Sol yarısı maymun, sağ yarısı yengeç.
Japon halk masallarında yengeç ile maymunun bir hikâyesi vardır ama bu pek ona benzemiyordu.
Eğer bir şey sadece kağıt üzerindeki kelimelerin dünyasında mümkün olabilecekse, herhalde bu o şeydi; iki yarının birbirine nasıl bağlandığına dair en ufak bir fikrim bile yoktu.
Tam karşımda, kanlı canlı duruyor olmasına rağmen sahte gibi görünüyordu.
Gözlerimin gördüğünü aklım kabul edemiyordu.
Sadece bir his vardı, başka bir şey değil.
Bu yengeç-maymun karışımından bize doğru akan, bilenmiş bir saldırganlık dürtüsü gibi saf bir düşmanlık veya kötü niyet seziliyordu.
Bize sadece bunu hissettiriyordu, ötesini değil.
"Bize" dediğimde ise bu durum sanki sadece benimle Shinobu ile sınırlı kalıyor gibiydi; Suruga Kanbaru adıyla bilinen liseli kız, yaratığın kapsama alanının dışında kalmış gibi görünüyordu.
Yaratık onu görmezden geliyordu ya da yok sayıyordu diyebilirdiniz. Altın saçlı, altın gözlü küçük bir kızın bunu yapması bir nebze anlaşılabilirdi ama küçük sınıf arkadaşım, bu kadar bariz bir şekilde tehlikeli olan bir canavar tarafından dışlanmaktan zevk alacak kadar sapık değildi.
Tabii ki, yaratık onunla uğraşmadığı için şansına şükredecek biri de değildi; aksine, bu duruma küplere binecek bir tipti. Shinobu veya ben daha harekete geçmeden sol kolunu gardını almak için hazırlaması bunun en büyük kanıtıydı.
O gece parkta olan her şeyi düşününce, Kanbaru’nun anında savaşa hazır hale gelmesi, Shinobu’nun peşinden gelen bu ucubemsi fenomenden bile çok daha korkutucu olabilirdi.
Şimdiki zamanın çocuklarından bekleyeceğiniz o barışçıl tavırlardan eser yoktu onda.
Yani, zırhlı savaşçının karşısında bile kahramanca dikilen Suruga Kanbaru gibi bir kızdan, bir yaratık filminden fırlamış bu canavarı görünce sıradan bir tepki vermesini beklemiyordum zaten. Ama tehlike karşısında hiç mi korku ya da tereddüt hissetmiyordu?
Hissetmiş olmalıydı; ulusal düzeyde bir yıldız sporcu olsa da sonuçta sadece bir lise öğrencisiydi ve tuhaflıklar konusunda uzman falan da değildi.
Ancak bu küçük arkadaşım, hayatını o gerginliği aşmaya hazır halde yaşamıştı; hayatta kalma şekli buydu.
İlkokul günlerinden beri.
Bir maymuna dilek dileyip ödülünü aldığından beri.
“Ben sağdan gidiyorum. Sen soldan git, senpai.”
“Ah, tamam...”
Hatta net talimatlar bile veriyordu.
Bir an için sanki küçük olan benmişim gibi hissettim. Belki de bir dövüşte bana güveniyor olmasına sevinmeliydim?
“Hadi!”
“E-Evet!”
Kibarca bir "evet" ile yetinmek zorunda kalmıştım; ama bunu bir kenara bırakırsak, Kanbaru tıpkı zırhlı savaşçıda yaptığı gibi ilk hamleyi yapmaya yeltendiğinde bu sefer planları suya düştü.
Bunun işaretleri zaten verilmişti.
Yangından kaçmaya çalıştığımızda, Kanbaru solak olduğu için sık sık solunu ve sağını karıştırdığından bahsetmişti ve nitekim harekete geçmeye çalışırken sağ ayağıyla sol ayağını birbirine dolamıştı.
O zaman karıştırdığı şey ayakları olduğu için ciddi bir hata sayılmazdı ama bu sefer söz konusu olan yöndü; Kanbaru ve ben onun işaretiyle aynı anda harekete geçtik ama daha ilk adımda birbirimize tosladık. Ben sağdan saldırmaya çalıştım, Kanbaru da öyle yapınca bir trafik kazası kaçınılmaz oldu.
Güçlü bacakları sayesinde tek adımda son hıza ulaşabilme yeteneği yüzünden, havalı bir tabirle söylemek gerekirse adeta bir sustalı gibi katlandık; çarpışmanın etkisiyle ben de yere kapaklandım. Kanbaru, doğal atletizmi sayesinde bir takla atıp anında ayağa fırlayabilirken, benim vücudum çirkin bir şekilde yere yapıştı. Sanki bir judo düşüşü yapıyormuşum gibi sol kolumla toprağa vurmama rağmen, tek etkisi avucumun içindeki birkaç çakıl taşının canımı yakması oldu.
Judo düşüşü mü?
Kimi etkilemeye çalışıyordum ki?
Solunu sağını karıştıran Kanbaru tamamen suçluydu ama genel olarak birlikte dövüşme konusunda ne kadar amatör ve deneyimsiz olduğumuzu kanıtlamış olduk; sanırım takım maçları gerçekten büyük bir teknik gerektiriyordu.
Basketbol sahasında kaptanlık vasfını konuşturan Suruga Kanbaru bile bu kuralın istisnası değildi... İkili olarak savaşırken Shinobu ile olan bağımın ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anladım.
Shinobu demişken, arkama baktığımda onun nedense salıncakta oturduğunu gördüm. Tehlikeyle karşılaşır karşılaşmaz dövüşe hazırlanan Kanbaru’da sıra dışı bir şeyler vardı ama bir insan, kendisini kovalayan bir tuhaflık ortaya çıktığı anda neden bir oyuncağın üzerinde eğlenmeye başlardı ki? Bu sadece sıra dışı değil, düpedüz akıl kârı değildi.
Bu durumdan kurtulmak için küçük bir kız çocuğu gibi davranmayı düşünmüyordu herhalde? Bir maymun-yengeç seviyesinde olmayabilirdi ama gece yarısı bir parkta, salıncakta gıcırdayarak bir ileri bir geri sallanan altın saçlı, altın gözlü küçük bir kız, rahatlıkla korku filmi sahnelerine girebilirdi.
Shinobu’nun salıncak keyfine dalıp gitmişken, Kanbaru benim ayağa kalkmamı beklemeden tekrar harekete geçti. Terk edilmiş gibi hissettim ama gerçekte olan, Kanbaru’nun bu yaratıkla tek başına yüzleşmeye gitmesiydi. Aslında, yere serilmiş figürümü koruduğu bile söylenebilirdi; çünkü o birleşik maymun-yengeç tuhaflığı, biz birbirimize dolanırken öylece boş boş durmuyordu.
Bize kolay bir hedef sunmaya niyeti yoktu. O da hareketlenmeye başladı, bize doğru geliyordu; ama yarısı yengeç olduğu için yan yan yürürken pek hızlı olamıyordu. Yine de hareketleri o kadar tuhaftı ki, gözlerim ona çarptığı an bakışlarımı kaçırmak istedim. Hızı olmasa bile, zihinsel olarak beni sarsan öngörülemez bir tarzda hareket ediyordu.
Buna rağmen, yaratığın formu Suruga Kanbaru’nun çelikten iradesinde tek bir dalgalanma bile yaratmamıştı; yaklaşmaya bile tereddüt ettiğim bu tuhaflığın dibine kadar girdi. Bir sonraki hamlesinde, sargılı sol elini bir yumruk gibi fırlattı; zırhlı savaşçıyı paramparça eden o aynı yumruğu.
Bir sporcu olsa da Kanbaru, Karen gibi karate öğrenmiyordu. Yumruğunu savururken bir savaş nidası atmadı ama uzaktan bile o darbeye her şeyini koyduğunu anlayabiliyordum.
Fakat.
Yaratık yumruğu blokladı.
Maymun-yengeç vücudunun sağ tarafıyla, yani yengeç kısmıyla; kıskaçlarıyla.
“Hıh!”
Eğer bu bir taş-kağıt-makas oyunu olsaydı, taşın makasa yenildiği eşsiz bir durum olurdu; ama düşününce, bir yengecin dış iskeletini yumruklamanın pek bir etkisi olmayacağı belliydi.
Kanbaru işin sonunu düşünememişti; eğer tek başına bir saldırı başlatacaksa, yaratığın maymun tarafını hedef almalıydı.
Her halükarda, yengecin kıskacı yürüme şekline kıyasla tuhaf bir çevikliğe sahipti; Kanbaru’nun yumruğunu bir kalkan gibi karşılarken sanki hiç ağırlığı yokmuş gibiydi.
Ardından, yaratığın sol tarafı, yani Kanbaru’nun hedeflemesi gereken maymun yarısı, karşı saldırıya geçti.
Maymunun eli, Kanbaru’yu tırmalamak için savruldu.
Shinobu’nun vücudunu yaralar içinde bırakan o pençe, Kanbaru vücudunu bükerek kaçtığında onu santim farkıyla ıskaladı.
Teninden santim farkıyla, kıyafetlerinden değil.
Eşofman üstü yırtıldı.
Eyvah, Kanbaru’nun altında sütyen yoktu!
Yaralı vücudumu ayağa kalkmaya zorladım; kemiklerim gıcırdadı. Sadece birbirimize dolanıp düşmenin acısını çekmiyordum; aynı zamanda kaybolduğumuz sırada aldığım darbelerin ve zırhlı savaşçının omuz darbesinin hasarını da taşıyordum.
Son dövüşlerimde vampir ölümsüzlüğüme ne kadar çok güvendiğimi bir kez daha hatırladım; ama bunun üzerine sonra düşünebilirdim.
Ne olursam olayım; ölümsüz ya da değil, Kanbaru’ya yardım etmeliydim!
“Dur bakalım hele.”
Arkamdaki salıncaklardan bir ses geldi; Shinobu, nedense seyirci modundaydı.
Dur mu? O maymun-yengecin en az yarısı senin peşinde. Sen orada seyirci koltuğunda ne yapıyorsun, diye tek nefeste lafı yapıştırmaya çalıştım ama sonra...
“Bunu kullan.”
Bununla birlikte Shinobu, şeyi bana doğru fırlattı.
Bana doğru ne fırlatılırsa fırlatılsın, refleksim onu yakalamak olurdu; ama son anda ne olduğunu gördüm...
“Vaaaaa!”
Zar zor kaçabildim; tabii ki Kanbaru’nun o zarafetinden eser yoktu. Binbir güçlükle ayağa kalkmıştım ama şimdi yine yerde sürünüyordum. Kanbaru, maymun-yengecin pençe saldırısından sadece bir kıyafet katmanı farkıyla kurtulmuştu, bense bunu kıl payı başarmıştım.
Kaçmıştım.
Yani, bir Japon kılıcı; devasa bir katana.
Çıplak namlusu toprağa saplanmıştı.
“N-Ne yapıyorsun sen?! Beni yüzmeye falan mı niyetlisin?!”
“Sen sadece sana fırlatılan lafları mı yakalayabiliyorsun?” diye alay etti Shinobu, utanmazca, salıncakta hâlâ fırlatma pozunu bozmadan dururken. Sonra...
“Kullan onu,” diye tekrarladı.
İşte o an, katanayı tanıdım.
Shinobu Oshino’nun normalde küçük bedeninin içinde sakladığı efsunlu kılıç. Kokorowatari. Canavarları yok etmek için kullanılan bir eşya.
Diğer adıyla: Tuhaflık Katili.
“...”
“Tereddüt etmene gerek yok. O hem bir tuhaflıktır hem de değildir; henüz tuhaflığa dönüşmemiş o ‘kötü şeylerden’ biri. Onu kesip biçtiğin için hiçbir ceza almazsın.”
Doğru; bunu söylemeye bile gerek yoktu.
Tereddüt edecek zaman değildi. Toprağa dimdik saplanmış dev katananın kabzasını kavradım ve kutsal kılıç Excalibur’u çeker gibi asıldım.
Tabii ki o kadar değerli bir şey değildi.
Aslında kılıç orijinali değildi, belirli bir şahsın etinden ve kanından yaratıldığı söylenirdi...
—Evet, hiçbir zırhlı savaşçı tam sayılmaz—
—Bir kılıcı olmadan—
—Sahi, onu ona ödünç vereli dört yüz yıl olmuştu—
“Aaaaaaaaaaa!”
Tüm belirsizliği üzerimden atmak istercesine bir çığlıkla kendimi gaza getirip kılıcı kuşandım ve koştum; ama hayal ettiğim kadar hızlı olduğumu sanmıyorum.
Ağırdı sonuçta.
Ve uzunluğu yüzünden kullanması zordu.
Shinobu’nun neden ön safları bırakıp salıncakta eğlendiğine şaşmamalı; o küçük kız bedeniyle bu kadar uzun bir şeyi nasıl düzgünce kullanabilirdi ki?
“...”
Tamam, hayır. Hâlâ kabul edemiyordum.
Biraz yardım et be kadın. Ononoki’den falan feyz al azıcık.
Başkalarını Kanbaru’dan çok daha farklı bir anlamda kullanmaya alışkın olan Shinobu’nun yanından ayrılıp, Kanbaru’nun dövüşmeye devam ettiği maymun-yengecin yanına varmam yaklaşık on saniye sürdü.
Eşofman üstü çoktan paramparça olmuştu.
Kumaşındaki yırtıklar o kadar nizamiydi ki, sanki her darbeden bilerek milimetrik farklarla kaçıyor gibiydi; ama hayır, bizim sapık bile bu kadar yetenekli bir iş çıkaramazdı. Elinde devasa bir katanayla arkasından koşan beni fark ettiğine dair en ufak bir işaret bile vermiyordu.
Bu efsunlu kılıç canavarları kesmek için dövülmüştü, insanları değil. Kanbaru’yu ve maymun-yengeci aynı anda boydan boya biçsem bile kızın kılı kımıldamazdı. Gelgelelim, bunun bir gerçek olduğunu bilmem, onu öylece uygulayabileceğim anlamına gelmiyordu.
Tıpkı köpekler için zehir olduğu bildiği için çikolata yemeyen bir köpeksever gibiydim.
Şartlar kısa bir süre önceki kedi vakasından farklıydı. Bir saniye, hazır lafı açılmışken; Shinobu’nun az önceki kedi açıklaması sanki biraz eksik değil miydi?
"Kanbaru, çekil!" diye bağırdım ve kılıcı savurdum. Tam bir amatör tekniğiyle vurmuştum ama katanalar, beklenenin aksine acemilerin bile işini görebileceği şekilde tasarlanmışlardı. Ağırlıklarıyla keserlerdi.
Savaşa fazlasıyla daldığı için Kanbaru’nun beni duymadığından endişelendim ancak buna gerek yokmuş. Basketbolda takım arkadaşına bakmadan topu fırlattığın "bakmadan pas" diye bir hareket vardır ya; işte o da arkasından kılıçla gelen beni, arkasını dönüp bakma tenezzülünde bile bulunmadan savuşturarak inanılmaz bir iş başardı.
Geriye dönüp bakmadığı için elimde bir katana olduğunu biliyor olamazdı ama baksa da tam olarak aynı şekilde hareket ederdi. Efsunlu kılıç Kokorowatari’nin havayı yaran yolunu işte o kadar iyi sezmişti.
Ardından, savurduğum kılıç tam da beklendiği gibi maymun-yengecin vücudunun merkezinde bir hat çizerek onu dikey olarak ikiye biçti.
Maymun-yengeç, sanki gövdesinde kesikli çizgiler varmışçasına hiçbir direnç göstermeden sağ ve sol olmak üzere iki parçaya ayrıldı.
Solda, maymun yarısı.
Sağda ise yengeç yarısı.
Kelimenin tam anlamıyla ortadan ikiye bölünmüştü. Daha önce de bu kılıcı birkaç kez savurmuştum ama sonuç hiç bu kadar net olmamıştı. Tek bir vuruşta koca bir bütünü ikiye ayırmıştım.
Tabii bir kalıp tofuyu keser gibi hissedilen o dirençsizlik, üçüncü kez toprağı öpmeme neden olarak benden acısını çıkardı. Bu kısmın mucizeyle falan alakası yoktu. Bir dövüşte üç kez yere kapaklanıp hâlâ hayatta kalabilmenin küçük bir mucize olduğunu kabul etmeliydim.
Kılıç, sanki yeryüzünü ikiye bölmeye çalışmışım gibi bir kez daha toprağın derinliklerine saplandı. Kabzayı çok sıkı kavramaktan kaslarım kaskatı kesilmiş olmalıydı ki ellerimi bir türlü çekemedim. Pinyata patlatmaya çalışıp da becerememiş bir çocuk gibi öylece kıçımın üzerine çökmüştüm.
"Ha... Haa... Haa..."
Hileli bir eşya ile araya girdiğim düşünülürse, dövüşün biraz hayal kırıklığı yaratan bir şekilde bitmesi normaldi belki de... Yine de benim gibi bir korkak, iç çekerek gelen o rahatlama duygusuna engel olamıyordu.
Tek bir gece içinde birbiri ardına ucube fenomenler tarafından ziyaret edilmek nadir rastlanan bir durumdu ve işimiz henüz bitmemiş olabilirdi.
Henüz bitmemişti...
"Dikkat et, senpai!"
...gerçekten de öyleydi.
İkiye bölünmesine rağmen maymun-yengecin işi bitmemişti. Tamam, maymun-yengeç kısmı bitmişti ama kuyruğu hâlâ oradaydı.
Şimdiye kadar görmediğim o kuyruk.
Bir yılan.
Çift başlı bir yılan. Baştan beri çatal dilliydi, kimsenin onu ikiye bölmesine gerek yoktu. Dişlerini hem bana hem de Kanbaru’ya geçirmek için fırladı.
Nue denen yokainin maymun başına ve yılan kuyruğuna sahip olduğu söylenirdi... Yani bu canavar sadece maymun ve yengecin birleşimi değil, aynı zamanda bir yılanla mı harmanlanmıştı?
Bir yılan.
Jagirinawa.
Küçük kız kardeşim Araragi Tsukihi’nin arkadaşı Sengoku Nadeko’ya saldıran o zehirli yılan. Bir vampirin iyileşme yeteneğini bile yok sayan zehre sahip, lanetli bir engerek...
Yılanın dişleri kendisine yönelmiş olmasına rağmen beni uyaran Kanbaru, bu kez saldırıdan kaçmadı.
Aynı şey benim için de geçerliydi tabii. Yoksa "bu kez" yerine "her zamanki gibi" mi demeliydim?
Güvendiğim efsunlu kılıç Kokorowatari neredeyse tamamen toprağın altındayken, onu az önceki gibi hızla çekip çıkarmam mümkün değildi.
Yılanın boncuk gibi gözleri bizi hedef almıştı.
Ardından, bir çift diş gömüldü...
"Kakak. Fena değil."
...hayır, gömüldü.
Maymun-yengeç-yılanın işi bu sefer sahiden bitti.
Oshino Shinobu, ben fark etmeden gölgeme sığınmıştı bile. O minicik elleriyle hem boynumu hedef alan kafayı hem de Kanbaru’nun sol koluna gideni yakalayıp acımasızca sıkarak canlarını okudu.
Sonra da bana puanımı verdi:
"Atmış iki."
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.