Tek Parmak Ucunda Bir Gözcü

Birkaç dakika sonra.

Yüksek bir noktadan etrafı süzüyordum.

Daha açık konuşmak gerekirse, Ononoki’nin tepesindeydim; gökyüzünü işaret edercesine yukarı diktiği parmaklarından birinin ucunda duruyordum.

“...”

Bir uzmanın hizmetkârı olarak asıl görevinin ne olduğu pek net değil ama günlük işleyişte üstlendiği rol daha çok bir şoförünkini andırıyor.

Tabii bu ortaokul çağındaki kızın gerçekten araba sürdüğünü kastetmiyorum; ona emir veren uzman yere ayak basamadığı için, Ononoki işverenini parmağında, omuzlarında veya kafasında taşıyarak oradan oraya götürüyor.

Birini bagaj gibi taşımak etkileyici bir yetenek; keza o uzmanın bu şekilde taşınabilme becerisine de her zaman hayran kalmışımdır. Yine de günün birinde bu zevkin bana da nail olacağı kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi.

Pekâlâ, doğruya doğru...

Böyleyken bir kayıp yoktu.

Hatta bacaklarımın tek bir santimi bile boşa gitmiyordu (boylarının uzunluğuyla ne kadar övündüğüm başka bir mesele); üstelik Ononoki’nin kolunun ve parmağının uzunluğu da hesaba katıldığında, tam da en başta o kafa karıştırıcı şekilde öngördüğü gibi, yaklaşık üç metre yukarıdan aşağıya bakıyordum.

Daha önce omzuna bindiğimde de görüş açım epey yüksekti ama bu kesinlikle başka bir seviyeydi. Yani, normalde bu dizilimin altında olmam imkânsızdı... Üstünde olmam da pek alışıldık sayılmazdı.

Tek bir parmağın ucunda denge kurmak mı?

Ben neydim böyle, basketbol topu mu?

Çevrilip durmuyordum belki ama denge duyusu pek de kuvvetli olmayan biri olarak, o parmağın üzerinde her ne kadar sallansam da düşmeden durabilmem tamamen onun benim yerime dengeyi ayarlama becerisine bağlıydı.

Bir lunapark aletine binmiş gibiydim ve her ne kadar yeri ve zamanı olmasa da bu durumdan az da olsa keyif alıyordum.

“Onu taşırken de dengeyi böyle mi sağlıyorsun?”

“Hayır, onun için buna gerek yok. Kendine has bir biniş tarzı var. Sadece bir hata yapıp onu yere düşürmemek için fazladan özen göstermem gerekiyor.”

Ononoki, “Eğer düşürürsem gerçekten çok sinirlenir,” dedi.

“Gerçekten sinirlenir, demek...”

Hem de nasıl.

Bu arada Shinobu tüm bu olanlar boyunca uyuyordu. Ononoki ile aralarının ne kadar bozuk olduğu düşünülürse, belki de uyanıktı ve sadece ölü taklidi yapıyordu.

Gerçi ne tür bir iblis ölü taklidi yapar ki? Bir tuhaflık için inanılmaz bir itibar kaybı gibi görünüyor.

“Kendi hatası olsa bile suç benim üzerime kalır. Pek bir teknik gerektirmiyor ama gerçekten dikkatli olmam lazım, oldukça yorucu. Seni taşımak çok daha rahatlatıcı canavar bey, çünkü hiç şikayet etmeyeceğini biliyorum.”

“Böyle düşünmen beni mutlu etse de söylemekten nefret ediyorum Ononoki; o kadar da gamsız biri değilim.”

Bu açıdan bakıldığında yükseklik mükemmeldi.

Beni düşürürse sapasağlam kurtulamazdım belki ama çok korkunç bir yere çakılmadığım sürece hayati bir tehlike oluşturmazdı ya da bilincimi kaybetmezdim; böylece Ononoki’ye içimin yağları eriyene kadar söylenebilirdim.

“...”

Bir şeyleri düşürmekten bahsetmişken.

“Bak Ononoki. Şimdilik aramaya bu şekilde devam edeceğiz ama...”

“Pes etmekte de üstüne yok canavar bey.”

“Ben buna sadece hızlıca önüme bakmak diyorum.”

“‘Eğer çözümü bulamıyorsan, sorunu çözülmemiş bırak,’ senin sloganın değil miydi?”

“Böyle bir tip sınavları nasıl geçecekse...”

Pekâlâ.

Senjogahara bana çözemediğim soruları atlamanın giriş sınavları için kaçınılmaz bir teknik olduğunu söylemişti; ama Hanekawa, “Önce zor soruları çöz, gerisi kolay gelir,” gibi dâhice bir tekniği savunuyordu. Biraz fazla dâhice.

“Bu durum dikkat çekici olmanın çok ötesinde, o yüzden bir an önce bulmak istiyorum... Ama bir şeyi bulmaktan bahsediyorsak, bu birinin onu bir yerlerde kaybettiği anlamına mı geliyor?”

“Hı?”

“Hadi ama, bana ‘hı?’ deyip durma Ononoki. Senin ya da bir başkasının kaybettiği bir şeyi mi arıyoruz?”

“Güzel soru. Ben sadece kendisine söyleneni yapan bir kızım, bu yüzden ne söylenirse onu yapıyorum.”

“Kendini tanımlarken en azından söylenmesi daha kolay bir şeyler seç. Ama bir şeyi arıyorsan, genelde bu birinin kaybettiği bir şeydir, değil mi?”

“Şart değil. Neredeyse kaçınılmaz olarak dengeni kaybedeceksin ama belki de aradığımız şey birinin kaybettiği bir şey değildir.”

“Şu uğursuz geleceğe dair imalarda bulunup durma.”

“Birinin bir yere sakladığı bir şeyi arıyor olabiliriz ya da bir kaza sonucu yok olan bir şeyi. Eğer varsayımlarda bulunmak istiyorsan keyfin bilir ama fevri sonuçlarınla yerdeki insanların kafasını karıştırmasan olmaz mı?”

“...”

Sert çıkmıştı...

Sanki ne aradığımızı kendisi biliyormuş gibi.

“Görür görmez tanınacağını söyledin ama bu benim için de geçerli mi? Öyle olmalı, ne de olsa beni buraya bir gözcü kulesi gibi diktin... Eğer bir yanlış anlaşılma varsa üzgünüm ama son zamanlarda vampir yeteneklerimdeki tükenme epey şiddetli, bu yüzden eğer tuhaflık görüşüme güveniyorsan şansına küs.”

“Sorun değil. Senden hiçbir beklentim yok zaten.”

“O zaman neden buradayım? Neden beni böyle tılsımlı bir heykel gibi oradan oraya taşıyorsun?”

“Doğru. Seni böyle t-t-taşıyor olmamın sebebi...”

“Şu anlamsız Shinobu taklidini bırak.”

“...tuhaflık güçlerin olmadan bile onu bulabilecek olman. Bu yüzden bir rüzgâr gülü gibi davran ve her yöne iyice bak lütfen.”

“Yerde olduğunu varsayabilir miyim?”

“Hiçbir varsayımda bulunma. Hiçbir şey düşünme bile. Sadece gözlerini dört açmaya odaklan.”

“...”

Nasıl oldu da ortaokullu bir kızdan emir alır hale geldim? İnsan kendini duygusal olarak savunmasız hissettiğinde sanırım en az direnç göstereceği yolu seçiyor.

Gerçi onun emirlerini dinlemek bu tanıma ne kadar uyuyor, orası meçhul...

“Her neyse, gözüne çarpan veya garip gelen bir şey olursa, şüpheli görünmese bile bana haber vermen yeterli.”

“Yeterliymiş, hanımefendiye bak...”

Karakteri her zamanki gibi daldan dala konuyordu.

O şiddet yanlısı onmyoji, nasıl oluyor da böylesine tutarsız bir shikigamiyi çalıştırabiliyor; onu nasıl kontrol ediyor?

Zor kullanarak herhalde?

Duruma göre bu, ev içi şiddet bölgesine bile girebilir.

“Gözüme çarpan veya garip gelen herhangi bir şey... Kavşaktaki trafik aynasındaki yansımamız hariç diye tahmin ediyorum.”

“Eğer iğneleme yapacaksan sonraya sakla. Şu an meşgulüm.”

“...”

Benimle sohbet bile etmeyecek, ha?

Tek işi beni havada tutmakken nasıl meşgul olabildiğini merak ediyordum ama görünüşe göre Ononoki beni tek parmağıyla dengelerken bir yandan da çevreyi tarıyordu. Bu bölgeyi zaten bir kez aramıştı ama “birini suçlamadan önce yedi kez ara” derler; gerçi bu farklı türde bir nasihat.

“Benim de pek vaktim olduğu söylenemez,” diye söylendim.

“Şu ‘altı aylık ömrüm kaldı’ meselesinden mi bahsediyorsun?” diye sordu Ononoki, beni havada tutmaya devam ederken ve aramasını bir an bile bölmeden. Tamamen bağlam dışı, patavatsızca bir yorumdu bu. “Geçtiğimiz yıl boyunca bahsettiğin onca şey arasında tek çözülmemiş olan bu, değil mi? Kalan günlerin hızla akıp gidiyor. Sınav sonuçlarının bu kadar rezil olmasının sebebi bu mu yoksa?”

“...”

“Gerçi eminim endişelendiğin kendi hayatın değildir canavar bey; derdin hayatın değil, hatunun.”

“Ciddi bir konuşma yaparken araya kelime oyunları sıkıştırmaya çalışma.”

“Bunu sadece küçük bir nükte olarak görmeni tercih ederim.”

“Küçük nükteler de sıkıştırma.”

“Ne? O zaman seni tombul bacaklarımla sıkıştırmamı mı istersin? Üzgünüm ama bacaklarım o kadar da tombul sayılmaz. Senin etli butlu sevdiğini biliyorum, gerçekten özür dilerim.”

“Seni öldürürüm,” diye tehdit ettim bu ufaklık kız bozuntusunu. “Ayrıca, özür dilemen gereken konu kesinlikle bu değil.”

“Ooo? Etli butlu sevmiyor musun yani?”

“Bu bambaşka bir mevzu. Hem yeri gelmişken söyleyeyim, Senjogahara benim hatunum falan değil.”

“Komik. Ben Senjogahara’dan bahsetmiyordum ki.”

“Ha? Değil miydin? Shinobu’yu mu kastettin o zaman?”

“Yok, Senjogahara’dan bahsediyordum.”

“Nükte yapacaksan biraz daha incelikli ol; ayrıca ona sadece ‘Senjogahara’ deyip durma. Onunla hiç tanışmadın bile, değil mi?”

“Hiç tanışmadım, hayır,” diye cevap verdi Ononoki, köşeyi dönerken.

Nereye gidiyorduk biz böyle? Evimin tam tersi yönüne... Gün bitmeden eve varabilecek miydim acaba? Ne de olsa insanların ve tuhaflıkların zaman ve mesafe algıları tamamen farklıdır...

En azından ne kadar geniş bir alanı aradığımızı söyleyemez miydi? Şu ana kadarki hareketlerinden bu bile belli olmuyordu.

Belli bir alanla sınırlı değil gibiydik.

Şaşırdığımı söyleyemem ama o şiddet yanlısı onmyojinin Ononoki’ye verdiği talimatlar epey belirsiz görünüyordu; gerçi daha önceki bir vakayı düşününce, bu shikigaminin hizmet ettiği kişi belki de o onmyoji değildi.

Özellikle de o uzmanların elebaşından bahsediyorsak...

“Ne kadar kalmıştı canavar bey? Kalan süren? Hangisi daha önce bitecek, sınav hazırlığın mı yoksa hayatın mı?”

“Harika derecede kaba bir soru, bunun için teşekkürler. Yarama tuz bastığın için sağ ol.” Ya da belki de doğrudan meseleye girdiği için. Çünkü kabul etmeliyim ki, bu tür bir açık sözlülük, konunun etrafında tuhafça dans edilmesinden daha iyi hissettiriyordu. “Zor bir soru. Sınavların kendisi daha önce bitiyor. Ama mezuniyet töreni, sınav sonuçları açıklanmadan önce yapılıyor.”

“Şanslı olduğunu söyleyebiliriz.”

“Söylemesek olmaz mı?”

“Aynı şey vampir güçlerinin tükenme şiddeti için de geçerli. Aynı boş çabayı, hatta daha fazlasını, aynı nafile yenilgiyi tekrar tekrar yaşıyorsun.”

“Nafile değil...”

Ama doğruydu, pek de verimli olmamıştı.

Hatta karşı tepki bile doğurmuştu; belki de kendime gelir gelmez körü körüne saldırma stratejimi yeniden gözden geçirme vaktim gelmişti.

“Körü körüne saldırmanın bir strateji sayıldığından emin değilim,” diyerek omuz silkti Ononoki.

Bu hareketi az kalsın parmağından tepesi üstü düşmeme sebep oluyordu.

“Buna verecek hiçbir cevabım yok...”

"O stratejiyi benimseyen tek kişinin Koca Abla olduğunu sanıyordum."

"Yani şimdi bu bir strateji sayılıyor mu sayılmıyor mu?"

Onun durumunda, belki sayılırdı...

Öte yandan, o yılan tanrıça ölümsüz değil; üstelik Koca Abla’nın uzmanlık alanı ölümsüz gariplikler. Bu yüzden sahneye çıkma sırası onda değilmiş gibi görünüyor; gerçi aynı şey Ononoki için de geçerli.

Hımm.

Sahi, bir ara birisi bana yılanların kutsal sayılma nedenlerinden birinin deri değiştirme fizyolojisi olduğunu, bunun onları birer ölümsüz sembolü haline getirdiğini söylemişti. Dur bakayım, kimden duymuştum ben bunu?

Hafızam bulanık, bir türlü noktaları birleştiremiyorum.

Son zamanlarda bu durum çok sık olmaya başladı.

Sanırım sınav hazırlıklarını biraz fazla abarttım.

"Hanekawa benim yerime Oshino’yu aramak için dünyayı karış karış geziyor ama ne yazık ki henüz hiç şansı yaver gitmedi."

"Evet. Oshino Ağabey... Ben de onu epeydir görmedim."

"Hımmmm..."

Harbiden, o hayta piç nereye kaybolmuş olabilir ki?

Hanekawa deniz aşırı ülkelere gitti gitmesine de, Oshino’nun bir pasaportu olduğunu bile hayal edemiyorum...

"Hey, Mösyö. Peki ne yapmayı planlıyorsun? İstersen senin için daha önce yaptığım gibi Bayan Gaen ile tekrar iletişime geçebilirim, biliyorsun değil mi?"

"Gerek yok..."

Neden bu kadar tepeden baktığını bir kenara bırakırsak, Ononoki’nin o kadını bu işe alet etmesine izin vermek kesinlikle olmazdı. Tüm bu durum zaten ona "bir dost olarak" yaptığım iyilik yüzünden başıma gelmişti. Hayır, vazgeçtim; bunun suçunu başkasına atmamalıyım.

Ama eğer suçu başka bir şeye atmama izin verirseniz; asıl suçlunun bana emanet ettiği o tılsım olduğunu söyleyebiliriz.

Tüm kötülüklerin anası.

"...Ayrıca o tılsımı kullanmayarak onun iradesine karşı geldim. Ondan yardım isteyebilecek yüzüm yok."

"Şey. Bir dost olarak, söyleyeceklerine şaşırtıcı derecede kulak verebilir belki?"

"Kötü biri olmadığını biliyorum... Sadece arkadaşlarından karşılık olarak beklentileri biraz fazla yüksek."

Yine de Senjogahara ile hayatımız söz konusuyken, her türlü fedakarlığı yapmaya hazır olmalıydım belki de. Ancak bu durumda ödemem gereken bedel en iyi ihtimalle Oshino Shinobu, en kötü senaryoda ise Sengoku Nadeko olabilirdi.

Bunu yapamam.

Eğer böyle bir karar verebilseydim zaten bu duruma düşmezdim. Şu an edebi sanatlar yapacak vaktim olmadığını gayet iyi biliyorum ama artık soğukkanlı bir yargıya varmak imkansız olduğundan, elimde kalan tek strateji savaşın sıcaklığıydı.

"Pekala, haklısın. Bayan Gaen işte, ondan küçük bir ricada bulunursun sonra bedelini fazlasıyla ödetir. Eğer korumak istediğin bir şey varsa, onu bu işin dışında tutmak en güvenlisi olabilir."

"Ağzından bal damlıyor... Gerçi ne kadar güvenli orası meçhul. Şu anki durumum olabildiğince tekinsiz."

"Muhtemelen... onun tarafından hiçbir ses çıkmaması, sana yardım etmeye niyeti olmadığı anlamına geliyordur."

"Yani istemekle hata mı ediyoruz?"

"Olayları yardım istenemeyecek bir noktaya getirmek onun en büyük yeteneğidir."

"Benim zevkime göre biraz fazla kurnazca."

"Ama Oshino Ağabey de aynı değil mi? Hanekawaların Tsubasa Kız'ı onu bulsa bile yardım edeceğinin garantisi yok, değil mi? Şöyle derdi: 'Kaydet yapılamaz küçük hanım, bir kişi ancak kendi başına kaydet olabilir' falan."

"Oshino ne zamandan beri böyle bozuk bir Türkçe konuşuyor? Bu adam hangi cehennemde yaşıyor da dili bu hale geldi?"

"Benim tekdüze sesimle Oshino Ağabey'in o bozuk konuşması arasındaki bir sohbeti dinlemek muhtemelen çekilmez olurdu."

"Madem öyle düşünüyorsun, şu ruhsuz sesini düzeltsene."

"Düzeltilemez," diye kestirip attı Ononoki.

Bir şikigami için garip bir şekilde kesin bir ifadeydi bu. Sesi hala tekdüze geliyordu ama içinde bir şeyler sanki biraz farklıydı.

Merak etmeden edemedim.

Karakteri yine mi değişiyordu?

"Her neyse, haksız sayılmazsın, Oshino öyle diyebilir. Bu yüzden Hanekawa’nın araması her şeyden çok geçici bir gönül ferahlığı sağlamak için. Sadece etrafta yer bakarken bir yandan da benim için yapıyor bunu."

Belki "öylesine" yapmıyordu ama ondan bekleyebileceğim tek şey buydu.

"En nihayetinde, bu işi öyle ya da böyle halletmek bana kalıyor. Rüzgar ektim, fırtınayı ben biçeceğim."

"Eğer dediğin doğruysa, tohumu gerçekten sen ektiysen, evet, bir şeyler yapmak sana düşer."

"Ha? Başkasının mı ektiğini ima ediyorsun? Hayır, buna bir an bile inanmam."

"İnanmamalısın zaten; sonuçta tohumlar toprağa gömülür. Filizlenene kadar orada olduklarını bile bilmezsin... Ama sence de garip değil mi? Tüm bu kargaşanın senin etrafında toplanması, sanki bir dengeyi koruyormuş gibi, sanki birinin elinde cevap anahtarı varmış gibi—"

"..."

"Bir gariplikle karşılaştığında diğerlerinin de seni çekmesi olayına inansak bile, her şeyin bir şekilde kendi dengesini buluyor gibi görünmesi hala tuhaf. Bunun doğal olmadığını düşünmeyecek kadar anlayışsız olduğunu sanmıyorum."

"Öyleyim ama. Sırf işleri idare edebilmek için sürekli boyumu aşan sularla uğraşıyorum ve artık sınırlarıma dayandım," dedim.

Bir gariplik olsa bile, küçük bir kıza dert yanmak pek de havalı bir hareket sayılmazdı. Üstelik en nihayetinde Bayan Gaen’in tarafında olan Ononoki’yi zor durumda bırakmamalıydım; bu yüzden konuyu orada kapatmak en iyisiydi.

Bunu düşünerek sohbeti aramıza geri döndürdüm.

"Görünürde pek bir şey yok... Buralarda olduğuna emin misin Ononoki?"

"Bana hiçbir şey görmediğini rapor etmene gerek yok. Bir şey bulduğunda haber ver."

"Aman be..."

Karşılıksız yardım eden, üstelik bunun için değerli vaktini harcayan birine karşı takınılan tavra bak...

"Anında fark edilebilecek bir şey... Acaba ne ki?"

"Kim bilir, tahmin bile edemiyorum... Ama Mösyö, ne olabileceğine dair bir fikrim var."

"Öyle mi? Neymiş?"

"Herkes tarafından anında fark edilebilecek ama aramaya başladığın an gözden kaybolacak bir şey. Başka bir deyişle," dedi Ononoki; parmağının ucundaki bana bakarak. "Bir tebessüm!"

Bunu o ruhsuz sesiyle söylemişti.

Yüzünde en ufak bir ifade kırıntısı bile yoktu.

"..."

Pekala, bu kesinlikle en kısa sürede onun için bulmak istediğim bir şeydi.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.