydu?
“Pekala niangniang, haydi sizi giydirelim.”
Jusetsu, Tankai’nin tavsiyesine uymaya karar verince Jiujiu neşeyle perdenin arkasına koşturdu. Jiujiu, üzerinde kuş ve çiçek işlemeleri olan üzüm rengi bir shanqun seçti. Bunu, üzerinde ikiz balık deseni basılı koyu yeşil bir etekle eşleştirdi. Jusetsu mor kemeri bizzat seçti.
“Tam bir eş gibi görünmelisiniz,” dedi Jiujiu, Jusetsu’nun saçını tokalar ve sarkan süslerle doldururken. Tam saçına yeşim taşlı bir tarak iliştirecekken Jusetsu onu durdurdu.
“Bu kadar yeter,” dedi. Başındaki ağırlık artık taşınmaz bir hal alıyordu.
“Pekala o zaman, ben gidiyorum,” diye duyurdu Jusetsu ve saray binasından ayrıldı. Son zamanlarda Jusetsu için hizmetlilerine bu şekilde veda etmek alışkanlık haline gelmişti.
Jiujiu, Jusetsu ve diğerlerini kapının önünden uğurladı.
Kogyo ise bu sırada Ishiha’nın yazı pratiğini kontrol ediyordu. Böyle anlarda ikisi anne ve oğul gibi görünüyorlardı.
“Daha fazla haremağası ve saray hanımı almalısınız niangniang. O zaman nereye gitseniz arkanızda koca bir insan kuyruğu olurdu,” diye önerdi Tankai, Jusetsu’nun arkasından yürürken.
“Yamei Sarayı’nda bu kadar insanın yaşaması için yeterli yer yok.”
“Yine de sizin için çalışmak için can atacak tonla insan olduğunu düşünüyorum.”
“Hiç sanmam.” Jusetsu hafifçe güldü.
"Şaka yapmıyorum," dedi Tankai. "Bugünlerde Yamei Sarayı’na gelen giden artmaya başladı, sanki aldığınız hediyelerin miktarı da çoğalıyor."
Tankai bunu söylerken yüzünde şaşırtıcı derecede ciddi bir ifade vardı. O böyle söyleyince Jusetsu, son zamanlarda insanların herhangi bir istekleri olmasa bile meyve ve ipek gibi hediyelerle kapısına dayanmaya başladığını fark etti. Jusetsu, hiçbirini istemediğini belirterek hediyeleri geri çevirmişti ama bu durum yavaş yavaş bir sorun haline geliyordu. Acaba çok mu fazla isteği kabul ediyordu? Hayır, kapısına gelip yardım dilenen insanları öylece tersleyip göndermekten utanç duyardı.
Gideceği yere doğru ilerlerken bu konuda ne yapması gerektiğini düşündü.
İmparatorluk mülkünün kıyısında yer alan Kış Bakanlığı, her zamanki gibi sessiz ve ıssızdı. Yerlerdeki parke taşları yer yer kırılmış ve çatlamış, bakır fenerlerin üzerini ise yeşil küf kaplamıştı. Ancak Seiu Tapınağı’ndaki sancak ve saçaklardan sarkan fenerler yakın zamanda yenilenmişti. Büyük bir buhurdanlıktan hoş kokulu dumanlar yükseliyordu. Sanki tapınağın onarımı için bir miktar ödenek bulunmuş gibiydi. Her köşe bucak tertemiz süpürülmüş, sonbahar güneşinin altında tozdan eser kalmayan iç mekan pırıl pırıl görünüyordu.
"Tek bir kağıt parçasının bile hesabını yapacak kadar cimri olduğu söylenen mali işler departmanının, tapınak onarımı için elini cebine atacağı kimin aklına gelirdi?" Jusetsu, kendisini karşılamaya gelen Kış Bakanı To Senri’ye bu sözlerle takıldı.
Onun bu nüktedan yorumu, Senri’nin ince yüzünde bir gülümsemeye sebep oldu.
"Para mali işlerden gelmedi," diye açıkladı Senri. "İmparator Hazretleri’nin şahsi bağışı. Burayı yavaş yavaş, parça parça onarmayı planlıyoruz."
Tahmin etmeliydim, diye düşündü Jusetsu. Memurlarla uğraşmak her şeyi yavaşlatıyor ve karmaşık hale getiriyordu. Parayı bizzat karşılamak daha az zahmetli ve çok daha hızlıydı. Koshun bu tür konularda her zaman sağduyulu davranırdı. Kadınlar konusunda ne kadar saf olursa olsun, işinde son derece titiz biriydi.
"Lütfen, bu taraftan buyurun."
Senri, Jusetsu ve yanındakileri saray binasına davet etti. Koyu, mavimsi gri cüppesi, uzun ve narin boyuna mükemmel uymuştu. Hakuen ya da "beyaz duman" olarak da bilinen bir kuzey kılkuyruk ördeğinin kuyruk tüyleri, taktığı futounun üzerinde bir o yana bir bu yana sallanıyordu. Hastalığa yatkın bir bünyesi olmasına rağmen, adamın ten rengi son zamanlarda çok daha sağlıklı görünüyordu. Jusetsu bunun da İmparatorun katkıları sayesinde olup olmadığını merak etti, ancak sıcak havaların geçip gitmesinin daha muhtemel bir neden olduğunu fark etti. Fiziksel olarak da formunda görünüyordu. O kadar zayıftı ki gözleri normalde keskin bakardı, fakat şimdi onlar bile bir nebze daha yumuşaktı.
"İyi görünüyorsunuz," dedi Jusetsu.
"Öyleyim. Yılın bu zamanları benim için en iyisidir," diye yanıtladı Senri yumuşak bir sesle. Dışarıdan bakıldığında kurnaz ve memnun etmesi zor bir memur gibi görünebilirdi ama gerçekte Senri, görünüşünün aksine nazik ve cana yakın biriydi.
Jusetsu, pencere kenarındaki küçük bir masanın üzerine Go tahtasının kurulmuş olduğu bir odaya götürüldü.
Jusetsu’nun tahtaya baktığını fark eden Senri, "Bir oyun oynamak ister misiniz?" diye sordu.
"Yok, pek sanmıyorum..." diye başladı Jusetsu, ama sonra teklifi reddetme konusunda tereddüt etti. "...Aslında, geçen gün Koshun ile oynamıştım. Benim yerimde olsaydınız hangi hamleleri yapacağınızı duymak isterim. Bana her hamlemde hata yaptığımı söyleyip duruyor."
Jusetsu, Senri’nin tahtasında Koshun ile yaptığı son maçı en başından itibaren canlandırmaya başladı.
"Ve sonra, eğer buraya oynasaydım..."
"Şurası daha iyi olmaz mıydı?" diye önerdi Senri.
"...Peki ya sonra? Şuraya gidebilseydim..."
"Hayır, kesinlikle şu noktaya hamle yapmanız sizin için daha avantajlı olurdu."
Jusetsu, hıh diyerek taşını sertçe bıraktı. "Siz de tıpkı Koshun gibi önerilerde bulunuyorsunuz."
Senri kahkahalarla gülerek, "Ha ha, İmparator Hazretleri’nden daha iyi hamleler bulabileceğimi sanmıyorum," dedi. "Eğer bunlar onun önerileriyle örtüşüyorsa, yapılabilecek en iyi hamleler onlardır."
"Ama ben onun asla tahmin edemeyeceği hamleler bulmak istiyordum," diye karşılık verdi Jusetsu.
"Ve bunun için benden mi yardım istiyorsunuz?"
"Küçük bir hileden zarar gelmez, değil mi?"
Senri neşeyle kıkırdadı. "Anlaşıldı. Bunu İmparator Hazretleri’nden bir sır olarak saklayacağım."
Jusetsu, Senri’nin yanındayken kendini çok çocuksu hissediyordu. Senri’nin kırk yaşın üzerinde olduğu düşünülürse bu doğaldı, ama acaba adamın ona böyle hissettirmesinin de payı var mıydı? Jusetsu ile öyle aşırı resmi bir dille konuşmuyordu. Ona saygıyla Raven Consort diye hitap ediyordu ama Jusetsu, adamın kendisine kutsal bir varlıkmış gibi değil de herhangi bir genç kızmış gibi davrandığı izlenimine kapılıyordu.
Senri, kendileri için getirilen çaydan ikram etti. "Bugün bana sormak istediğiniz başka bir şey var mı?"
Jusetsu bir yudum almadan önce başını sallayarak onayladı. Burada servis edilen çay, Senri’nin sağlığı için özel olarak demlenmiş, besleyici bir türdü. Bugün içtikleri çay hem hoş kokulu hem de tatlıydı. Jusetsu içinde ne olduğunu sorduğunda; kavrulmuş arpa, çam fıstığı ve hünnap karışımı olduğunu öğrendi.
Bu alışılmadık lezzeti tadarken, Jusetsu ona arşiv odasındaki hayaletten bahsetti.
Senri çayından bir yudum almadan önce, "Kopya ettiği işlerden bazılarının kesinlikle orada olması gerektiğinde ısrar ediyor, öyle mi?" dedi. "Hmm..." Düşünceli bir tavırla ince çenesini sıvazladı.
"Koto Enstitüsü’nden bir bilgine arattım ama metinlerin hiçbirinin arkasında bir şey yazmıyordu. Başka nereye bakmalıyım dersiniz? Başka fikrim yok. Hem çok okumuş birisiniz hem de belki bir şeyler bilirsiniz diye düşündüm."
Senri zoraki bir gülümsemeyle, "Beni gözünüzde o kadar büyütmeyin," dedi. "Yine de birkaç fikrim olabilir. Yazıların kağıdın arkasında olduğu düşüncesine odaklanmanız keskin bir sezgi gösteriyor. Hayalet, çalışmalarını bulamıyor olmalı çünkü onlar sıradan bir yazı olarak mevcut değil."
"Başka ne şekilde olabilir ki?" diye sordu Jusetsu.
"Atık kağıtları yeniden kullanmanın pek çok yolu vardır; arkasına yazı yazmak bunlardan sadece biridir. Bilginler kağıdı yazı yazmak dışında bir şey için kullanmayabilirler ama kağıt başka amaçlara da hizmet edebilir. Örneğin, kırık eşyaları bir kutuya yerleştirirken etrafına sarmak veya darbe emici malzeme olarak kullanmak gibi. Ya da tıbbi malzemelerin paketlenmesinde veya boya pigmentlerinin sarılmasında kullanılabilir."
"Anlıyorum," dedi Jusetsu. "Fakat o arşiv odasında okuma materyalinden başka bir şey yok."
"Öyle mi? O halde..." Senri bir an düşündü, sonra tekrar başını kaldırdı. "Mesela katlanır bir paravan yaparken, resimlerin altına takviye olması için kağıt yapıştırılır. Bunun için de eski, atık kağıtlar kullanılır."
"Öyle mi? Böyle bir şey için kullanıldığını bilmiyordum." Jusetsu, arşiv odasının nasıl bir yer olduğunu hatırlamaya çalışırken parmağını çenesinin ucuna koydu. "Size sormakla ne kadar iyi ettiğimi şimdi anlıyorum," dedi gülümseyerek.
"Bir yardımım dokundu mu?"
"Hem de çok."
Senri gülümseyerek, "Bunu duyduğuma sevindim," dedi.
Şu ya da bu sebeple, Senri ile konuşmak Jusetsu’yu sakinleştiriyordu. Onun yanındayken kendisi olabiliyordu.
Çaylarına ara verdikten sonra Senri, "Bununla pek ilgilenmiyormuşsunuz gibi görünüyor," diye söze başladı, "ama hikayenizin bir kısmı zihnimi kurcalıyor."
"Nedir o?" diye sordu Jusetsu.
"Müstensih Keichu’nun idam edilme sebebi."
"Ah... Bu kesinlikle endişe verici bir durum."
Jusetsu, Keichu’nun neden iftiraya uğradığından ziyade kopya ettiği eserlerin nerede olduğuna odaklandığı için, bu meseleyi araştırmaya cesaret edememişti. Tek ilgilendiği, hayaleti huzura kavuşturup öteki dünyaya göndermekti.
"Onu bu kadar aceleyle ortadan kaldırmak istemesinin bir sebebi olmalı..."
Senri, düşüncelere dalarak kafesli pencereye göz ucuyla baktı. Jusetsu sessizce çayını yudumladı.
"Yeri gelmişken," dedi Senri, yüzünü tekrar Jusetsu’ya dönerek. "Ho Ichigyo’yu görme şansınız oldu mu?"
"Hayır, henüz değil. Ama iyileşmekte olduğunu duyuyorum."
Altın kupa davası ve olup biten diğer her şey yüzünden Jusetsu çok meşguldü. Şimdiye kadar onunla görüşme fırsatı bulamamıştı.
"O halde, onunla görüştüğünüzde ben de size katılabilir miyim?"
"Elbette, benim için sakıncası yok. Ama..." Jusetsu duraksadı.
"Selefim Gyoei’den önceki hanedan hakkında epey bir şey duydum ama hala öğrenmem gereken çok şey var. Şamanların imparatorluk mülkünden sürülmesi gerçekten büyük bir kayıptı. İç saraya girmelerine izin verildiği için Ho Ichigyo, Kış Bakanı’nın bile haberdar olmadığı pek çok sırrı biliyor olmalı."
"Ben de öyle düşünmüştüm," dedi Jusetsu.
"Ben de kendi araştırmalarıma devam ediyorum, bu yüzden sabrınıza sığınıyorum." Senri, Raven Consort hakkında, temel olarak Gyoei’den kalan notlara dayanan bir araştırma yürütüyordu.
Hastalığına rağmen kendini çalışmaya zorlamıyordur umarım, diye geçirdi içinden Jusetsu.
Ne Senri’nin ne de Koshun’un onun için herhangi bir çaba sarf etmesine gerek vardı, ama yine de ediyorlardı.
"Teşekkür ederim," dedi. "Ve... sağlığınıza dikkat etmeyi unutmayın."
"Benim için endişelenmenize gerek yok, Raven Consort. Bunu sadece sizin hatırınız için yapmıyorum, ne de Kış Bakanı olarak buna mecburum."
"Öyleyse neden yapıyorsunuz?"
Senri hafifçe gülümsedi. "Entelektüel merak."
Jusetsu da gülümsedi. "Öyle mi? Anlıyorum. Bu tam size göre bir cevap."
Jusetsu, Senri’yi ziyaret ettikten sonra Yamei Sarayı’na döndüğünde, Koshun’a bir mektup yazarak ondan bir ricada bulundu. İmparator birkaç gün sonra ona cevap verdi ve haberi alan Jusetsu, Koto Enstitüsü’ne doğru yola koyuldu.
Arşiv odasına girdiğinde Koshun’un arka taraflarda beklediğini gördü. Eisei de onun yanında duruyordu.
"Geldin."
"Buldun mu?" Jusetsu aceleyle Koshun’un yanına gitti.
Odanın arkasındaki paravan kaldırılmıştı; masanın üzerinde ise çeşitli kâğıtlar seriliydi.
"Bu kâğıtlar paravanın altına yapıştırılmıştı. Saray atölyesindeki ustalara durumu anlatıp bunları soydurdum. İşinin ehli insanlar ama bu kâğıtlar astar olarak kullanıldığı için haliyle ciddi hasar görmüşler. Bazı kısımlar neredeyse okunmayacak halde."
"Okunması güç olsa da mühim değil," dedi Jusetsu. "Orada bir yazı bulduğumuza sevindim."
Senri, paravanların astarında atık kâğıtların kullanıldığından bahsettiğinde, Jusetsu’nun aklına bu odada gördüğü paravan gelmişti.
İçinden, umarım bunlar Keichu’nun elinden çıkan nüshalardır, diye geçirdi.
Toplamda otuz sayfaya yakın kâğıt vardı. Hepsi sararmış, üzerlerinde koyu kahverengi lekeler oluşmuştu. Jusetsu, bazı harflerin kâğıttan silindiğini ve metnin yer yer okunmaz hale geldiğini görebiliyordu.
"Paravan altı kanatlıydı ve her kanadın altında dikey olarak birbirine eklenmiş beşer sayfa astar vardı. Bunların üzerine beyaz kil sürülerek zemin oluşturulmuş, hasarın bu kadar ağır olmasının sebebi de bu. Okunabilen kısımlara bakılırsa el yazısı hep aynı. Belli ki işin tamamı tek bir kişinin elinden çıkmış."
Jusetsu masadan bir adım uzaklaşıp arkasına baktı. Henüz büyü yapmasına gerek kalmadan, rafların arkasından bir figür süzülerek çıktı.
Gelen Keichu’ydu.
Başını önüne eğmiş, yanlarına doğru ağır adımlarla ilerliyordu ki birden durup başını kaldırdı. Gözlerinin altı çökmüş, solgun ve hastalıklı yüzünde kuşkulu bir ifade vardı. Derken, şaşkınlıkla gözleri fal taşı gibi açıldı. Neredeyse gözbebekleri yuvalarından fırlayacak gibiydi.
"Ah... Ahh..." diye inledi Keichu.
Sendeleyerek masaya yaklaştı. Masanın üzerine yayılmış kâğıtlara eğildi, harfleri tek tek, yakından incelemeye başladı. Yavaş yavaş gözleri doldu, gözyaşları yanaklarından süzüldü.
"Evet... Şüphe yok... Bu benim yazım..." diye fısıldadı. Sesi Koshun ve Jusetsu’nun duyabileceği kadar çatallıydı. "Demek buradaymış..."
Gözlerinden bir damla, ardından bir diğeri düştü; ancak kâğıdı ıslatmak yerine havada kaybolup gittiler. Sanki gözyaşları bizzat harfler tarafından yutuluyordu. Her damla düştüğünde Keichu’nun silüeti daha da silikleşti. Parmaklarıyla mürekkepli harflerin üzerinden geçti.
Hayranlık dolu bir iç çekti ve sanki bir işaret verilmişçesine hayalet yokluğa karıştı.
"...Görünüşe göre huzura erdi," dedi Jusetsu masaya doğru yürürken. Kâğıtlardan birini eline alıp inceledi. Harflerin hepsi aynı boydaydı, mürekkebin yoğunluğu hiç değişmemişti. Fırça darbeleri arasındaki o incecik, zarif hatlar bile seçilebiliyordu; bu da fırçayı ne kadar büyük bir özenle kullandığının kanıtıydı. Belki aşırı titizce denilebilirdi ama bu, yazısının hayret verici derecede kusursuz olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Keichu’nun işine ne kadar sadık ve güvenilir biri olduğunu gösteriyordu bu yazı.
"Güzel bir yazısı varmış," dedi Jusetsu, Keichu’nun hattatlığını içtenlikle överken. Bu aynı zamanda adama duyduğu sempatinin de bir ifadesiydi.
Koshun, masadaki kâğıtları yavaşça bir araya getirirken, "Yine de bu nüsha çalışması, onun idam edilmesine sebep oldu," dedi.
"Ne demek istiyorsun?" diye sordu Jusetsu.
"Keichu yakalanıp idam edilmeden bir gün önce imparator, yazım işlerinin yürütüldüğü yeri ziyaret etmiş. Muhtemelen o sırada fark etti... Keichu’nun kopyalamaması gereken bir şeyi yazdığını."
"Kopyalamaması gereken bir şey mi...?" diye tekrarladı Jusetsu.
Koshun başını salladı. "Keichu’nun üzerine bir suç atılmış ve bu yüzden idam edilmiş olabilir ama asıl amaç onu öldürmek değildi. Hedef, kopyaladığı şeyleri ortadan kaldırmaktı."
Sonuçta imparator, adamın tüm çalışmalarının yakılmasını emretmişti...
"İmparator, saray arşivlerinde atıl durumda bekleyen kadim metinleri toplattı. Gelecek nesillere aktarılması için bunların kopyalanmasını emretti. Ancak ben şahsen durumun tam tersi olduğunu hissediyorum."
Jusetsu, "Bununla neyi kastediyorsun?" diye sordu.
"Geleceğe miras kalmasını istemediği her neyse, onu tamamen yok edebilmek için bunu yaptı. Bu yüzden hepsini bir araya toplattı. O metinler, hanedanın ilk imparatorunun tebaasından kendisine hediye edilmesini istediği eserlerdi. Hatta bunu yapanlara ödül bile vermişti. İnanıyorum ki bu da imparatorun, dünyanın bilmesini istemediği sırları saray içinde saklamak için yaptığı bir hamleydi. O zamanlar kâğıt azdı ve elinde parşömen bulunduran hane sayısı pek fazla değildi. Belirli metinleri imha etmeyi mi planlıyordu yoksa bu planı duyulduğu için mi vazgeçti bilmiyorum ama sonunda hepsini arşivlere kaldırdı. Yıllar sonra hanedanın beşinci imparatoru, bu işi bizzat bitirmeye karar verdi. Kendi istediği kısımları ayıklayıp gerisini yok edebileceğini sandı ama kopyalanan metinlerin arasına başka bir şeyler karışmış..."
Ve böylece, sehven kopyalanmıştı.
"...Bu durumda, kimseyi idam etmeden sadece araya karışan o kadim metinleri ve kopyalarını yok etmesi yetmez miydi?"
"Bu durum daha çok dikkat çekerdi," diye akıl yürüttü Koshun. "İnsanlar, kopyalanmaması gereken o eski metinlerin ne hakkında olduğunu merak ederdi. Bu yüzden tüm olayın üzerini örtmek için bir idamı kullandı. İmparatorluk günlüklerinden anladığım kadarıyla, imparator olaylar zincirinin doğal görünmesi için büyük çaba sarf etmiş. Söz konusu orijinal metinler muhtemelen Keichu’nun çalışmalarıyla birlikte yakılıp gitti."
Jusetsu kaşlarını çatıp elindeki kâğıda baktı. Birinin hayatından bile daha önemli olan bu metinde ne yazıyor olabilirdi?
"Keichu masumdu ve uydurma bir suç yüzünden öldü; yine de bu atık kâğıtlar hâlâ burada. Kaderin bir cilvesi olsa gerek, geride kalmayı başarmışlar."
Koshun topladığı kâğıtları tekrar masaya bıraktı ve üzerindeki bazı harfleri işaret etti. Jusetsu onları okuduğunda şaşkınlıktan nefesi kesildi.
Ao.
Uren Niangniang.
Kâğıt çok kirli olduğu için metnin çoğu okunmuyordu ama bu iki kelime gayet net ve seçilebilirdi. "Ao" ifadesi, tanrı Ao’ya atıfta bulunuyor olmalıydı. Kadim zamanlarda tüm ülkede inananları olmasına rağmen, dev deniz kaplumbağası tanrısının gücü zamanla zayıflamıştı; görünüşe göre şimdi o gücü yeniden kazanıyordu. Bu tanrı aynı zamanda Sekiz Hakikat öğretisinin de kutsal bir figürüydü.
"Bunu detaylıca araştırmaları için birilerini görevlendireceğim. Elimizdeki bu otuz parça kâğıttan ne kadarını çözebilirler emin değilim ama denemek zorundayız," dedi Koshun. "...Bir de Keichu’nun hatırı için."
Jusetsu gözlerini yumdu, sonra yavaşça tekrar açtı. "Öyleyse buna herkesin bakmasına izin vermemeliyiz. Bu işi Senri’ye bırak."
"Kış Bakanı’na mı?"
"O da tıpkı senin gibi Keichu’nun neden idam edilmiş olabileceğine dair kafa yoruyordu. Eğer konu Uren Niangniang ile ilgiliyse, Kış Bakanı’na —yani Senri’ye— danışmak en mantıklı hareket olur."
Koshun, Jusetsu’ya hafifçe başını sallayarak onay verdi. "Öyleyse dediğin gibi yapalım," dedi. Karar verilmişti.
Jusetsu kâğıtlara bir kez daha baktı.
Burada, tanrı aşkına ne yazıyor olabilirdi?
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.