Direksiyon Başındaki Mükemmeliyet

Korkutucu desem de neyse ki Senjogahara, ilk seferde ehliyet almasıyla gurur duymakta haklıydı. Tekniğinde en ufak bir kusur yoktu; en azından yan koltuktan gördüğüm kadarıyla durum buydu.

Hiçbir hata yoktu.

Belki de kusursuzdu. Hanekawa'yı tanıyor olmak yargılarımı biraz bulandırmıştı, Senjogahara hakkındaki o yoğun ilk izlenimimi saymıyorum bile ama inanın ya da inanmayın, kız arkadaşım da başlı başına üst düzey, mükemmel bir süper insandı.

Vites değiştirme şekli bile tarz duruyordu.

Düz vitesli bir araba kiralamış olması bile sanki bir mesaj niteliğindeydi; Hitagi Senjogahara ile alçakgönüllü ve mütevazı Hanekawa arasındaki fark tam da buradaydı işte.

Beceri ve üslup meselelerinden açılmışken, konuyu deşmeye devam ettim ve öğrendim ki, o kadar laf etmesine rağmen okulun ehliyet aldığını öğrenmesi ihtimaline karşı en azından bazı önlemler hazırlamıştı. Gerekirse kendini haklı bir sebeple savunacak, ailesinin zor durumdaki maddi durumuna yardım etmek için aldığını söyleyecekti.

Kendi komplekslerini bile kendi lehine kullanma isteği, dürüst olmak gerekirse hayran kaldığım bir şeydi... Ama ben ne yapıyordum, yine mi ona kapılıyordum?

Araba sürerken onu çok fazla meşgul etmek istemediğim için yan koltukta sessizce oturdum. Ancak Senjogahara, örnek bir öğrenciye yakışır şekilde, araba kullanırken konuşmakta hiç zorluk çekmiyor gibiydi; hatta lafa ilk başlayan o oldu.

“Rahatlamama yardımcı oluyor, o yüzden bir şeyler anlatırsan sevinirim sevgili Watson.”

“Sevgili Watson ha... Yan koltuğunda oturuyor olabilirim ama maceralarını kaleme alma görevini üstlenmek istemem. Zaten senin Holmes ile uzaktan yakından alakan yok.”

“Doğru. Holmes olan ben değil, Hanekawa. Bu arada, dün gece beni aradı.”

“Ne? Gerçekten mi?”

“Evet. Görünüşe göre mezuniyete kadar yetişebilecek.”

“Hadi ya...”

Tsubasa Hanekawa.

Senjogahara ile ortak arkadaşımız olan ve şu an yurt dışında dünyayı arşınlayan kız. Zekası sadece ülkenin değil, dünyanın en iyilerinden biri olsa da, mezuniyetten sonra rastgele bir üniversiteye gitmek yerine belirli bir hedefi olmadan gezmeye karar vermişti. Bu yüzden, son sınıf öğrencileri için devam zorunluluğu olmayan üçüncü dönemimizin çoğunu, yolculuğu için yer bakarak, titizlikle hazırlık yaparak geçirmişti. Aslında ikinci dönemin ortalarından beri ortalarda yoktu.

Yer bakmak ha...

Gelecek için yaptığı o sallantılı plan, kapasitesinin üzerinde zeki olan birinin elinden çıkmış gibiydi. Belki de Senjogahara’nın gizlice ehliyet almasından bile daha anarşist bir tarafı vardı bu işin.

En büyük anarşist olması gereken ben ise, kuzu kuzu yükseköğrenime giden o nizami yolda ilerliyordum. Ne ironi ama.

Kimin kime ironi yaptığı da belli değildi ya, neyse.

Hanekawa’nın bu yolculuğu elbette aynı zamanda Meme Oshino’yu arayışının bir parçasıydı; yani bir bakıma benim için yollara düşmüştü. Bu durum, onu durduracak tek bir kelime bile edemeyeceğim anlamına geliyordu.

Yine de Sengoku meselesi bir şekilde çözülmüştü, vampirlik sorunum da öyle. Artık Oshino’yu aramıza gerek kalmadığını söyleyebilirdik...

Fakat Tadatsuru’ya göre...

Oshino kilit isim olmaya devam edecekti.

“Hanekawa’yı görmeyeli epey oldu sanki,” dedim. “Yurt dışında olduğu için onu rahatsız etmek istemedim, pek iletişime geçmedim ama seni arayıp beni aramamış mı?”

Tam bir şoktu. Madem mezuniyete gelecekti, bana söyleyebilirdi... Yetişemeyeceğini varsaymıştım.

“Haklısın. Hanekawa neden seni aramadı acaba? Kim bilir, ama ona sana haber vereceğime dair söz verdim.”

“Başka ne sebebi olabilir ki?”

“Belki de özellikle seni aramamasını ben istemişimdir.”

“O kadar ileri mi gittin? Gerçekten böyle mi söyledin? Neden yapasın ki bunu?”

“Merak etme. Vampirlik meselesinin tamamen düzeldiğini ona söyledim.”

“Merak ettiğimden değil de, şu an sana nutuk çekesim geldi... Bunu ona bizzat ben söylemek isterdim. Ayrıca sınavları atlatmama yardım ettiği için ona teşekkür de edecektim.”

“Senin adına teşekkür edecek kadar ileri gitmedim, mezuniyette görünce kendin söylersin. Ah, doğru... Bana bir mesaj lütfetti.”

“Lütfetti mi?”

Neden bu kadar resmiydi ki? Demek ki ne zaman ve nasıl saygılı konuşacağını bilmeyen tek kişi Ononoki değildi. Yine de Hanekawa’nın, tıpkı benim hayatımı olduğu gibi Senjogahara’nınkini de düzene soktuğu düşünülürse, ona ne kadar saygı göstersek azdı.

Benim durumumda, neredeyse tüm bünyemi tepeden tırnağa yenilemişti; bu açıdan bakınca korkutucu bir kadındı. Acaba nasıl bir yetişkin olacaktı?

“Neymiş bu mesaj?”

“Bay Oshino’yu bulduğunu söyledi.”

“Ha, anladım... Ne?!”

Bir an için kelimeler bir kulağımdan girip diğerinden çıktı.

Neyse ki direksiyon başında ben yoktum; eğer benim elimde olsaydı kesin bir trafik kazasına sebep olurdum. Bu sırada Senjogahara ise gayet pişkin bir tavırla, hâlâ tek eliyle direksiyonu tutarak sürmeye devam ediyordu. Sahi, dün gece bu kadar önemli bir şeyi neden söyleme zahmetine girmemişti?

Haberleşmede hız her şey demek değil miydi?

“Ciddi misin?” dedim.

“Ciddiyim. Daha doğrusu, saklandığı yeri bulmuş olabilir mi demeliyim? Tam hatırlamıyorum.”

“Yalvarırım hatırla. Hatırlamak için elinden geleni yap.”

Saklanmak mı? Neden Senjogahara adamı bir suçluymuş gibi anlatıyordu ki... Ama diğer bir deyişle, Hanekawa onu henüz ele geçirmemiş, sadece yerini tespit etmişti; gerçi bu bile başlı başına etkileyiciydi.

“Onu mezuniyete kadar yanında getirip getiremeyeceğinin meçhul olduğunu söyledi... Onu şimdi geri getirse bile yapacak özel bir işi olmayacağı için onu zorlamayabilirmiş,” diye aktardı Senjogahara.

Henüz dün olanların tamamını Senjogahara’ya anlatmamıştım; cehennem turumdan bahsetmemiştim, o yüzden böyle düşünmesi normaldi.

Belki de randevumuzun başında bir yerde bunu açıklamalıydım; gerçi tereddüt ediyordum. Yine Bayan Gaen’in işlerinden birine alet edildiğimi ona en nazik şekilde nasıl anlatabilirdim ki...

Tabii Oshino olsaydı bunu asla bu kadar kendini kurbanlaştıran bir şekilde ifade etmezdi; bir şeye alet edilmiyordum, en başından beri merkezdeydim.

Ancak Ononoki’nin de belirttiği gibi, Bayan Gaen’in beni en başından beri işe dahil etmeyi planlayıp planlamadığı belirsizdi; ayrıca Hanekawa’nın Oshino’yu bulacağını o bile tahmin edemezdi.

Buna tam olarak çatışma demezdim ama Hanekawa ile Bayan Gaen arasında havada bir gerginlik olduğu seziliyordu. Acaba bu, Hanekawa’nın Bayan Gaen’den intikam alma şekli miydi?

Yine de Senjogahara’nın dediklerine bakılırsa, Oshino’yu bizzat görmüş değildi; yani yanılıyor olma ihtimali hâlâ vardı.

Bunu sorduğumda Senjogahara, “Haklısın. Henüz kesin değil ama uzun muhakemelerden sonra yerini iki noktaya kadar daralttığını söyledi,” diye yanıtladı.

“İki mi?”

“Evet, ilgilenmediğim için detaylarını sormadım ama sanırım öyle dedi.”

“...”

Lütfen biraz daha ilgilen.

Düşününce, Senjogahara zaten Oshino gibi tiplerden nefret ederdi. Artık ona ihtiyaç kalmadığını düşündüğü için bu kayıtsız tavrı doğaldı belki de.

İki yer... Neresi olabilirdi buralar?

Hanekawa mezuniyete kadar onu getirip getiremeyeceğinden emin değilse, bunun sebebi hâlâ muhtemel iki konum olmasıydı herhalde; ve tabii ki her ikisi de yanlış çıkabilirdi.

“Uzun muhakemeler ha? Evet, tam bir usta dedektif gibi.”

Üstelik saha çalışması yapmaktan da çekinmiyordu; bugünlerde nadir bulunan bir özellik.

“Peki bu iki yerin neresi olduğunu söylemedi mi?”

“Söylemedi. Ama yanlış anlama Araragi, büyük dedektiflik taslamaya çalıştığı için değil. Normal biri gibi anlatmaya yeltendi ama ben ilgilenmediğimi söyleyip anlatmamasını rica ettim.”

“Hanekawa’nın buna tepkisini çok merak ediyorum doğrusu.”

Bir usta dedektifin en büyük zevki böyle baltalanmıştı işte. Yanlış kişiyi aramışsın Hanekawa.

Benim tepkim harika olurdu... Ya da olmazdı, sınav yorgunluğu (ve Ononoki ile uğraşmanın verdiği bitkinlik) yüzünden muhtemelen ben de Senjogahara gibi davranırdım.

Japonya dışında olduğu için sınavların nasıl geçtiğini bilmesine imkan yoktu ve belki de Senjogahara’nın ricası üzerine beni rahatsız etmemek için aramamıştı; bu da Hanekawa’nın yanlışlıkla sınavları batırdığımı sanıyor olabileceği anlamına geliyordu.

Her zaman şaşırtıcı derecede hızlı sonuçlara varabiliyordu zaten.

“Neydi o lafı?” Ne kadar moralimin bozulduğunu gören kız arkadaşım, Hanekawa’nın sözlerinin sadece küçük bir kısmını hatırlamak için o muazzam hafızasını sonuna kadar zorladı. “İşin tam tersi olduğunu söylemişti.”

“İşin tam tersi mi?”

“Evet, yaklaşımı böyleydi. Bazı şeyleri ima etmeyi ve üstü kapalı bırakmayı çok seviyor zaten.”

“Onu düzgün dinlemediğin için öyle kalmış olmasın? Acaba ne demek istedi...”

Acaba bir gizem romanındaki gibi çözümün en başından beri burnunun ucunda olduğu bir durumdan mı bahsediyordu? Oshino aslında hâlâ Japonya’dayken o onu bulmak için yurt dışına mı gitmişti? Ve o adam bu kasabanın yakınlarında bir yerde miydi?

Hayır, bu kadar basit olduğunu hayal edemiyordum.

O kadar aradığımız adamın bizim kasabada saklandığı ortaya çıksaydı gerçekten sinirlenirdim ama öyle bir durumda Hanekawa’nın hemen geri dönmesi gerekirdi. Mezuniyete yetişip yetişemeyeceği konusunda bir ikileme düşmezdi.

“Hanekawa ayrıca şunu da öne sürdü... Bunun parası ödenmiş bir adam olduğunu.”

“Öne sürdü mü... Bir dakika, parası ödenmiş bir adam mı?”

Bu ne demekti şimdi?

Hmm. Üzerine düşünmem gereken çok şey vardı, hâlâ endişeliydim ama yapabileceğim bir şey yok gibi görünüyordu; sadece Hanekawa’nın kendi başının çaresine bakabileceğine güvenmek zorundaydım.

Yine de bunu Bayan Gaen’den bir sır olarak saklamak en iyisi olabilirdi.

Her şeyi bilmeyen Tsubasa Hanekawa.

Her şeyi bilen Izuko Gaen.

Ben hiçbir şey bilmiyor olabilirdim ama en azından o ikisini tanıyordum. Şimdilik kararım, aralarındaki teması mümkün olduğunca asgari düzeyde tutmaktı.

“Arkadaşı olarak, arama partisinin de yollarda kaybolmamış olmasına sevinmeliyim herhalde,” dedim. “Hanekawa’nın başına böyle bir şey geleceğini sanmam ama tek başına seyahat eden bir kız için yine de endişeleniyor insan, biliyorsun değil mi?”

"Evet... Bu arada Araragi. Kaybolan bir çocuğun uyması gereken o altın kuralı bilir misin?"

"Kaybolan bir çocuğun mu? Kaybolan birini arayan kişinin uyması gereken kuralı değil yani?" Gerçi Oshino ve Bayan Kagenui için kaybolmuş demek pek doğru olmazdı ama.

"Evet. Hanekawa'nın yine üstü kapalı imalarından biri işte..."

"Sözlerinin kesin bir kuraldan ziyade bir ima gibi tınlamasının sebebi sen olmayasın? Kaybolduğun an uyman gereken o altın kural, olduğun yerde kalıp kıpırdamamak değil midir? İşlerin daha da sarpa sarmasını böyle önlersin."

"Evet, öyle derler. Ama Hanekawa gerçek hayatta işlerin o kadar basit olmadığını söyledi. Birbirinizden koptuğunuzda karşılıklı olarak birbirinizi aramanın aslında daha hızlı bir sonuç vereceğini belirtti."

"Öyle mi? Bana pek verimsiz bir yöntem gibi geldi."

"İkiniz de rastgele arama yaparsanız feci şekilde verimsiz olur elbette. Ama gerçekte insanlar öyle amaçsızca dolanıp durmaz. Diğer kişinin nerede olabileceğini düşünür, yani tahmin yürütürsünüz. Bir başka deyişle, arama alanını daraltıp küçük bir bölgeye indirgemiş olursunuz. Bu yüzden ikinizin de hareket halinde olması süreci hızlandırır... ya da buna benzer bir şeyler geveledi işte."

Tabii bu durum, diğer kişinin nerede olduğuna dair yürüttüğün mantığın doğru çıkmasına bağlı diye ekledi Senjogahara.

Doğru. Hatta insanların tam da bunu beceremedikleri için kayboldukları bile söylenebilirdi. Hanekawa ters köşe bir yaklaşımla bunu mu kastetmişti acaba?

Elbette bu da sadece bir tahminden ibaretti.

Benim seviyemdeki biri, ne kadar kafa yorarsa yorsun Hanekawa'nın düşünce hızına asla yetişemezdi. Bu yüzden uslu uslu oturup mezuniyet civarında dönmesini beklemek en iyisi miydi acaba?

"Başka nelerden konuştunuz? Hanekawa, Oshino dışında bir şeylerden bahsetti mi?"

"Telefon faturası çok yazmasın diye fazla detaya girmedik ama randevu planımızdan bahsettim. Dürüst olacağım, planetaryum fikri aslında Hanekawa'dan çıktı."

"Öyle mi?"

"Evet. Benim planım bir volkan kraterini ziyaret etmekti."

"..."

Volkan kraterlerine hiç ilgim yok sayılmazdı ama yine de Hanekawa'ya minnettardım. Bu kız nasıl bir çılgınlık planlamıştı böyle?

"Ona arabayı benim süreceğimi söylemedim, çünkü beni engellemeye çalışacağını biliyordum."

"Keşke bunu ona sorsaydın..."

"Hanekawa bana en sevdiği planetaryumların listesini verdi, ben de aralarından birini seçtim. Endişelenmene gerek yok Araragi. Öyle tasalı tasalı bakma, bundan sonra seni bekleyen büyük sürprizler olmayacak. Hanekawa tarafından güzelce sansürlendim."

Sansürlenmek...

Bir randevu bağlamında duymak isteyeceğiniz türden bir kelime değildi belki ama planın Hanekawa'nın onayından geçtiğini bilmek içime az da olsa su serpmişti.

"Bana epey kızdı, bir o kadar da üzüldü. O öfkelendikçe, ehliyet meselesini ona açmak benim için daha da zorlaştı."

"Ne hissettiğini anlıyorum ama yine de onun bu öfkesinden nasibini alman kendi geleceğin için daha hayırlı olurdu gibi geliyor..."

"Sık sık planetaryuma giderim tabii, bu yüzden benim için çok da sıra dışı bir etkinlik sayılmaz. Yine de seninle gitmek güzel bir değişiklik olacak."

"Hmm... Öyle diyorsun ama bu durumda bu randevu senin için biraz sıkıcı geçmeyecek mi?"

Kanbaru planetaryumları sevdiğini söylemişti. Valhalla İkilisi acaba buralara birlikte gidip eğlenir miydi diye düşünmeden edemedim.

"Şey, ben planetaryuma gittiğimde," dedi Senjogahara, "bu genelde eğlenmekten ziyade çalışmak için olur. Bu yüzden, bir kereliğine de olsa hiçbir amaç gütmeden o yapay yıldızları dik dik izlemek istiyorum. Hevesim kaçmış falan değil, o yüzden endişelenme."

"Çalışmak için mi? Ah, doğru ya. Bizim okulun öğrencileri arasında, fen seçmeli dersi olarak gezegen bilimi çalışmak gibi oldukça eksantrik bir seçim yapmıştın..."

Şahsen gezegen biliminin ne ihtiva ettiğini bile bilmiyordum. Ama çocukluğunda ailesiyle birlikte gözlemevlerini ziyaret eden o anılarına sıkı sıkıya tutunan Senjogahara'nın gök cisimlerine özel bir bağlılığı olduğu aşikardı. Yıldızlar hakkında konuşmaktan nefret etmezdim ama gökyüzüne onun kadar büyük bir bağlılıkla bakmıyordum.

"Evet, bu yüzden randevumuz için ilk fikrim bir volkan kraterini ziyaret etmekti. Katmanları incelemek istiyordum."

"Bu nasıl bir orijinal fikir böyle? Sadece ders çalışmaya mı gitmek istiyordun? Ben buna arazi çalışması derim. Giriş sınavlarından yeni çıkmışken beni nasıl bir randevuya davet etmeyi düşünüyordun sen?"

"Yine de ilginç olurdu. Bugün Hanekawa sayesinde usulüne uygun, son derece sağlıklı bir randevuya çıkıyor olabiliriz ama merakımın havada kaldığını da inkâr edemem. Benim tarafımdan sürüklenmekten ve hırpalanmaktan büyük bir haz aldığını düşünürsek, bugünün senin için yeterince uyarıcı olmadığını söyleyebilir miyiz?"

"En azından haz kelimesini kullanmasan olur mu?"

"Canlanma?"

"Bu da pek doğru tınlamadı..."

"Teslimiyet?"

"Bazen gerçekten de beni havlu atma noktasına getirdiğin oluyor..."

"Ama planetaryumlar genelde bilim müzeleriyle iç içe olur, bugün gideceğimiz yer de dahil. Bu açıdan bakarsak, oraya ders çalışmaya gidiyormuşuz gibi de düşünebiliriz. Çalışmayı bir anda bıçak gibi kesmek kalbine iyi gelmeyebilir. En azından en son teknoloji bilimsel gelişmelerle temas kurarak yavaş yavaş vites küçültmek isteyebilirsin."

"Çalışmayı bırakmanın insanın kalbine zararlı olabileceğini hiç düşünmemiştim..."

Bu durum, Hanekawa'nın bugünkü planlarımız üzerindeki etkisini açıkça ortaya koyuyordu.

Bir bilim müzesi, ders çalışmak ile eğlenmenin o ortak noktası... Oraya gitmek, liseli gibi davranma fikrinin kendisini bile sorgulatıyordu belki ama benim ve Senjogahara gibi eğlenme özürlü insanlar için son derece isabetli bir seçimdi.

Senjogahara'nın işin içine kattığı o kendine has çılgınlık da (araba sürmek) eklenince, günün sönük geçmesinden endişe etmesine gerek kalmıyordu. Sürüş becerilerine güvensem bile, yeni bir arabanın içinde olmak insanı germeye yeterdi.

"Normalde bilim müzelerine gitmem, bu yüzden o kısmı sabırsızlıkla bekliyorum," dedi. "Acaba ne tür uçan arabalar sergiliyorlardır?"

"Bilim müzelerinden beklentin epey yüksekmiş..." Gerçi uçan arabalar gerçekten de mevcuttu. Şöyle devam ettim: "Uçmasalar bile günümüzün arabaları zaten inanılmaz. Bu arabayı bilmem ama bazıları tehlikeyi sezdiği an fren yapıyor, her tarafında sensörler var, hatta kendi kendine gidenler bile mevcut."

"Evet, zaten şimdiden oldukça fütüristikler." Denizaltı Arabası gibi, diye ekledi tamamen gereksiz bir şekilde. Yine şu Denizler Altındaki Şeytanın Kalesi mevzusu... "Arabanın seni götürmesi için navigasyon sistemine sadece varış noktanı girmenin yettiği günler de gelecektir. Sana sadece park etmek ve kontağı çalıştırmak kalır, tıpkı sadece manuel kalkış ve iniş gerektiren uçaklar gibi."

"Veri girişi ve park etme becerisi, ha? Keşke ehliyet almama gerek kalmasaydı. Sınav olayından bir süre uzak kalmak istiyorum zaten..."

Kanunların bu tarz arabalara ayak uydurmasını yakın zamanda beklediğimden değildi gerçi.

Evet, teknolojinin insan toplumunu fersah fersah aşan o ilerleme hissi.

Tıpkı akıllı telefon kullanmayı beceremediğim gibi, en son teknolojinin bir araya gelmiş hali olan arabalar da yakında bana tamamen yabancı gelebilirdi.

"Neden bahsediyorsun sen? Bahar tatilinde ehliyetini alacağını umuyorum. Bir dahaki sefere beni senin gezdirmeni istiyorum. Ne de olsa artık fotoğraflarda boy gösteriyorsun."

"Kendi başına araba sürebiliyorken neden seni benim gezdirmemi istiyorsun ki, Bayan Senjogahara?"

"Bir genç kız olarak, erkek arkadaşımın yan koltuğunda oturmanın hayalini kurmadan edemiyorum," diye yanıt verdi, oldukça masumane bir tavırla. "Bunun hayalini, bir ters harem kurma hayalim kadar çok kuruyorum neredeyse."

"Kendi içinde oldukça kızsal bir rüya ama bu ikisini aynı kefeye koyabilir misin emin değilim..."

"Bir gün beni bir volkan kraterinin yanındaki katmanları incelemem için oraya götür."

Şaka yapmıyor olabilirdi ama aynı zamanda benden onay bekleyen o bakışları karşısında, "Evet, çok isterim," diye yanıt vermek bir hayli zordu.

"Merak ediyorum Senjogahara. Gezegen biliminde tam olarak ne öğreniyorsunuz? Bütün gün gök cisimlerini incelemiyorsunuzdur herhalde?"

"Tam olarak söylemek gerekirse, bu bir yer bilimi dersi. Temel olarak bir gök cismi olarak Dünya'yı konu aldığını söyleyebiliriz. Gerçi benim ilgim her zaman bir bütün olarak evrene kayıyor. Hayalim, evrenin eksiksiz bir haritasını çıkarmak ve ikinci Tadataka Ino olarak tanınmak. Üniversitede yapacağım şey bu."

"Tadataka Ino... Japonya'nın ilk modern haritasını çıkaran adam."

"Maalesef Hokkaido hakkında pek bir şey bilmeden o haritayı çıkardığını söylerler ama ben hiçbir detayı atlamayacağım. Uzayın her bir köşesindeki katmanları inceleyecek ve haritalandıracağım."

"Katmanları incelemek bu durumda oldukça yetersiz bir tabir kalır sanki."

Pek bildiğim o Tadataka gibi tınlamıyordu... Bay Ino'nun işini yarım yamalak yaptığını düşündüğümden de değildi gerçi.

Yine de bunu ilk defa duyuyordum. Kız arkadaşım astronot mu olmak istiyordu yani? Ciddi miydi? Öylesine söylenmiş bir laf gibiydi daha çok.

"Bir dakika, evrenin haritası da ne demek? Öyle bir şey var mı ki? Şu güneşin etrafına dizilmiş gezegenlerin olduğu şemaları mı kastediyorsun?"

"Hayır, onlar sadece birer illüstrasyon. Ben tüm evreni gösteren bir haritadan bahsediyorum... Gezegen bilimi okumadıysan buna pek aşina olmaman normal."

"Evet, daha önce hiç duymadım."

"Evrenin büyük bir kısmı boşluktan ibarettir. Bu boşluğun içine dağılmış galaksiler ve yıldız kümeleri bulunur. Olasılık hesabı yüzünden yıldızların uzaya eşit şekilde dağıldığına dair yarım yamalak bir fikre sahip olabilirsin ama bu doğru değil. Birbirleriyle kümelenirler ve dengesiz gruplar halinde var olurlar. İşte evren haritasının tasvir ettiği şey budur. Heh. Acaba yıldızlar da tıpkı insanlar gibi yanlarında birilerinin olmasını mı tercih ediyor?"

"Bundan bir kıssadan hisse çıkarmaya çalışabilirsin ama o haritaları görmeden bu bana hiçbir anlam ifade etmeyecek."

"Bu arada, dünya veya ülke haritaları gibi dikdörtgen değillerdir."

Japonların o katlanan yelpazelerine benzediğini açıkladı. Yani bir ogiye benziyorlardı.

Bunu hiç istifini bozmadan, son derece sıradan bir şeymiş gibi söyledi.

Ogi.

Ben de bu kelimeye karşı en ufak bir tepki vermedim.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.