Ononoki’nin benden öldürmek isteyecek kadar nefret etmesine sebep olacak bir şey yaptığımı hatırlamıyordum elbette; zaten bizi o alev alev yanan binanın içinden gayet normal bir şekilde kurtarmıştı. Küçük dostum, patlamanın etkisiyle oluşan geri tepme ve o hiddetli yangın söndürme dalgasının şiddeti yüzünden baygın halde yere kapaklanmıştı. Onu sırtıma alıp Ononoki’ye sıkıca tutundum. Kanbaru, enerji emilmesi yüzünden zaten sınırına gelmişti; onca şebekliğine rağmen kendini zorladığı belliydi. Bu yüzden bir kıdemli olarak onu taşımakta en ufak bir tereddüt yaşamadım.
Gerçi neredeyse sabrım taşıp bir şeyler haykıracaktım.
Neden cidden sütyen takmıyordu ki bu kız?!
Yangının boyutuna bakılırsa, oradan ciddi bir yanık almadan çıkmamız tam bir mucizeydi ama pek de rahatlama hissiyle içimi çektiğim söylenemezdi.
Kötünün iyisi diyebileceğim bir şey varsa, o da yangının binanın dışına sıçramamış olmasıydı. Bu harabeler tecrit edilmiş bir haldeydi; belki de yakınlarda başka yapı olmaması iyi bir şeydi.
Ve sonra, olay yerine yetişen tek bir itfaiye kamyonu bile olmadan, bahar tatilinden beri içinde iyi kötü onca anı biriktirdiğim o metruk dershane, kendi kendine yanıp bitti. Sanki bir mum alevi gibi sönüverdi.
Geriye asıl formundan eser kalmamış küllerden başka bir şey kalmadı. Ben de Kanbaru’nun baygın bedeninin yanında çömelmiş, ayağa bile kalkamayacak halde, boş gözlerle olan biteni izlemekten başka bir şey yapamadım.
Bir kaybetmişlik hissi.
Hayır, o harabelere kayıp hissi yaşayacak kadar bağlı değildim ama orada öylece durması çok doğal gelen bir şey aniden yok olunca, bu durumun yarattığı şoku gizleyemedim.
Sanki, evet.
Binadan ziyade, oraya yerleşmiş olan o adamla, o usta ile olan bağım tamamen kopup gitmişti.
Sanki dönebileceği o yer artık yoktu. Gerçi bu saçmaydı; o serserinin dönecek bir yeri mi vardı sanki? Bu kasabaya da öylesine uğramıştı; geçip gidiyordu ve o metruk bina onun için sadece yağmurdan kaçtığı bir sığınaktı.
Yine de, her şeye rağmen, bir yerin dakikalar içinde yok olması?
Dümdüz olup gitmesi.
Bu işte bir yanlışlık vardı.
“Duygusallığını böldüğüm için üzgünüm bayım ama tam olarak ne oldu?”
Ononoki.
Bunu arkamdan söylemişti; ifadesiz ve duygusuz bir sesle, karmaşık hislerimi zerre umursamadan beni bir sonuca varmaya zorluyordu.
“O salyangoz kız için dertlenmeni anlayabiliyorum ama yolda bulduğun rastgele bir kızla toplu intihara kalkışma.”
“Yanlış anlamaların bile aşırıya kaçıyor.”
Rastgele bir kız mı?
Benim dünyalar tatlısı alt dönemimden bahsediyordu.
“Adı Kanbaru Suruga.”
“Öyle mi. Demek o kız bu,” dedi Ononoki, pek de ilgilenmiş gibi görünmeden. Muhtemelen ilgilenmiyordu da zaten.
“Eski adıyla Suruga Gaen. Bayan Gaen’in büyük kız kardeşinden sonra, Kanbaru Suruga...”
“Asıl senin burada ne işin olduğunu sormalıyım Ononoki. Hatırladığım kadarıyla görevin, ben ne zaman başım sıkışsa gelip beni kurtaran o kız olmak değildi.”
“Görünüşe bakılırsa son zamanlarda bu işe sadece ben atandım. Beni biraz rahat bıraksalar keşke. Üstelik sürekli sesli yorum yapmam için de çağırıyorlar.”
“Bunun benim suçum olduğunu söyleyemem.”
“Öyle olmasa bile sorumluluğu üstlenmeni isterdim. Zaten bu yüzden buralardasın, değil mi? Sorumluluk almak için.”
“Sorumlu olanın sadece sorumluluk almak için var olduğunu mu sanıyorsun? Ayrıca dünyadaki her şeyden beni sorumlu tutma.”
“Eh, ben sadece buralardaydım işte. Seni kurtarmak gibi bir planım yoktu bayım.”
Kelimeleri, nasıl yorumladığınıza bağlı olarak soğuk geliyordu ama aslında ne sıcaktı ne de soğuk.
Yotsugi Ononoki’nin iradesi yoktur.
Sadece durumun gerçeğini dile getiriyordu.
“Sadece işimi yapıyordum. O sırada senin, tanımadığım bir kadını toplu intihara sürüklediğini gördüm. ‘Vay be, şu planlarını bir bozmam lazım,’ diye düşündüm, hepsi bu.”
“Bana kalırsa gayet sağlam bir iraden var gibi görünüyor...”
Lütfen, bu bir toplu intihar değildi.
Hem şu planlarımı bozma “ihtiyacı” da neyin nesiydi?
“Pekala, ister toplu intihar olsun ister pedo-intihar, planın neyse onunla oynamam gerekiyor.”
“Benden ne kadar nefret ediyorsun?”
“Senden nefret etmiyorum. Sadece seninle oyun-cak oynamak istiyorum.”
“Bu da ne demek şimdi? Canın her istediğinde yeni tabirler uydurup durma.”
Ayrıca görmezden geldim ama pedo-intihar da ne demekti?
Hachikuji ile olanlardan bahsetmiyordu, değil mi?
“Aksine, senden hoşlanıyorum,” dedi shikigami. “Hmm? O da ne? Kalbin mi küt küt etti az önce?”
“Son görüşmemizden bu yana geçen şu kısacık sürede ne kadar da sinir bozucu bir karaktere dönüşmüşsün böyle...”
Sadece yarım günde ne olmuş olabilirdi ki...
Her halükarda, Ononoki’nin beni kaçıncı kurtarışıydı, saymayı bırakmıştım artık. Ona bir şekilde minnettarlığımı göstermek istiyordum ama duygularımı darmadağın ederek işimi hiç de kolaylaştırmıyordu. Yine de bu sefer sadece beni değil, Kanbaru’yu da kurtarmıştı; ona nasıl teşekkür etmezdim?
“Peki, Ononoki. Teşekkür ederim. Sana olan borcumun gittikçe büyüdüğünün farkındayım ama bir gün bu iyiliğinin karşılığını vereceğime söz veriyorum.”
“Yine ne dolaplar çeviriyorsun? Asil davranarak benden bir öpücük daha koparabileceğini mi sanıyorsun?”
Ononoki’nin tepkisi buydu işte. Ona teşekkür etmenin hiçbir anlamı yokmuş gibi hissettiriyordu ve ah, sanırım öyle bir şey olmuştu...
“Umutlarını kırdığım için üzgünüm ama bunu seni taciz etmek için yapmıştım. Sen öyle bir umut içindeyken benden öpücük falan alamazsın.”
“O zaman umutlarımı kırdığın için hiç de üzgün değilsin.”
Tacizmiş...
Lafı açılmışken, o mesele henüz kapanmış sayılmazdı.
“Neyse bayım. Eğer bana karşılığını ödemek istiyorsan, normalde muazzam bir servet getirmeni isterdim. Ama bu seferlik soruma cevap vermeni kabul edeceğim. Tam olarak ne oldu?”
“Ne mi oldu?”
“Eğer bana içini dökersen, seni dinlerim.”
“Sanki senden hayat tavsiyesi isteyecekmişim gibi konuşma.”
Ne söylerse söylesin ya da nasıl söylerse söylesin, kelimeleri her zaman ruhsuz geliyordu. Ben ne tür bir karşılık verirsem vereyim ya da nasıl tepki gösterirsem göstereyim, sadece kendi kendime gaza geliyormuşum gibi tınlıyordu; ki bunun moral bozucu olduğunu itiraf etmeliyim.
Yine de, yaşadığım keder beni sakinleşmeye zorladı; o azgın alevlerden beri küt küt atan kalbim yavaş yavaş normal ritmine dönüyor gibiydi.
Normalde içimi dökeceğim en son kişi o olurdu ama eğer iş başında olmasına rağmen dertlerimi dinlemeye niyetliyse, belki de onun bu nezaketini kabul edip... Hmm?
Bir dakika, hayır.
Neydi o laf? Beni kurtarmayı planlamıyordu, sadece iş yerinde tesadüfen bir yangın görmüştü ve o yangın bizi yuttuğu için parmağını kıpırdatmaya karar vermişti.
O halde bana “tam olarak ne oldu” diye sorması ve ağzımdan laf almaya çalışması işinin bir parçasıydı sadece, herhangi bir nezaket göstergesi değil. Kesinlikle iyi niyetten kaynaklandığını söyleyemezdiniz.
“Oh be... Az kalsın oluyordu Ononoki. Neredeyse benden hoşlandığın gibi yanlış bir izlenime kapılıyordum. ‘Acaba bana aşık mı ne?’ diye düşünmeye başlamıştım.”
“Sana az önce senden hoşlandığımı söyledim zaten. Başkalarının nezaketinden kaçıp durma. Seni korkak küçük tavuk.”
“...”
Benden hoşlanan birine göre fazlasıyla aşağılayıcı konuşuyordu.
Ne kadar ciddi olduğunu asla kestiremiyordum.
“Eğer nezaketimi kabul etmeye kendini ikna edemiyorsan, vücudumu kabul etmende bir sakınca görmüyorum. Tabii bir ceset olduğum için bunu televizyonda gösterebileceğinden şüpheliyim. Ama sorun olmaz, değil mi? Anime zaten bitti sayılır.”
“Şu son yarım günde kiminle ne konuştun da bu karaktere büründün?”
Hem de ne umursamaz bir karakter... Ergenlikten kalma hassas damarlarıma basıp duruyordu...
Ona ait hiçbir şeyi kabul edemezsem bile, en azından sorusuna cevap verip neler olduğunu anlatabilirdim. Fakat yaşadığım onca saçma sapan deneyim arasında, az önce geçirdiğimden daha uçuk bir tanesi yoktu.
Açıklamam ne kadar ikna edici olursa olsun, dinleyen kişi aklımı kaçırdığımı düşünürdü: Metruk bir binada biriyle buluştuktan sonra tam teçhizatlı zırhlı bir savaşçının ortaya çıkması; aşağıdan fışkıran sayısız ateş sütunu; bir ateş kafesine hapsolmamız ve sonra o zırhlı savaşçının hiçbir şey olmamış gibi ağır ağır çıkıp gitmesi?
Bunları Ononoki’ye endişe etmeden anlatabilmemin tek sebebi, kendisinin de bir usta ve bir gariplik, yani bir şikigami olmasıydı.
“Hmm. Hiçbir şey anlamadım. Bence sen delirmişsin bayım.”
“Hey...”
“Korkma, şaka yapıyorum. Gülebilirsin, biliyorsun değil mi? Yine de mantıksız olduğunu tamamen inkar edemem. Hmm, zırhlı bir savaşçı ha?” Ononoki, iyice emin olmak istercesine devam etti. “Ve paramparça olsa bile kendini otomatik olarak yeniden inşa edebiliyor, ayrıca enerji emme yeteneği var, öyle mi?”
“Evet.”
Yeteneklerini böyle madde madde duymak, sadece olaya tanıklık eden değil, bizzat saldırıya uğrayan bana bile şüpheli geliyordu. Yine de, gerçek olamayacak kadar tuhaf olması, bu durumda varlığını inkar etmek için bir sebep değildi.
Garipliklerin doğası gereği garipti zaten.
Ancak Ononoki’ye her şeyi anlatmamıştım. Hayatımı kurtaran birinden bir şey saklamaya çalıştığımdan değil, aksine ona tüm gerçeği anlatmak en mantıklı hareketti.
Konu hakkında benden çok daha fazlasını bildiği kesin olan bu shikigami’ye neden tamamen güvenmeyeyim ki? Benim tarafımdaki herhangi bir tuhaf gurur ya da kibir sadece ayak bağı olurdu.
Yine de her şeyi ona dökemedim; henüz kendimin bile tam olarak sindiremediği bir şeyi aktarırken tereddüt etmeden duramadım. Anlatamadım; ama bunun sebebi olan bitenin hiçbir mantığının olmaması değildi. Aksine, anlatamadım çünkü Ononoki anlattıklarımdan bir mantık çıkarabilirdi.
Zırhlı savaşçının giderayak söylediği o sözler.
O akıl almaz, Japonca olmayan heceler... Kissshot.
Benim bile artık ona hitap ederken kullanmadığım o ismi kullanmıştı.
Ve o efsunlu kılıç, Kokorowatari...
“...”
Ononoki sessizce bana bakıyordu.
Ona uzun boylu denemezdi. Hatta çocuksu tasarımıyla kısa boyluydu bile denebilirdi ama o haliyle bile, yere yakın bir şekilde büzülmüş olan benim üzerimdeydi bakışları. İfadesiz ve duygusuz bir kız tarafından yukarıdan aşağı süzülmek, nedense psikolojim üzerinde ciddi bir baskı yaratıyordu.
Yanlış hiçbir şey yapmamıştım ama neredeyse özür dileyecek gibi hissettim.
“Kurtarıcından sır saklamanın pek de hoş bir davranış olmadığını söyleyebilirim, haksız mıyım?”
“Hayır... Sadece...”
Kendi duygularından yoksun biriyken, benimkiler konusunda nasıl bu kadar hassas olabiliyordu?
Kurtarıcı mı?
Ona anlatıp anlatmamayı bir kez daha düşündüm ama hala içimde bir tereddüt vardı. Belki de anlatmak, ona yalan söylüyormuşum gibi hissettireceği içindi.
Yani─böyle bir şeyin gerçek olmasına imkan yoktu.
O zırhlı savaşçının kimliği eğer düşündüğüm kişiyse, zaten bildiğim o varlığın ta kendisiyse... Hayır, bu imkansızdı.
O─bu dünyada var olamazdı.
Bu düşünce, bu mantık yürütme kesinlikle hatalı olmalıydı; bu yüzden bunu ulu orta dile getiremezdim. Muhtemelen benim bir yanılgımdı.
Eğer söyleyeceksem bile en azından önce Shinobu’ya danışmam gerekiyordu. Bu yüzden konuyu değiştirerek Ononoki’nin dikkatini dağıtmaya çalıştım.
Aslında konuyu değiştirmekten ziyade, konuşmayı ilerletmek gibiydi bu.
“Senin bir fikrin var mı Ononoki? Bu zırhlı savaşçıyla ilgili─senin şu anki görevinle bir bağlantısı olabilir mi?”
Bu soruyu sormakta geç kaldığımı biliyordum, hem de nasıl. Onun görevi sayesinde bu dar boğazdan kurtulabilmiştim sonuçta.
Ancak şimdiye kadar duyduklarımdan yola çıkarsak, bu kadar tehlikeli bir garipliği tek başına kovalıyor gibi görünmüyordu...
“Şey, doğru,” diye onayladı Ononoki.
Yine o ifadesiz haliyle.
“Evet─haklısın. Resmi görev alanıma giriyor olsa da anlattıklarına bakılırsa, sahadaki hedefimden neredeyse tamamen farklı bir doğaüstü olay bu.”
“?”
“Sana az önce söylediklerimi hatırla. Mantıklı gelmediğini söylerken yalan söylemiyordum. Onu aradığım zamanlara kıyasla çok daha vahşi bir hale gelmiş gibi görünüyor. Bu birkaç gün içinde ne değişmiş olabilir ki?”
Ononoki, “Ben peşindeyken bir zırhlı savaşçı bile değildi,” diyerek başını yana eğdi ama ifadesizliği, bu durumu o kadar da tuhaf bulmadığını hissettiriyordu.
Gerçi kendisi de sadece yarım gün içinde karakter olarak epey bir değişim geçirmişti. Peşinde olduğu bir garipliğin de değişmesi o kadar garip sayılmazdı ama yine de...
Hayır, mesele bu değildi.
O zırhlı savaşçı özel olmalıydı─hatta özel bir vakadan ziyade, özel bir istisnaydı. Sadece dövüştüğümüz o birkaç dakika içinde ne kadar güçlendiğini düşününce... Zırh başta ağır ve cansız bir nesneden ibaretken, giderken resmen kahkahalar atıyordu.
Enerji emişi...
Sonra─sırf ben ve Kanbaru sayesinde Ononoki’nin kafasını karıştıracak kadar güçlenmişti...
Bu durumda kendimi nasıl sorumlu hissetmezdim; resmen bu işin suçlusu bendim. Ama...
“Hey, Ononoki?”
“Ne var, canavar mösyö?”
Bana taktığı o saçma lakaba hiç itiraz etmeden cevap verdim. “Sence bu işten vazgeçebilir miyiz?”
“...”
“Şey, hayır─benim için sorun yok. Ben dert etmiyorum ama... o,” dedim, yerde yatan Kanbaru’yu işaret ederek.
Üst düzey sporcuların gerçekten dinlenmeleri gerektiğinde bunu nasıl yapacaklarını bildikleri doğruydu sanırım. Horul horul (şu yüzündeki keyfe bir bakın) uyurken onun için endişelenmek insana kendini tuhaf hissettiriyordu.
“Kanbaru’nun gitmesinde bir sakınca yok, değil mi?”
Ononoki bir an sessiz kaldı, sonra “Bu ne demek şimdi?” diye sordu. Dümdüz sesi kulağa öfkeliymiş gibi geliyordu ama o böyle bir duyguya sahip değildi; sadece anlayamadığı için soruyordu. “Canavar mösyö, Bayan Gaen’e verdiğin sözden mi döneceksin?”
“Sözden dönmek mi?”
“Bayan Gaen’e ağız eğdin ve karşılığında bu kızı onunla tanıştıracağına dair söz verdin. Hachikuji Mayoi’yi kurtarmak için başka çaren olmasa ve bunu yapmak zorunda kalsan bile, söz sözdür. Gerçekten yüreklisin canavar mösyö. Bayan Gaen’e verdiğin sözü tutmamaya mı yelteniyorsun? Neredeyse beni kendine aşık edeceksin.”
“Benim... yapmaya çalıştığım şey bu değil.”
Aslında durum tam olarak buydu ama dürüst olmak gerekirse, sözümü çoktan yerine getirmemiş miydim? Ben öyle sanıyordum.
“Gerçekten sağlam karın kasların varmış.”
“Karın kaslarıma girme şimdi.”
“Ah, onlara dokunmayı çok isterdim.”
“Kaslarıma karşı şu garip ilgiyi göstermeyi bırak artık.”
“Ben bir cesedim, biliyorsun. Et ve kemiğe olan ilgim neredeyse içgüdüsel. Peki ya gerekçen?”
“Efendim?”
“Bayan Gaen’e verdiğin sözü bozmaya yeltenme gerekçen.”
“Kanbaru’yu onunla tanıştırmak istemiyor değilim, hala öyle. Ama söz sadece bundan ibaret değildi, değil mi? Kanbaru’yu bir işte çalıştırmaya çalışıyordu.”
Bayan Gaen ile yaptığım anlaşmanın tüm resmi buydu. Doğaüstü olaylar konusundaki uzmanların başı; Oshino Meme, Kaiki Deishu ve Kagenui Yozuru’nun kıdemlisi olan Gaen Izuko’dan bahsediyorum.
Her şeyi bildiğini iddia eden bir kadının bilgeliğine sığınmamın karşılığında, her ne koşulda olursa olsun böldüğüm Ononoki’nin işini tamamlamak için Kanbaru’yu da yanımda getirecektim.
Bayan Gaen, Kanbaru’nun sol eline, sol koluna ihtiyacı olduğunu söylemişti.
Asla yeğeniyle yıllar sonra yeniden bir araya gelme arzusuyla onu tanıştırmamı istememişti.
Bayan Gaen’in bilgisine başvuran bendim elbette, Kanbaru’nun ise bu işle hiçbir alakası yoktu. Bu yüzden sözü, ancak Kanbaru kabul ederse yapacağım şartıyla vermiştim ama en başından hata yapmıştım.
Kanbaru’nun benden gelen hiçbir isteği geri çevirmeyeceğini adım gibi biliyordum ve sonuç olarak onu akılalmaz bir tehlikeye atmıştım.
Tamamen masum birini bu işe bulaştırmıştım.
Onun kıdemlisi olarak, onun adına bunu reddetmeliydim.
“Evet. Bayan Gaen seni resmen oyuna getirmiş canavar mösyö. Sana bunun herkesin yapabileceği basit bir iş olduğunu söylemişti, değil mi?”
“Hayır, küçük bir ek iş için eleman arıyormuş gibi değildi.”
“Senin bile yapabileceğin basit bir iş.”
“Kes sesini.”
“Yine de─ki Bayan Gaen’i savunmak gibi bir yükümlülüğüm yok─tüm binanın bir anda yanıp kül olacağını tahmin ettiğini sanmıyorum.”
Onu savunma yükümlülüğü yokmuş... O zaman Ononoki neden Bayan Gaen’in bir uzantısı gibi hareket ediyordu ki? Bu kadın, her şeyi bildiğini iddia eden Gaen Izuko’ydu; onun bunu öngörmediğinden kim nasıl emin olabilirdi? Yoksa fazla mı kuruntu yapıyordum?
“Bu davanın en başından beri içinde olan biri olarak canavar mösyö, şu yangın meselesi özellikle tuhaf görünüyor; hatta senin hayatını kurtarmış gibi konuşuyorsun.”
“...”
Bu doğruydu.
Tabii, az kalsın yanarak can veriyorduk ama o zırhlı savaşçı gırtlağıma yapışmışken aşağıdan o alev sütunu yükselmeseydi, çoktan boğulup gitmiş olmaz mıydım?
Sesimi çalmayı başarmıştı.
Ama çok daha fazlasını da alabilirdi.
Ne demişti o─kaplanın kuyruğu mu?
“Pekala, sanırım bu hiçbir şeyi açıklamıyor,” diyerek Ononoki geri adım attı. “Sonuçta küçük arkadaşın öldürüldü.”
“Ölmedi o.”
“Şey, durumu aniden kötüleşti. Ölmüş gibi görünüyor?”
“Ne?!”
Panik içinde Kanbaru’nun nefesini ve nabzını kontrol ettim. Hatta göz kapaklarını açıp göz bebeklerine bile baktım.
Her zamanki kadar canlıydı.
“Tüh, yalan söylemiştim. Vay canına, buna gerçekten inandın.”
“Seni pataklamama az kaldı.”
Şu küçük kız görünümlü kurtarıcımın kafasını iki elimle kavradım. Dışarıdan bakan biri onu öpmeye hazırlandığımı sanabilirdi ama ben resmen kafa atmak istiyordum.
“Adil olmak gerekirse canavar mösyö, ne zaman seninle muhabbet etsek, genelde yakınlarda birileri ölüyor.”
“Gerçeğe inanılmaz derecede yakın olan şu ürpertici kuralları uydurmayı bırak.”
“Nasıl hissettiğini anlıyorum. Ama bence vazgeçmelisin. Bunu tavsiye edemem,” dedi Ononoki, ben hala kafasını tutarken aniden asıl konuya dönerek. “Seni bir dost olarak uyarıyorum.”
“Hiç dost olduğumuzu hatırlamıyorum...”
“Ben seni uzun zamandır bir dost olarak görüyorum.”
“...”
Doğru zamanda, doğru yerde ve doğru kişiden bu sözleri duymak beni mutlu ederdi... ama bunun o an olduğundan pek emin değildim.
Neyse, yine de sevindirdi. Arkadaş çevremin ne kadar dar olduğunu yüzüme tokat gibi çarptığını da inkar edemezdim.
“Elbette Bayan Gaen’e minnettarım ve bunu elimden gelen her şekilde ödemek isterim ama senin de dediğin gibi Ononoki, şartlar değişti. Bu artık güvenli bir iş değil. Eğer o Kanbaru olmasaydı, şimdiye çoktan birkaç kez ölmüştü.”
“Ve şimdi bir kez daha öldü.”
“Bu şaka ilk seferinde tutmadı, o yüzden üstüne gitmeyi bırak.”
“Bunu bir cesedin söylediği gerçeğini bir düşün.”
“Bu durumu daha da az komik yapıyor.”
“Artık geri dönmek için çok geç,” dedi Ononoki, sesi son derece sakindi.
Onun ağzından mantıklı bir şeyler duymaktan daha zor bir şey yoktu. Öyle olmasaydı, hiçbir mantıklı sebep yokken bir süper kahraman gibi bizi kurtarmazdı zaten.
“Çok geç, canavar mösyö. Beni yanlış anlama, Bayan Gaen’e verdiğin sözü tutup tutmamak sana kalmış. Hayatının geri kalanını bu şekilde mahvetme özgürlüğüne sahipsin.”
“Ne... Ona verdiğim sözü tutmamak, tüm hayatımı mahvetmekle eş değer mi yani?” Dürüst olmak gerekirse buna hazırlıklı değildim; sadece Kanbaru’yu sağ salim eve götürmek istiyordum. “Onun yokluğunu telafi etmek için çok sıkı çalışmayı planlıyordum ama bu yetmez mi?”
“Ne kadar da kibirlisin. Ne kadar da boş bir gurur bu. Gerçekten Bayan Gaen’in yeğeninin yerini doldurabileceğini mi sanıyorsun?”
“Kan bağı o kadar mı güçlü?”
“Doldurabilsen bile─bu amacına hizmet etmezdi.”
“Amacım mı?”
“Onu bu belaya bulaştırdığın için şimdi küçük arkadaşını korumak istiyorsun. Anlıyorum, bir zamanlar ben de aynı şekilde hissetmiştim.”
“Sırf kulağa havalı geliyor diye böyle şeyler söyleyip durma.”
Senin hiç küçük arkadaşın falan yok.
Aynı tırnak işareti içinde dram ve komedi arasındaki o ince çizgiyi aşındırıp durma artık.
“Kabul ediyorum,” dedi Ononoki. “Durumu Bayan Gaen’in anlattığından çok daha kötü gösteriyorsun ama tüm bunlardan sonra kızın eve gitmesinin onu korumak adına hiçbir işe yaramayacağını nasıl göremezsin?”
“Ha? Dur, ne demek istiyorsun?”
“Bir garipliği sadece görmek bile sana musallat olmasına yetebilir; biriyle sadece tanışmak bile lanetlenmene sebep olabilir. Ama sen o kızın zırhlı savaşçıya dokunduğunu söylüyorsun.”
“...”
Dokunmaktan da öte... Ona yumruk attı.
Başaramamış olsa bile, korkusuzca onu yere sermeye de çalışmıştı... Eğer tüm gariplikler bir bakıma ilahi varlıklarsa, sadece bir lanetle kurtulduğu için yatıp kalkıp dua etmeliydi.
Doğru ya.
Suruga Kanbaru çoktan bu işe dahil olmuştu bile.
Üstelik bu, Gaen Hanım’a verdiğim bir sözden dolayı da değildi. Buna daha ziyade dünyayla yapılmış bir sözleşme diyebilirdik; maddeleri tartışılamaz, feshedilmesi imkansız bir kontrat.
“Lütfen diz çökün, mösyö.”
“Ha?”
“Diz çök diyorum. Çabuk ol.”
“…”
“Derhal. Hiç vakit kaybetmeden.”
Bunu size nasıl açıklasam bilemiyorum.
Normalde ergenlik çağındaki bir kızın diz çökmemi istemesi gibi nadir bir durum hariç, böyle ani bir emre itaat etmek için hiçbir sebebim olmazdı; fakat tam da öyle bir andaydık… Ben de ellerimi Ononoki’nin başından çekip dediği gibi diz çöktüm.
İki kaval kemiğim de yerde, ellerim ise uyluklarımın üzerindeydi.
“Bir saniye bekle. Uzun sürmeyecek,” dedi Ononoki. Tek bacağını kaldırıp botunu ve külotlu çorabını çıkarmaya başladı. Şimdi neden ayağını çıplak bırakıyordu ki? Birazdan öğrenecektim.
Çünkü botundan yeni çıkmış ayağını kaldırdı ve tam yüzümün ortasına bastı.
Hem de dik bir açıyla.
Ayağını yanağıma bastırıp ezmeye başladı.
“Şey, Ononoki?”
“Sakın buradan geri dönebileceğini sanma,” dedi ama sesinde şiddet yanlısı bir ton yoktu. Her zamanki gibi o ifadesiz, mekanik sesiyle devam etti: “İster bu olsun, ister Mayoi Hachikuji ile olanlar… Senin eksiğin kararlılık. Sanırım hayatına istediğin an en baştan başlayabileceğini düşünüyorsun.”
“…”
“Hiçbir şey için asla geç olmadığını sanıyorsun, değil mi? Başarısız olsan veya ayağın kaysa bile, her zaman geri dönebileceğini zannediyorsun. İşleri batırsan da telafi edebileceğini düşünüyorsun, değil mi?”
“…”
Ez, ez, ez.
Ben diz çökmüş haldeyken Ononoki topuğunu yüzüme bastırıyor, eteğinin ucunu parmaklarıyla zarifçe tutarken dizini ustalıklı bir açıyla büküyordu.
Tam da az önce Kanbaru’nun diz attığı yere basıyordu… Benim yanağım kızların bacakları için bir dinlenme tesisi falan mıydı?
Tuhaftı. Çıplak bir ayağın yüzüme basması, kafamın arkasına basılmasından çok daha farklı hissettiriyordu… Refleks icabı gözlerimi kapattım ama zorla açtığımda, Ononoki’nin eteğinin altına, başparmağı ile yanındaki parmağın tam arasına bakarken buldum kendimi.
Tek ayağının üzerinde duruyordu; bu da bu savaşçı kızın saf gücünün hafife alınmayacak kadar büyük olduğunun kanıtıydı.
“Hayatının sonuna geldiğinde her şey birbirini dengeler diye mi düşünüyorsun? Peh. Tabii ki dengeler. Öldüğün an elinde hiçbir şey kalmaz. Sıfıra sıfır.”
Sesi her zamanki gibi donuktu ama bu sözlerin ardında bir düşünce veya fikir yokluğu sezilmiyordu. Söylediğim bir şey, kalbinin bir yerindeki hassas bir noktaya dokunmuş olmalıydı.
Eğer bebeklerin kalbi varsa tabii.
“Şey, neden bahsediyorduk biz?” diye sordu.
“Hiçbir fikrim yok…”
“Yaz günü bot giymekten terlemiş ayaklarımın seni heyecanlandırmasından mı konuşuyorduk yoksa?”
“Bu kadar açık sözlü olmasan mı acaba? Biraz hayallerde kalsaydık.”
“Endişelenme. Ben bir cesedim, o yüzden ayaklarım terleyemez.”
“Hadi ya…”
“Sesin ne kadar da hayal kırıklığına uğramış geliyor… Yapma, seni böyle görmek üzücü. Pekala, şimdi ne yapman gerektiğine gelirsek…”
“Hey! Sanki hayal kırıklığına uğramam çok doğalmış gibi konuyu değiştirip durma!”
“Başka bir zamana geçelim o zaman.”
“Hayır! İster konular olsun ister zaman, biraz yavaştan al!”
“Bana ayak uydurmayı öğren. Bu kadar uyuşuk davranırsan senin hızına inemem.”
Görünüşe bakılırsa tatmin olan Ononoki, ayağını yüzümden çekti… Tüm bu süre boyunca hiçbir direnç göstermeyerek ne kadar olgun bir adam olduğumu kanıtladığımı düşünmek istiyorum.
Aslında direnmemek için mükemmel bir sebebim vardı: Eğer o pozisyonda ayağını Yetenek'ini kullanmak için aktifleştirseydi, kafamı atomlarına ayırabilirdi.
“Bence bu ne kadar olgun bir adam olduğunu değil, günahlarının ne kadar derin olduğunu gösterdi. Bak mösyö, eğer bu kızı gerçekten önemsiyorsan, onu eve göndermek gibi sorumsuz bir şey yapmak yerine Gaen Hanım’a götürmek için artık daha çok sebebin var. Orada Gaen Hanım onun güvende kalmasını sağlayabilir.”
“Gaen Hanım mı sağlasın…”
“Aynen öyle. Hem verdiğin sözü tutmuş olursun hem de onu korumuş olursun,” dedi Ononoki yarı kurnaz bir edayla. Bu öneri biraz zorlama ve yapay dursa da, taşıdığı mesaj ufuk açıcıydı.
Haklıydı.
Kanbaru’yu eve göndermek çok daha sorumsuz bir hareket olabilirdi. Onu kendi bencilce meselelerimin içine sürüklemiştim ve şimdi işler tam planladığım gibi gitmediği için kabuğuma çekilip kızı öylece evine fırlatmak istiyordum. Bunun doğru bir şey olduğundan nasıl bu kadar emin olabiliyordum ki?
Kanbaru o şeyle karşı karşıya gelmişti.
Tamamen bir seyirci olmasına rağmen, o zırhlı savaşçıyla yolu kesişmiş ve her ne tür bir doğaüstü olay yaşanıyorsa ona dahil olmuştu. Bazı açılardan benden bile daha çok işin içindeydi.
Bu durumda onu eve, tek başına kalmaya göndermek Ononoki’nin dediği gibi çok daha tehlikeli olabilirdi. Eğer sorumluluktan bahsedeceksek, sonuna kadar Kanbaru ile omuz omuza çalışmak en doğrusu değil miydi?
Gerçi en mantıklı hareket, detaylarını bile bilmediğim bu işi bırakıp Kanbaru ile eve gitmek olabilirdi; fakat üniversite sınavına hazırlanan bir öğrenci olarak, Gaen Hanım’a verdiğim sözü bozup hayatımın geri kalanını mahvetme lüksüne sahip değildim.
Bunun dışında, verdiğim sözleri tutmak istiyordum.
Sözler tutulmak içindir.
…Hayır, size dürüst olacağım.
Elbette Kanbaru’nun o tehlikeli zırhlı savaşçıyla bir işi olmasını istemiyordum ama bu, benim bu işe dahil olmak istemediğim anlamına gelmiyordu.
Hatta tam tersine.
Dahil olmak zorundaydım.
O şey… bana bir mesaj emanet etmişti.
“Usta”ma iletilmek üzere bir mesaj.
Bu yüzden en azından o mesajı teslim edene kadar rolümden vazgeçemezdim. Eğer o zırhlı savaşçı tahmin ettiğim kişiyse… her ne kadar imkansız görünse de, bunun doğru olma ihtimali zerre kadar bile varsa…
Bunu görmezden gelemezdim.
Gerçeği öğrenmeden eve dönemezdim.
“…”
“Görünüşe göre bir karara vardın.”
“Ah şu dostlar, ne büyük karın ağrısı,” diye mırıldandı Ononoki, çorabını ve botunu geri giyerken. Doğrusu ayakları terlemese bile yaz sıcağında bot giymek kulağa pek rahat gelmiyordu ama başkalarının hayat tercihleri hakkında istenmeyen tavsiyeler verecek değildim.
Gerçi Ononoki durumunda bunlar “hayat” tercihi değil, “hayatsızlık” tercihi sayılırdı.
…Hala hayattayken nasıl bir kızdı acaba?
Duyduğuma göre, bir gariplik olarak doğduktan sonra mevcut tavrını ve mizacını edinmişti…
Yine de ister bir tanıdık, ister sadece canlandırılmış bir nesne olsun, madem kendi başına bu kadarını yapabiliyordu, ustası olan falcı Yozuru Kagenui neden ona tek bir özellik daha eklememişti? Yüz ifadeleri yapabilme yeteneği… Bu bana hep garip gelmişti.
Şahsen ben sadece Ononoki’nin gülümsediğini görmek istiyordum…
“Gördüğünü söylediğin o zırhlı savaşçının peşine düşmeye çalışacağım. O gidişinden sonra bulabileceğimi pek sanmıyorum ama benim işim beyhude çabaların peşinden koşmak.”
“…”
“Benim işim beyhude çabaların ve senin yüzünün peşinden koşmak.”
“Cümleni düzeltmeye çalışma, yüzüme basmayı da sakın işin haline getirme.”
“Şu yeğenini yeni evli çiftler gibi kucağına al ve doğruca Gaen Hanım’a götür. Sonra da ona neler olup bittiğini anlat.”
“Sanki Kanbaru benim gerçekten yeğenimmiş gibi konuşuyorsun…”
Üstelik Kanbaru kadar gelin kucağına yakışmayacak çok az insan vardı… Eskisi gibi sırtımda taşımama izin ver yeter.
“Komşum Totoro’nun da bir yeğeni vardı…”
“Eğer Mei’den bahsediyorsan, onun ismi yeğen değil, Mayıs anlamına geliyor.”
“Lafımı kesip espriyi bozma. Her neyse, Gaen Hanım’a tüm içtenliğinle dürüstçe bir açıklama yaparsan seni tehlikeli bir işe yardıma zorlamayacağından eminim. Sezgilerim bana, o zırhlı savaşçı hakkındaki bilgiyi ona götürmenin bile beklentilerini karşılamaya yeteceğini söylüyor.”
“…”
“Her halükarda, ayrılma vaktimiz geldi. Bu yangın kalıntılarının ortasında duygularınla baş başa kalabilirsin ama itfaiye ve polis yakında burada olur. Üzerine asılsız şüpheler çekmek istemiyorsan bir an önce toz olsan iyi edersin.”
“Uzman olmanın bir kuralı da ne zaman Geri Çekilme yapacağını bilmektir,” dedi Ononoki botunun bağcıklarını sıkarken. Bizimle mümkün olduğunca uzun süre konuşabilmek için botunu mahsus yavaş giymiş gibi bir hali vardı.
Tüm bu süre boyunca ifadesizdi.
…İki elimle birden Ononoki’nin yüzüne doğru tekrar uzandım. Ne öfkeden, ne de yanağımı çiğnediği için intikam almak amacıyla; sadece bir şekilde gülümsediğini görmek istiyordum.
Yüz kaslarını doğru konumlara zorlayarak, Ononoki’nin o tepkisiz yüzünde bile gülümsemeye benzeyen bir şey yaratıp yaratamayacağımı test etmeye çalışıyordum.
Hem benim hem de Kanbaru’nun hayatını kurtaran, üstelik kendimi bu kadar halsiz ve korkak hissettiğimde bana değerli tavsiyeler veren bu dosta borcumu ödemek için yapabileceğim en küçük şey buydu.
“Ü-üüf-üüü. Möö-ssyyöö.”
“…”
Ürkütücüydü.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.