Yarım Kalan Baharın Rövanşı

“Randevuya çıkacağım.”

Bunu söyleyen Hitagi Senjogahara’ydı. Tamam, bir hikayeye başlamak için fazla ani bir giriş olduğunun farkındayım; muhtemelen ne olup bittiğini anlamadınız. Sahne direktifleri tadında birkaç detay ekleyeyim o halde.

Tarih on üç marttı.

Diğer bir deyişle, kendi eylemlerim yüzünden cehennemin dibinde sonsuzluğa mahkûm edildiğim, ancak yine kendi yaptıklarım sayesinde derhal dirildiğim o günün akşamıydı. Aynı zamanda, canım burnumda bir halde girdiğim (kız kardeşim Karen olsa formumun zirvesinde olduğumu iddia ederdi) ve sınavdan çıktığımda, en azından bütün cevap kâğıdını doldurdum, diye teselli bulduğum hayalimdeki okulun giriş sınavlarının hemen sonrasıydı. Naoetsu Lisesi’ne girdiğimden beri ilk kez böyle bir merasime tabi tutulduğum için öylesine bitkindim ki, cehenneme geri gönderilmek bile daha cazip gelebilirdi. İşte tam o halde eve döndüğümde, Araragi malikanesinin önünde bekleyen Hitagi Senjogahara ile karşılaştım.

Sevgilimle.

Bu arada, o gün onu ilk kez görüşüm değildi; sabah da beraberdik. Daha doğrusu, başıma gereksiz bir iş açılmasın diye sanki gizli servis ajanıymışçasına hedeflediğim okulun kapısına kadar bana eşlik etmişti. Yol boyunca sağ elini cebinden hiç çıkarmamıştı, umarım orada bir silah taşımıyordu... Gerçi o korumam olarak bana katılmadan hemen önce, Bayan Gaen tarafından dilim dilim doğranmak gibi akılalmaz bir belaya çoktan bulaşmıştım. Senjogahara’nın varlığı sayesinde miydi yoksa tamamen şans mıydı bilinmez, daha fazla aksilikle karşılaşmadım ve dediğim gibi, en azından cevap kâğıdının tamamını doldurmayı başardım.

Aslında son bir yıldır Hanekawa ile birlikte derslerimde bana destek oluyordu. Temelde, sloganı mezun olsam yeter olan biri olarak, sınava dair motivasyonumun yüzde doksanı sevgilim Senjogahara ile aynı üniversiteye gitme arzusuydu. Bu sınavı onun sayesinde verdiğimi söylesem kesinlikle yalakalık etmiş sayılmazdım.

Bu yüzden ne kadar yorgun olursam olayım, ruhum ne kadar çökmüş olursa olsun, eve varır varmaz onu aramayı planlıyordum. Ancak büyük bir sürprizle, sanki hamlemi önceden kestirmiş gibi, benden önce davranıp kapımın önünde bitivermişti.

Sonradan öğrendiğime göre kendisini sadık köpek Hachiko gibi hissetmişti ama benim perspektifimden bakınca daha çok pusuya yatmış bir haydut gibiydi. Yani hangi açıdan bakarsanız bakın, gözlerindeki o öfkeli bakış "Aferin Araragi!" demiyor, resmen "Geldin mi ulan piç," diye haykırıyordu. Kendi evimin önünde duraksadığım için beni suçlayamazdınız.

Ne olmuş olabilirdi? O sabah cehenneme gittiğimi bir şekilde öğrenmiş miydi? Yoksa Bayan Gaen bu durumu sosyal medyada mı paylaşmıştı (kesin bir hesap açmıştır o)? Onu endişelendirmemek için, daha doğrusu kızacağını bildiğim için sınav sonrasına kadar bir şey anlatmamıştım... Belki de bu sert ifadesinin bir mantığı vardı. Erkek arkadaşının cehenneme gittiğini öğrenmek herhalde sarsıcı bir durumdu.

Kendimi hazırladım.

Sadece bir savaş daha...

Kararlı bir şekilde, kendimi haklı çıkarmak ya da daha doğrusu özür dilemek için planımı dikkatlice kafamda kurarak Senjogahara’ya yaklaştım. Fakat o, bakışları kadar sert bir tonla lafa girdi.

Bir zamanlar onun standart tonu olan; ne vurgu ne de duygu barındıran o dümdüz ses tonuyla.

“Randevuya çıkacağım,” dedi.

Bu sözleri daha önce de duymuştum.

Evet, haziran ayındaki ilk randevumuzda yaptığı o hamleydi bu.

“Hayır, öyle değil,” diye devam etti. Hatırladığım kadarıyla bu da senaryonun birebir aynısıydı.

“Ö-öyle değil mi?” diye cevap verdim, şaşkınlıkla.

Tepkim de en az o günkü kadar taze ve masumdu.

Ne kadar da tatlısın Araragi!

“Şey,” dedi, “uzun zamandır sahnede doğru dürüst görünmediğim için kişiliğimi şaşırdım.”

“...”

Ononoki gibi konuşma lütfen. O kız, defalarca görünmesine rağmen karakterini oturtamayan nadir yan figürlerden biri zaten...

Hangisi daha iyi acaba; çok görünen bir yan figür olmak mı, yoksa hiç görünmeyen bir başrol mü?

“Nasıl biriydim ben, hatırlatsana?”

“Bu lafın üzerine söylenecek çok şey var da...”

“Zımbalar ve maket bıçakları sallayan havalı, güzel bir kadın demek istiyorum.”

“Eğer o kadar geriye gideceksen, az önce girdiğim sınavdan daha zorlu bir imtihana karşı yeni bir strateji geliştirmem gerekecek...”

Sınavdan bahsetmişken, onun “Eee, nasıl geçti? İyi yaptığını düşünüyor musun?” diye sormasını bekliyordum. Artık kendimi hırpalamanın bir anlamı kalmadığı için “Elimden geleni yaptım,” deyip ona teşekkür edecektim; kafamdaki simülasyon böyleydi. Ancak konuşmamız hiç de o yöne gitmedi.

Sınavımdan haberi bile yokmuşçasına cümlesini baştan kurdu:

“Benimle randevuya çık yoksa fena olur.”

Tonu değişmişti; artık daha da sertti. Henüz yeni bir sayfa açmadığı, elinde zımbalar ve maket bıçaklarıyla dolaştığı dönemlerde bile bu kadar zorba değildi.

Benimle randevuya çık yoksa fena olur mu?

Bu resmen bir tehditti.

“K-karakterin biraz rayından çıkmıyor mu Senjogahara Hanım?”

“Yarın.”

Laf sokma çabam, ya da sevgilimin bu tuhaf ve anlaşılmaz çıkışını şaka gibi algılama, sözlerini yumuşatma girişimim doğrudan görmezden gelindi ve hükümsüz kılındı.

Yarın, dedi.

“Yarın, altı aylık randevu açığımızı tek bir güne sığdırıp canını okuyacağız Araragi. Ne dediğimi anlıyor musun?”

“Hayır, üzgünüm, en ufak bir fikrim bile yok...”

Sevgili olmamıza rağmen zihinlerimiz bir olmaktan çok uzaktı; hâlâ anlaşılması zor bir şahsiyet ve ortaktı.

Bu durum onunla sohbet etmekten asla sıkılmamamı sağlıyordu, belki de bunu kollarımı açarak kabul etmeliydim. Yine de bazı gergin anlarda bu durum bir dezavantajdı ve kaza riskini artırıyordu.

“O zaman yorum yapayım,” dedi, “hani şu filmlerin ek ses kanallarındaki gibi.”

“...”

O işlerden pek anlamazdım, pek dahil de olmamıştım ama duyduğuma göre o sesli yorumların ana hikâyede neler olup bittiğini açıklamakla pek alakası olmazmış...

Yorum demişken, şu an sınav soruları hakkında biraz yorum duymaya ihtiyacım vardı ama hava bunu sorabileceğim kadar yumuşamamıştı.

Hatta buz gibiydi.

Mart ayındaydık ama dışarısı hâlâ ilik donduruyordu...

Derken Senjogahara, sınavlarımı hiç unutmamış gibi devam etti.

“Öncelikle, eline sağlık Araragi,” diyerek nihayet çabamı takdir etti. Fakat bu takdir biraz iğneleyiciydi, sanki sinirliymiş gibi... “O kadar çok çalıştın ki, elin boş dönsen bile utanacak hiçbir şeyin yok. Sen zaten başardın.”

“Kazanamayacakmışım gibi konuşmasan olmaz mı? Bu takdir değil, olsa olsa teselli olur. Beni yatıştırman gereken bir senaryonun zeminini hazırlama şimdiden. Henüz bir şey söylemedim, değil mi? Sonuçlar açıklanana kadar hiçbir şey bitmiş sayılmaz.”

“Çoktan bitti,” diye üsteledi.

Bir yöne karar vermişti ve ne söylersem söyleyeyim rotamızı değiştiremezdim; sanırım arkama yaslanıp izlemekten başka çarem yoktu.

Söylenecek bir şey kalmadığında susmak en iyisidir.

“Senin savaşın burada bitiyor.”

“...”

“Ve böylece, altı aylık bir özdenetim sürecinden sonra, ilişkimize yeniden başlamak istiyorum. Şimdiye kadar biriktirdiğim tüm puanları harcayacağım. Bak sen şu işe, yarın on dört mart, Beyaz Gün. Bir randevu için mükemmel ve özel bir gün.”

“...”

“Az önce özel günlerden ne kadar nefret ettiğini mi düşündün?”

Ben sus pus otururken bunu nasıl anlamıştı? Bu nasıl tek taraflı ve sessiz bir bağdı böyle.

Ancak bu noktada, yorgunluktan durma noktasına gelmiş zihnim nihayet ne demek istediğini kavrayabildi; demek mesele buydu.

Aslında ağzından absürt bir şey kaçırmamıştı; aksine, son derece yerinde bir taleple karşıma çıkmıştı.

Bunu sınavlarımın hemen ardından dile getirmesi, onun o değişmeyen çeviklik anlayışını ele verse de haklıydı. Geçen mayıstan beri sevgiliydik, özel ders öğretmeni ve öğrenci olarak ya da her neyse, çok vakit geçirmiştik ama gerçekten randevu denebilecek sadece birkaç kez dışarı çıkmıştık. Sadece bu da değil, bunların çoğu ilk dönemdeydi ve şok edici gerçek şu ki; ben sınavlara asılmaya başladığımdan beri tek bir kez bile randevuya çıkmamıştık. İkinci dönemden sonra, iki lise öğrencisine göre oldukça sofu bir çift olduğumuzu söylemek abartı olmazdı.

Evet, okulda veya evde, öğretmenim sıfatıyla onunla çok vakit geçirmiş olsam da; bir kez bile eğlenmeye bir yere gitmemiş, bir geziye falan çıkmamıştık.

Ben sınavlara hazırlandım, o da zavallı sevgilisi ve öğrencisi olan bana ders verdi, ikimiz de her şeyden feragat ettik. Üstelik ikinci dönemin ortalarından itibaren Sengoku meselesi yüzünden hem benim hem de Senjogahara’nın hayatı uzun süre büyük bir tehlike altındaydı; bu da randevu gibi şeylerin peşinde koşmak için pek uygun bir ortam değildi.

Acil durum hali (sevimsiz bir dolandırıcı sayesinde) kalkar kalkmaz, vücudum kendi kendine vampirleşmeye başladı... Bela sağanağı yüzünden kafamı sudan çıkarıp nefes alamamıştım; sınav maratonu ise dinlenmeme fırsat tanımamıştı.

“Mezuniyet yarından sonra,” dedi Senjogahara. “Yani, lise öğrencisi olarak o şanlı hayatımız, neredeyse hiç randevuya çıkamadan sona ermiş olacak. Bu çok hazin değil mi?”

“Yani, öyle söyleyince...”

“Üçüncü dönemin çoğunda okuldan da uzaktık. Su gibi akıp geçti. Boşuna dememişler; ocak hoplar, şubat fırlar, mart marş marş gider diye.”

“Haklısın. Üçüncü dönem göz açıp kapayıncaya kadar bitti.”

“Boşuna dememişler; nisan arazi olur, mayıs firar eder, haziran zıplar, temmuz tırıs gider, ağustos az gelir, eylül esip geçer, ekim elden kaçar, kasım kapı dışarı edilir, aralık da ren geyiklerinin çektiği bir kızak gibidir diye.”

“Hey, sonunda hile yaptın ama!”

“Günün birinde doğacak kızımıza, lisede sevgili olmamıza rağmen, aşıkların yaptığı hiçbir şeyi yapmadan mezun olduğumuzu nasıl anlatırız?”

“Bu çok ağır bir soru oldu. Kızımız mı?”

“Ha, erkek mi tercih ederdin?”

“Mesele cinsiyet değil.”

“Ama ben ismine çoktan karar verdim.”

“İşler iyice ciddileşiyor...” Öyle bir ağırlığı vardı ki bu sözlerin, bir zamanlar ağırlıksız kalma sorunuyla uğraştığını hayal bile edemezdiniz. “Pekala, sorayım bari. Neymiş ismi?”

“Tsubasa.”

“Çok ağır, çok ağır, çok ağır, çok ağır!”

Hanekawa da bana hak verirdi! Diğer kızlarla olan dostluğuna başka bir şekilde sahip çık lütfen!

"Eee," dedi Senjogahara, her zamanki vurdumduymaz tavrıyla bizi asıl konumuza döndürerek. Bu tam da ona has bir hamleydi. "Yarın bütün günümüzü, yarım yıllık randevu açığımızı kapatmaya adayacağız. Bir nevi kısaltılmış baskı gibi düşün. Lise hayatımızın bir özeti olacak."

"Özet mi?.." Henüz yaşanmamış bir şeyin özeti nasıl yapılırdı ki? Yine de ne demek istediğini anlamıştım. Basitçe söylemek gerekirse, sınavlarım bittiğine göre kaçırdığımız tüm o randevuların acısını çıkarmak istiyordu. Yarın da Beyaz Gün olduğuna göre, bundan daha iyi bir fırsat olamazdı.

"Havadisleri aldım, Araragi."

"...Ne?"

Şaşkınlığım "Hangi havadis?" sorusundan ziyade, seçtiği bu tuhaf ifadeyeydi; ancak Senjogahara bunu ilk anlamda sormuşum gibi yorumladı.

"Görünüşe bakılırsa sağlığına kavuşmuşsun," diyerek detay verdi.

"Ah, şey..."

Ne demek istediğini anlamam kısa bir an sürse de jeton çabuk düştü: Geri dönüşü olmayan o vampirleşme sürecinden kurtulup cehennemden sağ sağlim bir insan olarak dönmemden bahsediyordu.

Kendi vücudum olduğu için durumun farkındaydım elbet.

Ama Senjogahara nasıl anlamıştı?

"Seni üniversite kampüsüne götürürken yol kenarlarındaki aynalarda falan yansımanı görebiliyordum."

Ne kadar da keskin gözlü bir kızdı.

Daha sonra açıklarım diye düşünerek bu konuda sessiz kalmıştım. O da sınav arifesinde olduğum için beni sıkıştırmanın veya bir şey sormanın uygun olmayacağını düşünmüştü. İkimiz de şaşırtıcı derecede düşünceli insanlardık.

"Yani anlayacağın, ister sınavların olsun ister vücudun, bütün o dağ gibi biriken sorunların halloldu. Hepsi bitti, değil mi? O halde benimle randevuya çıkmamak için hiçbir bahanen kalmadı. Şu 'randevusuzluk' durumumuzu çözmek için daha iyi bir zaman olamaz."

"Randevusuzluk mu?.."

Böyle tuhaf kelimeler uydurup kullanma konusunda üstüne yoktu.

Yine de, o iki büyük sorun hallolmuş olsa bile... Hayır, konu bu değildi.

Mesele bahanesiz kalmak değildi; ben de en az onun kadar randevuya çıkmak istiyordum. Sağlıklı bir lise öğrencisi olmama rağmen kendimi fena halde kısıtlamıştım ve bir an önce normal bir şeyler yapmak için can atıyordum.

Tamam, eğer şu an dışarı çıkalım deseydi, bugünlük dinlenmeme izin vermesi için ona yalvarabilirdim. Sadece bitkin olduğum için değil, içimde vampir güçlerinden eser kalmadığı için kondisyon yenilenme hızım da bir hayli düşmüştü. Daha doğrusu, sıradan bir insanın seviyesine inmişti. Ama dürüst olmak gerekirse, güzel bir gece uykusundan sonra, yani yarın, onunla her yere seve seve giderdim.

Gaen Hanım vardı.

Kagenui Hanım vardı.

Hachikuji vardı.

Kissshot Acerolaorion Heartunderblade vardı.

Ve... o vardı.

Aslında kafamı kurcalayan, üzerinde düşünmem gereken bir sürü mesele vardı. Hatta belki de, hani okul gezisi eve dönene kadar bitmez ya, sonuçlar açıklanana kadar bir sınav öğrencisiymişim gibi davranmaya devam etmeliydim.

Yine de hazır hala lisedeyken, lise öğrencisi gibi davranma arzumuza değer vermek istiyordum. Durum böyleyken öylece dikilip tereddüt edemezdim. Artık bir erkek gibi davranıp onun duygularına karşılık vermem gerekiyordu.

"Ve böylece Araragi, benimle bir randevuya çıkacaksın," dedi Senjogahara, sanki sonunda doğru kelimeleri hatırlamış gibi teklifini yineleyerek. Gerçi kurduğu cümle pek de doğru sayılmazdı ama bana ilk çıkmaya başladığımız günleri hatırlatmıştı. Bu yüzden içimi hafif bir heyecan kapladı.

"Eğer benimle randevuya çıkmazsan, tam şu saniyede dilimi ısırıp koparırım."

"..."

Ya da heyecanım bir anda sönüp gitti.

"Bir daha asla benimle Fransız öpücüğü yaşayamazsın," diye uyardı beni.

"Dilini koparırsan en son derdimiz o olur herhalde..."

Eskiden olsa tehdit edilen benim dilim olurdu. Öyle düşününce, Senjogahara ne kadar da zararsız ve tatlı bir figür haline gelmişti.

Gerçi sadece yumuşamakla kalmamıştı; sanırım ne o ne de ben olduğumuz yerde saymıştık.

Mezun olmamız gerekiyordu.

İleriye doğru bir adım atmamız.

Aslında böyle zorlama özel günlerden nefret ederdim ama yarın için bir istisna yapıp bunu dile getirmeyecekti. Muhtemelen bir lise öğrencisi olarak çıkacağım son randevu olacaktı, bu yüzden kendime birazcık liseli gibi davranma izni verebilirdim.

"Pekala," dedim. "Bu bir özet olmayacak, tam tersine güzel bir final olacak. Yarını yarım yıllık randevu açığımızı kapatacak kadar dolu dolu geçireceğiz."

"Ah, üzgünüm, 'dolu dolu' kısmından pek emin değilim. Yarın akşam planlarım var."

Şöyle bir duraksadım, az kalsın dengemi kaybedip düşecektim.

"O yüzden sabah erkenden başlayıp akşama kadar takılırız. Merak etme, her şeyi şurada planladım bile," diyerek şakağına vurdu Senjogahara. Bu hareket onu zeki gösteriyordu ama onun tarafından haritası çıkarılmış bir randevu düşüncesi içime hafif bir endişe tohumu ekti.

Yani, ilk randevumuzun nasıl sonuçlandığını düşünürsek... Yine de hemen bir plan incelemesi isteyip hevesini kursağında bırakamazdım. Sadece bu konuda da artık biraz daha zararsız hale gelmiş olmasını umabiliyordum.

Güzel. Öyleyse benim yarın akşamki planlarım da bozulmayacaktı. Evet, onlara sadık kalabilirdim.

"Anlaşıldı, mesaj alındı. Bu arada," diyerek öylesine bir soru sormuş gibi araya girdim, "yarın akşam ne yapman gerekiyor ki?"

"E malum, yarın Beyaz Gün," diyerek bariz olanı tekrar hatırlattı. "Babamla akşam yemeği yiyeceğim."

"..."

Yine onun o kendine has, kabullenmesi gereken ağırlıktaki cevaplarından biriyle baş başa kalmıştım.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.