Kafeterya Sohbetleri

Masaya yaklaştığında, “Ah, Azusagawa! N’aber?” diye seslendi.

Sakuta her birine göz gezdirdi, sonra Mai’nin yanına oturdu.

O sormadan Mai, “İkinci ders İngilizce’de beraberdik,” dedi.

“Mai yanıma oturduğunda, kalbim yerinden fırlayacaktı.”

Miori, sanki kalbi yine kaçmaya çalışıyormuş gibi, ellerini kalbinin üzerine koydu.

“Ne kadar dramatiksın, Miori,” diye alaycı bir şekilde söyledi Mai.

“Hayır, hayır, insanlar üzerindeki etkini hafife almamalısın, Mai. Değil mi, Azusagawa?”

Bu karşılık doğal geldi, ona attığı pas da öyle. Mai’nin gözleri de ona döndü.

Sakuta her birine tekrar göz gezdirdi, sonra dürüst fikrini dile getirdi. “Ne çabuk arkadaş oldunuz.”

İkisi de kafeteryanın özel donburisini sipariş etmiş ve zaten silip süpürmüşlerdi. Tek bir pirinç tanesi bile kalmamıştı. Masanın konumuna bakılırsa, ikinci dersleri erken bitmiş olmalıydı. O gelmeden önce epey konuşmuş olmalılardı.

“Kıskanıyor musun?” diye sordu Miori.

“Mai arkadaş edinme konusunda pek iyi değil, o yüzden şaşırdığımı söylemeliyim.”

Beslenme çantasını sırt çantasından çıkarıp masaya koydu.

“Bu doğru değil,” dedi Mai, öfke taklidi yaparak.

Bunu bahane edip beslenme çantasından bir parça rulo yumurta aşırdı.

“Bizi konuşma pratiği için eşleştirdiler, bu yüzden bütün zaman boyunca konuşuyorduk,” dedi, sonra yumurtayı ağzına attı. “Mmm, çok iyi.”

Sakuta geçen dönem İngilizce almıştı. Sınıfta Japonca konuşmaya izin vermiyorlardı, bu yüzden eşin her şey demekti. Sakuta ve Takumi’nin hala konuşuyor olmasının önemli bir nedeni de buydu.

“Sonra telefonu olmadığını duydum ve bahsettiğin kızın bu olduğunu fark ettim.”

“Eminim sana, üç tavuk nugget’ı mideye indiren bir obur olduğumu söylemiştir.”

“Yemin ederim söylemedim.”

“Pekala, Mai’ye yakınlaşmama yardımcı oldu, o yüzden affedildin.”

Miori ona hiç kulak asmıyordu.

Ama her halükarda, bu Mai ve Miori’nin tuhaf bir şekilde samimi olduğu anlamına geliyordu. Mai kesinlikle genellikle hemen ilk isimle hitap etmeye başlayan biri değildi. Sakuta ile uzun bir süre oldukça mesafeli olmuştu.

“Miori kendini tanıttığında, adıyla hitap etmemi söyledi. Biraz isteksizdim ama… İngilizce konuşurken öyle yapılır.”

“Neden ısrar ettin?” diye sordu Sakuta.

“Adımı Mai’nin dudaklarından duymak istedim,” diye yanıtladı Miori, hiç duraksamadan.

“Anlıyorum,” dedi Sakuta, beslenme çantasına gömülerek.

Mai tek kelime etmeden kalktı ve çayla geri geldi. Çayı beslenme çantasının yanına koydu.

“Teşekkürler, Mai.”

Dudakları hafifçe kıvrıldı. Nazik bir gülümseme.

Sessizlik

Miori onlara gözlerini kırpıştırıyordu.

“Ne oldu şimdi, Miori?”

“…Siz gerçekten bir çiftsiniz.”

Sanki gözlerine inanamıyormuş gibi tekrar gözlerini kırpıştırdı.

“Herkes onun bana fazla olduğunu düşünüyor.”

Bunu söyleyecek kadar kaba az kişi vardı ama dik dik bakışları çok şey anlatıyordu. Bu alışılmadık bir durum değildi. Gerçekten sevimli bir çift olduklarını söyleyen kimse olduğunu sanmıyordu. Üniversitede edindiği arkadaş veya tanıdıklarından hiçbiri kesinlikle söylememişti.

“Hayır, onu demek istemedim. Şey… birbirinize karşı davranışlarınız doğal. Açıkça birbirinize çok yakışıyorsunuz.”

Biraz resmi ve utanmış gibi geldi sesi. Sanki bunu yüksek sesle söylemek ona tuhaf geliyordu. İnsanlara iltifat etmek böyle tuhaf bir şekilde stresli olabiliyordu.

“Teşekkürler, Miori,” dedi Mai, ona gülümseyerek.

Miori, sanki kalbinden vurulmuş gibi yerinde devrildi.

“Dayan,” dedi Sakuta.

“Yapamam! Aşığım!”

“Dediğim gibi, Mai benim, onu alamazsın.”

“Onu bazen ödünç alabilir miyim?”

“Ben kimseye ait değilim,” dedi Mai.

Miori gergin görünüyordu, doğruldu.

“Takma kafana, Miori. Mai o kadar kolay sinirlenmez.”

“Evet, Sakuta her zaman bir baş belasıdır.”

Mai’nin yemek çubukları tekrar beslenme çantasına uzandı, donmuş bir yengeç kremalı kroket aşırdı. Kaede bu şeylere bağımlıydı ve evde dondurucuda her zaman bir sürü vardı.

“Ah, Mai! Bari yarısını bırak!”

Ama yakarmaları duyulmadı ve Mai hepsini yedi.

“…Bu tuhaf, yani, ben burada olmalı mıyım?”

Miori, sanki kendini güvensiz hissediyormuş gibi, onların arasında gidip geliyordu bakışları.

“Gitmen en iyisi olur.”

“Kesinlikle kal.”

Sakuta ve Mai aynı anda konuştular.

“Yeniden doldurmaya gideceğim,” dedi Miori, ortayı bularak. Hiç duraksamadan Mai’nin boş bardağını da kaptı.

“Biraz sana benziyor,” dedi Mai, onun uzaklaşmasını izlerken.

“Mitou’ya söyleme. Muhtemelen nefret ederdi.”

“Ama sen etmezsin. Yani, o sevimli.”

Miori daha fazla çayla geri geldi.

“Ne konuşuyordunuz?” diye sordu, plastik bardakları masaya bırakarak.

“Ne kadar sevimli olduğun hakkında.”

“Mai, bu doğru mu?”

Miori ona açıkça inanmıyordu. Sakuta onun güvenini kazanmamıştı.

“Evet.”

“Pekala, o zaman teşekkür ederim.”

Mai’ye inandı. Miori tekrar yerine oturdu ve kızardığını gizlemek için çayından bir yudum aldı.

Sohbet kısa bir an duruldu ve Sakuta rulo yumurtaları bitirmek için fırsatı değerlendirdi. Yemek çubuklarını kılıfına geri koydu ve beslenme çantasının kapağını kapattı, sonra bezine sardı.

Mai’nin getirdiği çaydan bir yudum aldı.

Gözleri kafeteryada dolaştı ve iki masa ötedeki bir masada durdu. Onlarınki gibi, dört kişilikti. Dört kız orada oturuyordu, benzer kıyafetler ve benzer makyajlarla. Yemeklere bakılırsa, hepsi aynı şeyi sipariş etmişti.

“Lise daha kolaydı,” dedi Miori durup dururken.

“Hı?”

Şaşkınlıkla ona doğru baktı ve o da aynı masaya bakıyordu.

“Herkes üniformalıydı.”

“Ha.”

Bakışlarını açıkça takip etmiş ve ne anlama geldiğini tahmin etmişti. Bunun sorun olmadığını düşünerek tekrar baktı. Daha yakından incelendiğinde, arkalarındaki masada da benzer giyinmiş iki kız oturuyordu.

Kafeteryanın etrafına göz gezdirdi ve oldukça fazla böyle masa gördü. Eğer bu poker olsaydı, her türlü floş, ful, üçlü, dörtlü, döper veya per vardı; hepsini saymaya zahmet edemezdi.

“Konuşup bu şeylere mi karar veriyorlar?”

“Kimse o kadar sinir bozucu bir şey yapmaz.”

“Ben de öyle düşünmemiştim.”

Sakuta bile kimsenin her sabah insanlara mesaj atıp günün ortak görünümüne karar verdiğini hayal edemiyordu.

Ama saf tesadüf için çok fazla denk geliyorlardı. Gerçekten biraz ürkütücüydü.

“Her sabah bununla uğraşıyorum. Kimsenin beni sıkıcı bulmasını istemiyorum ama çok uğraştığımı düşünüp gülmelerini de istemiyorum.”

Miori, üzerinde rahat bir kot gömlek olan bir elbise giyiyordu. Elbise tek başına çok iddialı olurdu, bu yüzden onu yumuşatmak için gömleği eklemişti.

Etrafına göz gezdirdi ve onun gibi giyinmiş başka kızlar buldu.

“Sen de yapıyorsun, Azusagawa.”

Omzunun üzerinden iki erkeğe baktı. Lacivert bilek pantolonlar, uzun kollu tişörtler. Tam da onun giydiği gibi. Sırt çantaları bile siyahtı.

Onun ne demek istediğini, açıklama yapmasına gerek kalmadan anladı.

“Cüzdanıma danıştım, bir mağazaya gittim ve mankende ne varsa onu aldım. Sonuç bu.”

“Ben de manken kombini giyiyorum,” Miori giysilerini çekiştirerek güldü. “Dün giydiğim şey, ‘sonbahar üniversite kombinleri’ diye arattığımda çıktı. Aynı yerlerden alışveriş yapıp aynı sitelere bakarsan, sonunda aynı şekilde giyinirsin.”

“Sanırım.”

“Ve herkes gibi olursan, kimse gülmez. Burada farklı giyinmek için bir sebep yok. Lisedeyken herkes eteklerini kısaltıyor, kravatlarını gevşetiyor, çoraplarını değiştiriyorlardı, bir şekilde öne çıkmak için çaresizdiler.”

Miori anılarına karşı yüzünü buruşturdu.

Ama insanlar işte böyle. Seçme özgürlüğü verildiği an, sınava tabi tutulduklarını hisseder ve geri çekilirler. Başkasının karar verdiğini yaptıkları sürece, suçu başkasına atabilirlerdi. Ama kendi seçimleriyse, bahane de olmazdı, kaçış yolu da.

“Telefonun yok ama yine de bir şeyler aratıyorsun.”

“Evde bilgisayarım var.”

Övünülecek bir şey değildi aslında ama ellerini beline koydu ve göğsünü şişirdi. Görünüşe göre internetin kendisine tamamen karşı değildi.

“Kıyafetlerini nereden alıyorsun, Mai?” diye sordu Miori.

Mai sessizlik içinde dinliyordu. “Ben mi?”

“Her zaman sevimli görünüyorsun. Bilmek isterim.”

“Mai her zaman sevimli.”

Bugün Mai yakalı bir bluz ve üzerinde süveter yelek giyiyordu. Altında da uzun bir etek. Saçları omuzlarına dökülen iki gevşek örgüyle yapılmıştı. Sahte gözlükleriyle, o edebiyat kulübü havasını yakalamıştı.

Tek yanlış bir hareket, ve her şey demode görünebilirdi ama Mai bunu olgun bir zarafetle taşıyordu.

“Genellikle moda çekimlerinden, doğrudan stilistten kıyafet alırım. Bu kıyafet de onlardan biri.”

“Onu kopyalayamam!” Miori başını eğdi. “Ama yapabilsem bile, ben sen değilim, bu yüzden muhtemelen yakışmazdı.”

Şimdi somurtuyordu.

“Şaşırırsın.”

“Ne biliyorsun, Azusagawa? Denedin mi?”

“Evet.”

“Ürkütücü…”

“Kız kardeşimi kastediyorum. Mai’nin birçok eski kıyafetini o giyer.”

Kaede şaşırtıcı derecede uzundu, bu yüzden Mai’nin giydiği birçok şeyi giyebiliyordu. Bazen onu bir şey için giydirilmiş gibi gösteriyordu ama çoğu iyi duruyordu.

“Şanslı kız kardeş. Senin kız kardeşin olsaydım… Iyy, istemem ama yine de… kıskandım.”

“Çelişkili mesajlar da neyin nesi.”

“Neyden bahsediyorduk bu arada?” diye sordu Miori, onun sözlerini bir kulağından sokup diğerinden çıkararak.

“Birdenbire lise üniformaları hakkında nostalji yapmaya başladın.”

“Çünkü diğer masaya bakıyordun,” dedi Mai, bu olayın başlamasına neden olan kızlara göz gezdirerek.

“Ah, evet. Azusagawa, ne dikkatini çekti?”

“Ne demek?”

“Dediğim gibi.”

“Gerçek bir sebep yok.”

Bakışlarını kaçamak bir şekilde başka yöne çevirdi ve Miori şimdilik buna inanmış gibiydi. Ya da en azından daha fazla kurcalamaya çalışmadı.

Bu sırada zil çaldı, teneffüsün neredeyse bittiğini haber veriyordu. Kafeteryada oyalanan öğrenciler dışarı çıkmaya başladı.

“Kütüphaneye bir kitap iade etmem gerekiyor,” dedi Miori, ilk kalkan o oldu.

“Senin tabaklarını kaldırırım,” dedi Sakuta, onun tepsisine uzanırken.

“Ah, teşekkürler.”

“Haftaya derste görüşürüz,” dedi Mai.

Miori el salladı ve odadan ayrıldı.

Gidişini izledi, sonra tepsisini bıraktı.

Sakuta ve Mai birlikte ayrıldılar ve ana binaya doğru yürüdüler.

“Sakuta, öğleden sonra dersin var mı?”

“Onları ekerek seninle bir randevuya çıkmaktan mutluluk duyarım.”

Ağaçların arasından yukarı baktı; gökyüzü masmaviydi.

Randevu için mükemmel bir hava.

Az günler önce hava hâlâ sıcak hissediliyordu ama şimdi tam anlamıyla sonbahar serinliği çökmüştü.

“Dördüncü derse kadar buradaysan, birlikte eve gidebiliriz.”

“Benim son dersim üçüncü periyot ama dershane için hazırlanmam gerekiyor, o yüzden seni bekleyebilirim.”

“Öyle mi? Ama sonra işin var.”

“Evet, yazık oldu. Bu gece akşam yemeğinle birlikte sana da ziyafet çekmeyi umuyordum.”

“Böyle konuşursan yemeğe gelmem.”

“Of ya.”

“İşte Futaba'yı görürsen, belki onunla o konu hakkında konuşursun?”

“Hım?”

“Bütün o konu Hirokawa hakkındaydı, değil mi?”

Mai'nin bildiğini tahmin etmişti. Bu yüzden sormamıştı. Nodoka ona bir şeyler söylemiş olmalıydı.

“Evet, ona bir danışırım. Gözlerini devirmekten helak olur.”

“Yani hâlâ ergenlik sancıları çekiyorsun,” dedi Rio.

Uzuki hakkında ona bilgi vermişti ve bu, Rio'nun ilk tepkisiydi.

İkisi de o günkü derslerini bitirmişlerdi.

Bir aile restoranındaydılar ve saat akşam onda bile yüzde sekseni doluydu.

Kaede bugün çalışıyordu ve siparişlerini o almıştı. Ancak yemeklerini getiren, eski kohai'si Tomoe Koga'ydı. Şimdi ikisi de salonda değildi. Lise öğrencileri sadece ona kadar çalışabiliyordu. İkisi de personel odasındaydı, eve gitmek için hazırlanıyorlardı.

“Çocuksu masumiyetimi korudum.”

“Ve bir serseriye göre tuhaf derecede hassassın.”

“Bu kelimeyi uzun zamandır duymamıştım.”

Rio bunu görmezden geldi. “Kulağa tam da düşündüğün gibi geliyor,” dedi.

“Yani?”

“Ortamı okuyamayan bir idol, bunu öğrendi.”

“Bu mümkün mü?”

Uzuki'nin sakarlığı o kadar yerleşmişti ki. Bir gecede düzeltebileceği bir şey değildi.

“Bunu Ergenlik Sendromu'na bağlamaya kararlısın, değil mi?”

“Yani, umarım değildir.”

Bunu cidden söylemişti.

Bir buçuk yıldır hiç karşılaşmamıştı ve bu şekilde kalmaktan mutlu olurdu.

Ama Uzuki'nin yaşadığı şeyin Ergenlik Sendromu olması durumunda çok daha mantıklı geldiği de bir gerçekti. Dönüşümü işte bu kadar tuhaftı.

“Ergenlik Sendromu olsa bile, sakarlığı hakkında endişelenmiyordu, değil mi?”

“Doğru.”

Muhtemelen bir zamanlar öyleydi. Akranlarıyla konuşamıyor veya arkadaş edinemiyor, kendini yalnız hissediyordu. Uzuki, ortaokul ve liseyi bu şekilde geçirdiğini bizzat söylemişti.

Ancak Sakuta ile tanışmadan önce örgün eğitimi bırakmış, uzaktan eğitime geçmiş ve bu durumu geride bırakmıştı.

Kendi koşullarında mutluluğu yakalamıştı.

Annesi, bunu kendi içinde bulmasına yardım etmişti.

Uzuki'nin bu yönü, Kaede'nin diğer insanlar gibi olamama mücadelesinde bir hedef noktası olmuştu. Kaede'ye cesaret vermişti. Ve bu da kız kardeşini ömür boyu hayran yapmıştı.

“Yani, Ergenlik Sendromu'na yakalanması için bir sebep göremiyorum.”

“Kesinlikle.”

Rio ile konuşmak onu aynı sonuca ulaştırmıştı. Bir sorun yoktu. Ve bu da bir sorun gibi geliyordu. Ama bir sorun yoksa, nasıl bir sorun olabilirdi ki? Bu bir Zen koanı mıydı?

“Memnun görünmüyorsun.”

“Şey, hayır. Eğer sadece ortamı okumak olsaydı, sorun yoktu. Ama kıyafetlerinin aniden herkesinkine uymaya başlaması seni biraz ürkütmüyor mu?”

Şimdi bile, yakındaki bir masada benzer bir görünüme sahip üç üniversite kızı vardı. Diz hizasında etekler, şık bluzlar, omuzlarına nazikçe kıvrılmış saçlar. Yanaklarını banyodan yeni çıkmış gibi hafifçe kızarmış gösteren makyaj. Keyifli bir şekilde sohbet ediyor, bir partinin otopsisini yapıyorlardı – daha doğrusu, orada tanıştıkları hayal kırıklığı yaratan tüm erkekleri çekiştiriyorlardı.

“Sanırım yeni arkadaş olduğun bu sevimli kız tam da on ikiden vurdu.”

Rio biraz kısa kesti. Kahvesinden bir yudum aldı. Dudaklarında hafif bir renk vardı. Bunu belli etmiyordu ama Rio da üniversitede makyaj yapmaya başlamıştı.

“O hâlâ sadece potansiyel bir arkadaş.”

“Ama sevimli kısmını inkâr etmiyorsun.”

“Neyi on ikiden vurdu?”

Daha fazla üzerine gitmeden konuşmayı ilerletmek daha iyiydi.

“Eğer aynı kaynaklara bakıyorsanız, doğrudan tartışmasanız bile, paylaşılan o bilgi hepinizi aynı noktaya getirir. Temel sosyal becerilerin doğal bir sonucu.”

Rio bu durumdan etkilenmiyormuş gibi davrandı ama Sakuta'yı rahatsız eden tam da bu algıydı.

“Ama bu kuantum dolanıklığına çok benzemiyor mu?”

Bu durumda, parçacıklar bağlantı kurucu bir ortam olmaksızın anında bilgi ve davranış paylaşabiliyordu. Rio ona bunu anlatmıştı.

“Sonuçları istediğin yoruma bükersen, belki. Benim kabul edebileceğim en uç nokta bu.”

Kahvesinden başını kaldırıp arkadaki masaya gizlice göz attı.

“Diyelim ki kuantum dolanıklığı durumunda bir topluluk var.”

Rio'nun gözleri partiden gelen kızlardaydı.

“Tamam.”

“Dolanıklığa dahil olmayan bir arkadaşlarıyla buluşuyorlar.”

Tam da zamanlaması iyiydi – dördüncü bir kız geç geldi ve arkadaşlarına katıldı. Partide eli boş dönmüşler ve başka arkadaşlarını çağırmışlardı. Ama bu arkadaş tek başına askeri fazla bir ceket giyiyordu ve bariz bir şekilde sırıtıyordu.

“Anlıyorum.”

“Ve eğer bu geç gelen kişi dolanıklık fenomenine sürüklenirse, bilgi paylaşmaya ve toplulukla senkronize olmaya başlar. Yani ne demek istediğini anlıyorum, Azusagawa.”

Geç gelen kız oturur oturmaz ceketini çıkardı. Altında, diğer üçünün giydiği şeyin aynısı vardı.

Sanki onlarla senkronize olmuş, gruplarıyla bir bütün haline gelmişti.

Sadece herkesin aynı frekansa gelmesinin bir sonucuydu.

Bu kulağa önemsiz bir şey gibi geliyordu ama ortamı okumak, bir üniversite kızı rolü yapmak, zamana ve yere dikkat etmek – tüm bunlar gerçekten saç, makyaj ve kıyafet seçimlerinin bu kadar benzer çıkmasına neden olur muydu? Önceden danışmadan bunu bu derece yönetmek, kesinlikle bir tür süper güç işi gibi geliyordu.

“Bu durumda, bu vaka tam tersi olabilir.”

“Yani?”

“Eğer bu Ergenlik Sendromu ise, nedeni Uzuki Hirokawa değil, diğer tüm üniversite kızlarıdır. Ortamı okuyabilenler.”

Rio bomba gibi açıklamalar yapıyordu.

Ama bu mantıklıydı. Özellikle arkadaki grubu örnek olarak kullandıktan sonra – sözleri en mantıklı sonuç gibi geliyordu.

“Bu Ergenlik Sendromu'nun bilinçsizce bilgi paylaşımı olduğunu, normal sayılan, herkesin yaptığı şeyler için bir değerler ortamı durumu yarattığını söyleyebiliriz. Ya da sendromun kuantum dolanıklığı benzeri özelliklere sahip bilinçsiz bir ağ yarattığını ve senkronizasyonun sadece bunun bir sonucu olduğunu söyleyebiliriz.”

“Tüm üniversite öğrencilerini mi etkiliyor?”

“Evet. Tek tek her birini.”

Bu gerçekten de akıl almaz bir fikirdi. Zihni altüst ediyordu. İşin boyutu hayal ettiğinden çok daha kötüydü. Ama hangi kampüse gidersen git, benzer öğrenci gruplarının, aynı giyinmiş, aynı değerleri paylaşan ve aynı şekilde davranan grupların olduğu da bir gerçekti.

Ve Uzuki'nin aksine, onların Ergenlik Sendromu'na neden olmak için sebepleri vardı.

Miori ona bunu söylemişti.

Yıllarca üniformaları kimliklerini şekillendirmişti. Sınıflar onlara ait bir yer vermişti.

Üniversite böyle işlemiyordu. Üniforma yok, yuva diyebilecekleri bir sınıf yok. Onları tanımlayan her şey ellerinden alınmıştı, bu yüzden bilmeden, bilinçli olarak çabalamadan, hepsi bir üniversite öğrencisi olmanın yollarını arıyordu. Bu belirsiz güvensizlik kümesi, Rio'nun 'normal' veya 'herkes' derken kastettiği şey olabilirdi.

“Eğer Ergenlik Sendromu'nun doğası buysa, neden onu hedef aldığını anlayabiliyorum.”

“Çünkü Zukki, Zukki gibi mi davranacak?”

Uzuki her zaman kendine sadık kalmıştı. Bir idol olarak, televizyonda, hatta moda dergilerinde bile. Kendilerini tanımlamakta zorlanan öğrenciler için bu göz kamaştırıcıydı – ve bu yüzden doğrudan bakmak istemedikleri bir şeydi.

Bu yüzden onu hedef almışlardı.

Onu içeri sürüklemişlerdi.

“Bu noktadan sonra, bu daha çok senin alanın, Azusagawa.”

“Öyle mi?”

“İstatistik bilimi bu tür şeyleri analiz eder, değil mi?”

“Birinci sınıf öğrencileri sadece temel müfredat ve temel matematik görüyorlar.”

Henüz bölüme özel dersler almıyordu. İstatistik, bilim veya istatistik bilimi yapıyormuş gibi hissetmiyordu.

“Ama bu özel durumda, burada söylediklerimiz pek bir anlam ifade etmeyebilir.”

“Sence?”

Rio'nun olaylara bakış açısını değiştirmesine yardımcı olduğunu hissetti.

“Ne demek istediğimi biliyorsun,” dedi sertçe. “Eğer bundan bir şey çıkacaksa... henüz çıkmadı.”

“Evet, ben de öyle düşünmüştüm.”

Rio da onunla aynı fikirdeydi.

“Ortamı okumayı öğrendiğinde... birçok şeyi çözeceksin,” diye uyardı.

“İyi ya da kötü.”

“Ve bunun onu değiştireceğinden mi endişeleniyorsun?”

“Peki, hayranlar böyle yapmaz mı?”

Uzuki'nin yaşam tarzı sayesinde kurtulan tek kişi Kaede değildi. Kaede'ye yardım etmesi, dolaylı yoldan Sakuta'ya da yardım etmişti. Nodoka haklıydı; Uzuki'nin herkesin yüzüne bir gülümseme getirme yeteneği vardı. Işığının üzerine bir gölge düşmesini istemiyordu.

Şimdi arkadaşlardı, bu yüzden böyle hissetmesi doğaldı.

Ama Sakuta ne isterse istesin, her şey değişiyordu.

Uzuki artık ortamı okuyabiliyordu.

Ve bu, daha önce göremediği şeyleri görebileceği anlamına geliyordu.

Mesela o yapamazken etrafındaki herkesin onun hakkında ne düşündüğünü.

“Aldatma konusunda yakalanmadığından emin ol,” dedi Rio. Bunun şaka mı yoksa ciddi mi olduğu belli değildi. Gözleri duvardaki saattaydı; zaten bir saattir buradaydılar. Saat 22:20 idi.

“Kaede yeterince oyalandı.”

Onu beklemesini söylemişti ki birlikte eve yürüyebilsinler, ama henüz soyunma odasından çıkmamıştı.

“Arka odaya bir göz atacağım. Sen eve git, Futaba.”

“Öyle mi? Tamam.”

Rio hesabın kendi payına düşen kısmını masaya bıraktı, "İşte görüşürüz," dedi ve restorandan ayrıldı.

O gittikten sonra, Sakuta müdürü çağırdı ve hesabı ödedi.

Ardından Kaede'yi aramak için arka odaya yöneldi.

Mutfak tezgahının yanından geçerken, personel odasında sesler duydu. Konuşanların ikisi de tanıdığı kızlardı.

İçeri başını uzattı ve tam da beklediği şeyi buldu. Kaede ve Tomoe, hâlâ sunucu üniformalarıyla. İkisi de Kaede'nin telefonuna dik dik bakıyorlardı.

"Hala üstünüzü değiştirmediniz mi?"

"Ah, Senpai!" Tomoe başını kaldırarak dedi.

"Sakuta, bak! Uzuki harikalar yaratıyor."

"Hı?"

Bunun ne anlama geldiğini çözemedi. Uzuki aklındaydı, orası kesindi, ama Kaede'nin bundan haberi yoktu.

"Hadi, çabuk bak!"

"Asıl ben senin acele etmeni sağlamaya çalışıyorum," diye homurdandı. O üstünü değiştirmeden eve gidemezlerdi.

"Gerçekten inanılmaz!"

Telefonu yüzüne doğru itti, onu bakmaya zorladı.

Bu, Takumi'nin ona gösterdiği kablosuz kulaklık reklamıydı.

Genç bir kadın, Touko Kirishima'nın bir şarkısını a cappella söylüyordu. Reklam büyük bir yankı uyandırmıştı.

Ve sadece dudakları gösterildiği için herkes şarkıcının kim olduğunu merak ediyordu. Takumi de ona bunu söylemişti.

Yüzünü saklaması insanı kesinlikle meraklandırıyordu.

Sakuta da bunu kendi kendine merak etmişti.

Kamera biraz daha yukarı kaysa... Ama o reklam tam da orada bitmişti. Bu ise tam otuz saniye daha uzundu.

Ve şarkı son nakarata ulaştı.

Şarkıcının sesi yükseldi, adeta ruhları aşan bir tınıyla.


Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.