Terk Edilmiş Sırlar ve Paslı Levha

İmparatorluk bölgesi. Altoria idari sınırlarının en doğu ucu.

İmparatorluğun doğu sınırının tam merkezinde yer alan Altoria Şehri.

“Burası sanayi bölgesi mi?”

“Öyle görünüyor.”

Jhin, büyük arabanın camından dışarıyı izlerken kendi kendine mırıldanan Rin’e cevap vermişti.

“Kırsalda boş arazi çok. Şehrin dış kısımlarını süt hayvancılığı için mera olarak, burayı da sanayi için kullanıyorlarmış anlaşılan. Tüm İmparatorluktan gelen demir cevherini burada topluyorlarmış.”

“...Yani askeri bir operasyon bölgesi mi?”

“Bu kadar büyük bir şeyin burada ne işi olur? Olsa olsa araba ve uçak yapıyorlardır.”

Geniş, yeşil ovaların üzerine serpilmiş üretim tesisleri göze çarpıyordu. Bacalardan, filtrelerden geçmiş ince beyaz dumanlar yükseliyordu.

“Hey, Iska?” Komutan Mismis arabanın camından dışarı sarktı. “Bayan Sisbell’in götürüldüğü yeri hâlâ göremiyorum.”

“...Zaten dışarıdan bakınca öyle şüpheli bir yer gibi görünmeyeceği belli, değil mi?”

Sadece birbiri ardına sıralanmış devasa fabrikaları görüyorlardı. Binaların her biri tek bir kişiyi saklamak için fazlasıyla büyük olsa da, Jhin’in belirttiği gibi, bunlar çoğunlukla özel mülkiyete ait uçak ve araba fabrikalarıydı.

...Fabrikalarda çalışan ve bu işten haberi olmayan işçiler Sisbell’i bulursa büyük bir kaos çıkardı.

...Yani Hydra ile bağlantısı olmayan bir tesisi kullanamazlardı.

Muhtemelen Rin de bu yüzden tereddüt ediyordu.

Sisbell’i böyle bir sanayi bölgesi yerine, gözden ırak bir kasabadaki ucuz bir otele götürmeleri ya da kiralık bir depoda tutmaları çok daha kolay olurdu.

Onu neden buraya getirmişlerdi ki?

“Neyse, neyse. Her halükârda sinyalin geldiği yere gidiyoruz. Gerisini sonra konuşuruz.”

Rin, güneş şeklinde bir küpe tutuyordu. İçine gizlenmiş çipli karttan gelen sinyalin Sisbell’in tutulduğu yeri işaret ettiğine inanarak buraya gelmişlerdi. Artık geri dönemezlerdi.

“Koordinatlar yaklaştı. Şüpheli bir şey görüyor musun, İmparatorluk kılıç ustası?”

“Hayır, hiç.” Iska da tüm dikkatini yola vermişti. Rin’in de dediği gibi, ne kadar sürerlerse sürsünler, uçsuz bucaksız ovanın ortasında ara ara beliren tek yapılar fabrikalardı. “Her yer aynı.”

“Gözünü dört aç. Eminim o çıplak gözlerinle beton duvarların arkasını bile görebiliyorsun.”

“Yine neden bahsediyorsun sen...?”

“Bahse girerim rüzgar altına geçsen Leydi Sisbell’in kokusunu bile alabilirsin.”

“Beni ne sanıyorsun sen?!”

Iska, hırsla haritayı açtı.

“Yine de şüpheli görünümlü bir yer...” diye düşündü Iska. “Eğer biz bir bakışta oranın tekin olmadığını anlayabiliyorsak, yerel halk da öyle görür.”

“Iska.” Sürücü koltuğundaki Nene ön tarafı işaret etti. “Koordinatlar tam orayı gösteriyor.”

Beton duvarlarla çevrili bir inşaat binasını işaret ediyordu. Orada neler olup bittiğini net bir şekilde görmek için hâlâ çok uzaktaydılar.

“Nene, duvarın etrafında bir tur atabilir misin?”

“Anlaşıldı komutanım. Yavaşlarsam şüphelenirler, o yüzden hızı kesmeyeceğim.”

Koordinatların onları yönlendirdiği fabrikaya doğru ilerlediler. Araba yaklaştıkça manzara netleşmeye başladı.

“Hey, burada neler oluyor...?” Jhin öne doğru eğildi. “Burası üretim tesisi değil ki. Resmen harabe.”

Kirli duvarlar yıllarca rüzgar ve yağmura maruz kalarak paramparça olmuştu. Etrafı saran yabani otlar Iska’nın boyunu aşmış, arazinin girişini kapatmıştı.

Hem fabrikadan geriye kalanlar hem de etrafındaki beton duvar dökülüyordu. Binanın kırık pencerelerinden içeri tek bir ışık sızmıyordu; elektrik ya da suyun olması da pek mümkün görünmüyorum. Tıpkı Jhin’in dediği gibi, tüm üretim durmuş, geriye sadece bir enkaz yığını kalmıştı.

“...Lanetli gibi görünüyor,” dedi Komutan Mismis.

“...Lanetli mi? Ben daha çok içeriyi sarmış olması muhtemel farelerden endişelenirim komutanım. Bahse girerim tavanda bir sürü örümcek ağı vardır. Iy! Böyle şeylere katlanamam...” diye yanıtladı Nene.

Terk edilmiş gibiydi. Eğer Sisbell burada tutuluyorsa, neden kimsenin onu fark etmediği anlaşılıyordu.

Ancak...

Gerçekten burada mı tutuluyordu?

...Eğer Sisbell ellerindeyse, nöbetçi askerler ve güvenlik kameraları olması gerekirdi.

...Ama öyle bir şey görmüyorum.

Belki de buranın terk edilmiş olduğu imajını güçlendirmek ve takipçileri yanıltmak için korumalardan vazgeçmişlerdi. Fakat böyle bir strateji Hydra için fazla riskli bir kumar olurdu. Sisbell’in başına bekçi dikmeme ihtimalleri neredeyse yok denecek kadar azdı.

Belki de burası değildi? Iska şüphelerini dile getirip getirmeme konusunda kararsız kalırken, biri onun yerine konuştu.

“Düşününce bunun nafile olduğunu anlıyorum.” O ana kadar sessiz kalan Rin, araba hâlâ yolda ilerlerken aniden kapıyı açtı. “Nene, her kimsen, durdur şu arabayı. Eğer gözetleme yoksa, duvarın yanına sorunsuzca park edebilirsin.”

“Oha?! B-bekle bir saniye, Bayan Rin. Durduruyorum, sakin ol!”

Araç ani bir frenle durdu. Aynı anda Rin dışarı atladı. Beton duvardaki devasa bir delikten döküntü fabrikaya dikkatle baktı.

“Güvenlik kamerasına dair hiçbir iz görmüyorum. Eğer olsaydı, burası olduğundan emin olabilirdik. O zaman öğrenmenin tek yolu içeri girmek... Ee, Komutan.”

“E-evet?”

Rin, fabrikaya bakıp duran Komutan Mismis’e omuz silkti.

“Bu durumda ne yapıyoruz?” diye sordu Rin.

“...Ne demek istiyorsun?”

“Anlaşmamız beni Leydi Sisbell’in olduğu yere götürmenizdi. Sonrasında birbirimizin işine karışmamak üzere karşılıklı bir anlaşma yapmıştık ama gördüğünüz gibi Leydi Sisbell’in burada olduğuna dair bir kanıt yok.”

“...Ah. Haklısın.” Komutan Mismis kollarını kavuşturdu. Bir süre düşüncelere dalmış gibi boşluğa baktı. “Yani bu fabrikayı araştırmamızı mı istiyorsun? Hmm... Emin değilim...”

“Ek bir takas yapacağız. Ben de size değerli bir şey vereceğim.”

Rin, arabada bıraktığı el çantasından ten rengi yapışkan bantlar çıkardı. Bunlar muhtemelen İmparatorluk kayıt noktası geçerken Komutan Mismis’e verdiklerinin yedekleriydi. Toplamda beş taneydiler.

Bantları Mismis’in göğsüne doğru uzattı.

“Üzerimdeki tüm yapışkanları alabilirsiniz. Eminim Leydi Sisbell’den aldıklarınız vardır ama önceki gün dediğim gibi, onlar sizin ten renginize uymaz.”

“Uh...!”

“İtirazınız olmayacaktır sanırım.”

“Komutan! Iska, Jhin, buraya gelin!” diye bağırdı biraz uzaktan bir ses. Duvarı takip ederek ilerlemiş olan Nene, yaklaşmaları için el sallıyordu.

“Bu binada bir bit yeniği var,” dedi onlara. “Burayı araştırmak için vaktimiz var mı? Sadece bir saat bile olsa?”

“Sana ne oldu birden Nene...?!”

“İşte bu,” diye cevap verdi.

Araziyi çevreleyen devasa beton duvardı gösterdiği. Nene, giriş olduğu anlaşılan çift kanatlı kapıyı işaret etti. Yanında metal bir levha üzerinde şunlar yazılıydı:

OMEN ASTRAL ARAŞTIRMALAR ENSTİTÜSÜ, ALTORİA ŞUBESİ.

“Ha? Burası orası mı?” Iska gözlerine inanamadı.

Omen, dahi beyinlerin toplandığı topluluk. Astral güç araştırmalarının tabu olduğu İmparatorlukta, bu araştırmaları yapmasına resmen izin verilen tek organizasyon buydu. Ve eğer bu yer bu ismi taşıyorsa, bu demek oluyordu ki...

“Yani burası başlangıçta bir fabrika değil, araştırma tesisiymiş...”

Eğer burası bir Omen kuruluşuysa, ülkenin en büyük sırlarındaydı. Sadece organizasyonla bağlantısı olanların içeri girmesine izin verilirdi. Bir İmparatorluk askeri olan Iska bile daha önce hiç bir Omen binasına girmemişti.

“......Ngh. Öyle ama...” diye mırıldandı Nene. Paslı tabela ile neredeyse harabeye dönmüş arazi arasında göz gezdirdi. “Merak ediyorum. Komutan, burayı biraz keşfetmek istiyorum!”

“Affedersiniz? B-bekle Nene! Omen mülküne öyle elini kolunu sallayarak giremezsin. Ön kapılar kilitli!”

“Buradan.”

Nene duvarı işaret etti. Yılların yıpratmasıyla beton ufalanmıştı. Iska ve Jhin’in bile geçebileceği kadar büyük bir delik oluşmuştu.

“İçeri giriyoruz... Hmm. Sanırım ben geçebilirim. Bayan Rin de sığar, Iska ve Jhin de zayıf oldukları için geçebilirler,” dedi Nene. “Bence burada sıkışıp kalacak tek kişi, göğüslerini ve kalçalarını düşünürsek komutan olur.”

“Ne demek istiyorsun sen Nene?!”

“Hadi patron! Bizi yavaşlatıyorsun.”

“D-itme beni Jhin!”

Komutan, Jhin ve Rin, Nene’nin peşinden delikten geçtiler.

“Sen de gel Iska!”

“Tamam, geliyorum.”

Tekrar etrafına bakındı. Araba duvarın gölgesinde kalmıştı. Yoldan geçen tek tük araçların bile onlara yaklaşma niyeti yoktu. Bundan emin olduktan sonra Iska da açıklıktan içeri atladı.

Diğer tarafta Omen Astral Araştırmalar Enstitüsü’nün bir şubesi uzanıyordu.

Iska, terk edilmiş arazinin dışarıdan göründüğünden bile daha sessiz olduğunu fark etti.

Her yeri otlar bürümüştü. Otoparkta lastikleri inmiş, kullanım dışı kalmış tek bir araba duruyordu. Bir köşede ise ne olduğu belirsiz ekipman yığınları çöp alanına yığılmıştı.

“Uhhh... Burası gerçekten ürkütücü görünüyor. Çok döküntü...”

“Araştırma merkezinin kendisi muazzam, Komutan.”

Üç katlı bir kurumdu burası. Uzaktan bile pencere camlarının hepsinin kırık olduğu anlaşılabiliyordu. Yakından bakınca betondaki çatlaklar örümcek ağlarını andırıyordu. Duvarlarda yosunlar ve ne olduğu belirsiz siyah böcekler dolaşıyor, buraya tekinsiz bir aura katıyordu.

“Hmm……”

İçlerinden biri parlayan gözlerle yukarı baktı.

“Nene, bir şey mi buldun?”

“Hayır, hiçbir şey.” Atkuyruğu yaptığı uzun kızıl saçlarını savurarak başını salladı. “Aslında burada hiçbir şey olmaması çok ilginç.”

“Ha?”

“Tek bir astral enerji izi bile yok.”

Küt. Nene yumruğuyla beton duvara vurdu.

“Eğer burası eskiden bir astral enerji araştırma enstitüsüyse, dışarı enerji sızması büyük bir sorun teşkil ederdi, değil mi? Bu yüzden binanın dışına ve duvarların iç kısımlarına astral enerji dedektörleri yerleştirmiş olmaları gerekirdi. Hiç olmaması çok tuhaf.”

“Enstitü kapatılırken onları da sökmüş olamazlar mı, Nene?”

“Bunu ben de düşündüm ama...” Parmağıyla otoparkı ve çöp alanını işaret etti. “Burada bir araba ve koca koca makineler bırakmışlar. Diğer her şeyi öylece bırakıp dedektörleri özenle sökeceklerini hiç sanmıyorum.”

“Hmm... Haklısın.”

“Ayrıca Rin Hanım, size bir soru sorabilir miyim?” Nene eliyle binanın duvarını gösterdi. “Normalde astral enerji araştırma enstitülerinde, enerjiyi yerin altından yukarı pompalamak için bir kanal olması gerekir, değil mi? Üzerinde de özel bir filtre bulunur.”

“Ha?! Bunu nereden biliyorsun?!”

“Snow and Sun’da görmüştüm.”

“…………”

Sıra Rin’in sessizliğe gömülmesine gelmişti.

“Yerin altından pompaladıkları o enerjiyi dışarıda bir şekilde işliyor olmalılar, değil mi? Sadece üzerinde çalışmak istedikleri enerjiyi seçip binanın içine borularla aktarıyorlardır. İşte bu yüzden duvarlarda o boru hattından olması gerektiğine eminim.”

“...Tam olarak öyle.” Rin’in yüzünde, ona pek yakışmayan gergin bir gülümseme belirdi. “Bir girdaptan fışkıran astral enerji asla tek bir türden ibaret değildir. Onları sınıflandırmak için bir ayıştırıcıya ihtiyaç duyarsınız... Detaylara giremesem de, benim de aynı şüphelerim vardı.”

“Biliyordum.”

“Evet. Kabalık etmek istemem ama seni küçümsediğimi itiraf etmeliyim Nene. Snow and Sun’da bu kadar gözlemci davranabileceğin aklımın ucundan bile geçmemişti...” Rin kollarını kavuşturup Mismis’e döndü. “İşte böyle, Komutan.”

“Ne?! Şey, ııı... Tamam, anladım, sorun yok. Ben bile bu kadarını kavrayabildim.”

“Bu araştırma laboratuvarı bir düzmece. Muhtemelen sadece bir astral enerji araştırma enstitüsüne benzesin diye inşa etmişler.”

“Neden benden önce söyledin Jhin?!” diye çıkıştı Mismis.

“Güneş batıyor. Hadi, gidiyoruz patron.” Omzunda bir çanta taşıyan Jhin, içindeki keskin nişancı tüfeğini çıkarıp çantayı bir kenara fırlattı. “Arada bir İmparatorluk askeri gibi davranmamız gerekiyor.”

“Ne? Yani bu demek oluyor ki...”

“Eğer burası yasa dışı bir laboratuvarsa, bu reddedilemez bir kanun ihlalidir. Bir İmparatorluk askeri olarak buna sessiz kalacak değilim.”

Evet. O an, 907. Birim için durum tamamen tersine dönmüştü.

...Eğer burası resmi bir İmparatorluk laboratuvarı olsaydı, müdahale edemezdik.

...Ama öte yandan, burası yasa dışı bir tesisse işler tamamen değişir. İmparatorluk ordusunun üyeleri olarak müdahale etmekle yükümlüyüz.

Artık harekete geçmek için geçerli bir bahaneleri vardı. Amaçları Sisbell’i geri getirmekten ziyade, bu laboratuvarı kanunsuzca kimin inşa ettiğini araştırmaktı.

“Mesele bu işte.” Jhin, sessizce bekleyen Rin’e göz kırptı. “Plan değişikliği. Sizinle geliyoruz.”

“Nasıl isterseniz.” Rin boynunu kütürdetti. “Son birkaç gündür üzerimde çok stres birikti. Madem İmparatorluk tesisi değil, biraz kurtlarımı dökmemin bir sakıncası yoktur, değil mi?”

İmparatorluk. Dördüncü eyaletin başkenti Visgehten.

Burası, İmparatorluk sınırları içindeki "gömülmemiş" tek girdabın muhafaza edildiği yerdi.

Astral enerji aslında bir tabuydu. İmparatorluk güçleri keşfettikleri tüm girdapları yok etmiş olsa da, bu bölgede bir tanesi, dâhiler topluluğu Omen’in himayesi altında titizlikle korunmaya devam ediyordu.

İmparatorluk bünyesindeki astral enerjiyle ilgili tüm bilgiler burada toplanmıştı.

“Selam, Nameless. Bugün nasılsın bakalım?”

“Bunu üç saat önce de sormuştun.”

“Bilincin yerinde demek ki. Ne de olsa üç saattir bu özel astral enerji odasında kolunu inceliyoruz.”

Muayene odası mavimsi beyaz bir ışıkla doluydu. Odadaki opal karolarda neşeli bir ses ve ayak sesleri yankılanıyordu.

“Michaela, şu tabloyu verebilir misin?”

“Şef Newton.”

“Efendim?”

“Zaten elinizde.”

“Aman tanrım. Haklısın galiba. Düşüncelere öyle bir dalmışım ki unutuvermişim. Gözlüğün gözündeyken onu aramak gibi bir şey bu.”

Resmi kıyafetler içindeki kadın tıbbi subay bunu dile getirince, pala bıyıklı şef hafifçe gülümsedi.

Onuncu sıradaki Aziz Mürit ve laboratuvarın başı, Sör Karosos Newton.

Lakabı "en hastalıklı araştırmacı"ydı. Adamın omuzları ve uzuvları, en ufak bir esintide kırılacakmış gibi görünüyordu. Dünyanın en büyük askeri gücü olan Aziz Müritler arasında bir sivil olması, onun ne kadar büyük bir istisna olduğunu kanıtlıyordu.

Yatakta oturan meslektaşına elini salladı.

“Eee. Tekrar soruyorum. Nasıl hissediyorsun, Nameless?”

“…………”

Diğer adamın görünüşünde alışılmadık bir şeyler vardı. Tepeden tırnağa koyu gri bir palto takımı giymişti. Yüzü gizliydi ve göğsüne stetoskop dayamak bile imkansız gibiydi. Muayene edilen bir hastadan çok her şeye benziyordu.

“...Yaralarım sızlıyor.”

Nameless. Sekizinci sıradaki Aziz Mürit, açıkta kalan kaslı sağ kolunu kaldırmaya yeltendi. Kolu yerinden bir santim bile oynamadı. Omuzunu çok hafifçe kaldırabildi ama hepsi buydu. Ellerine veya parmaklarına hükmedemiyordu.

“Kraliçeyi yakalama planı. Zoa hanesinin başındaki o yaşlı moruk, Growley, beni astral enerjiye boğdu ve sonuç bu. Daha kaç kez anlatmam gerekiyor?”

Sağ uzvu derin morluklarla kaplıydı.

Her ne kadar yanığa benzeseler de, aslında bunlar Yardımcı astral enerjinin yol açtığı aşındırıcı bir astral enerji hastalığının belirtileriydi.

“Ben Zoa’nın lideri Growley. Şimdi, günahlarını tartmaya ne dersin?”

“Bunlar avatarlar. Sen zaten bir suç işledin. O suç şimdi senin cezan oldu.”

Nameless, olayın sonunda bile maruz kaldığı astral enerjinin tam boyutunu kavrayabilmiş değildi. Astral enerji, çarpıştığı avatar canavarlar şeklinde vücut bulmuştu ama ona saldırdıklarında sağ kolu hareketsiz kalmıştı. Tek bildiği buydu.

“Astral enerji hastalığının sayısız çeşidi var sonuçta.” Şef Newton tabloya bakarken sesi, sanki bu durumdan keyif alıyormuşçasına heyecanlıydı. “Bir safkanla dövüştün, değil mi? İmparatorluğun astral enerji hastalığı ve tedavisi hakkındaki bilgileri bu vakada işe yaramazsa, yapabileceğimiz pek bir şey kalmaz. Bu da karşılaştığın canavarın ne kadar korkunç olduğunu gösteriyor.”

“Gevezeliği kes.”

Sekizinci sıradaki Aziz Mürit, araştırmacıya sert bir bakış attı.

“Koluma ne olacak? Bu gidişle çürüyüp kopacak mı?”

“Belki. Belki de kopmaz. En hızlı çözüm, sağ omzunu kesip yerine sol kolun gibi yapay bir uzuv takmak olurdu.”

“Bana uyar.”

Her şey bu kadar basitti işte. Nameless kolunun kesilmesi için onları teşvik ederken, Michaela titredi ve yüzü bembeyaz kesildi. En ufak bir tereddüt bile etmiyor muydu? Bu sıradan bir kol değildi. İmparatorluk’un en büyük suikastçısının koluydu. Ulusun en değerli kılıçlarından bile daha kıymetliydi. Onu kaybetme korkusunu nasıl olur da zerre kadar hissetmezdi?

“Acele etmeye gerek yok.” Şef Newton tabloyu bir kenara fırlatıp omuz silkti. “Raporuna göre, o Yardımcı astral enerji her neyse, anti-astral enerji bombası karşısında bir anlık duraksamış, öyle değil mi? Bu durumda, onu vücudundan temizleme ihtimalimiz oldukça yüksek.”

“...”

“Elimizde astral enerjinin hiç haz etmediği kaynaklar var. Özellikle Katalisk’in aşırı kirli bölgesinden topladığımız cevherden bir ilaç yapabiliriz. Michaela, lütfen hemen hazırlıklara başla. Konsantrasyonu değiştirerek toplayabildiğin kadar örnek topla.”

“Sesindeki heyecanı duyabiliyorum.”

Nameless içini çekti.

Bu bir deri bir kemik kalmış bilim insanı için geçirdiği bu hastalık bile değerli bir araştırmadan başka bir şey değildi. Hastalarını iyileştirmekten onur duyan bir hekimin taşıdığı gururdan yoksundu.

“Bedenimi denek olarak kullanabilirsin ama eğer sonunda beni iyileştiremezsen, seninle oynamamın sonuçları ağır olur, sakın unutma.”

“Seni iyileştirmek için elimden gelen her şeyi yapacağım. Bir astral enerji hastasını asla hafife almadım.” Şef Newton arkasındaki doktora dönüp göz kırptı. “Öyle değil mi, Michaela?”

“Bu çok ürkütücüydü.”

“Görünüşe bakılırsa göz kırpmanın sırrı pratikte yatıyor. Neyse, konumuza dönersek, dış görünüşüme rağmen kendimi seçkin bir araştırmacı olarak görürüm. Tabii dünyada çılgın bilim insanı diyebileceğiniz türden çok nadir vakaların olduğunu da inkar edemem.”

“Madem lafı açıldı...”

Nameless, boğuk bir sesle güldü. Yatakta otururken, keyiften omuzları sarsılıyordu.

“Bir tanesini tanıyorum. Başkasının himayesi altındayken gizliden gizliye Omen’in ahlaki sınırlarını bile aşan araştırmalar yürüten birini. İnsan deneyleri yapmaya başlayan birini. Görünüşe bakılırsa kendisi bayağı dişli bir çılgın bilim insanıymış.”

“…………” Şef Newton sessizliğe büründü. Nameless bunu dile getirince, adamın yüzü alışılmadık bir şekilde bulutlandı ve en sevdiği sakalını sıvazladı. “...Söyleyebileceğim tek şey, onun tam bir hayal kırıklığı olduğudur. O, sadece buydu.”

“Adı neydi?”

“Kelvina. Omen’deki en iyi astral enerji hastalığı araştırmacısı olma potansiyeline sahipti. Deneyler konusunda çok üstündü, orası kesin.” Şef Newton tavana baktı. “Fakat hiçbir ahlaki değeri yoktu ve entelektüel merakına yenik düşerek çizgiyi aştı. Gözünü bile kırpmadan insan deneyleri yapabilmek için kendi evini laboratuvara dönüştürecek kadar ileri gitti. Ben oraya vardığımda her şey için çok geçti...”

“Vatana ihanetten tutuklanmamış mıydı?”

“Kaçtı.”

“...Ne?”

Nameless’ın sesine hafif bir endişe sızdı. Kolunun kesilmesi ihtimali karşısında bile kılını kıpırdatmayan Aziz Mürit, Şef Newton’un bu sözleri üzerine tavrını değiştirmişti.

“İlahi Dar ağacı’ndan kaçtığını mı söylüyorsun?”

“Sanırım öyle yaptı.”

“…………”

Burası, sadece en kudretli cadıların, büyücülerin ve imparatorluk hainlerinin tutulduğu, imparatorluğun en sıkı korunan hapishanesiydi.

“Kaçak Sıfır. Sanırım ona taktıkları o fiyakalı isim buydu. Belki de onu koruyan dokuzuncu koltuk bir hata yapmıştır?”

“Statulle’nin bir ihmali değildi. Ayrıca bir şey daha eklememe izin verirseniz, kendi yetenekleriyle kaçtığından da şüphe duyuyorum.”

“...İçeride bir köstebek olduğunu mu düşünüyorsun?”

“Büyük ihtimalle. Üstelik imparatorluk ordusunun üst kademelerinde hatırı sayılır nüfuza sahip biri olmalı.”

Derin bir iç çekti. Beyaz önlüklü adam, göğsünün derinliklerinden gelen uzun bir nefesi dışarı bıraktı.

“Şunu hatırlıyor musun? Yaklaşık bir yıl önce, meslektaşlarımızdan biri, eski bir aziz mürit, bir cadıyı hapishaneden kaçırmıştı. Adı neydi, şey... Michaela mı?”

“Iska’ydı.”

“Doğru ya. Ama bu seferki durum o zaman yaşanandan çok farklı. Her şeyden önce Iska, İlahi Darağacı’na sızmamıştı ve en önemlisi de sonrasında yakalanmıştı.”

Bunu başarmak bir aziz mürit için bile imkânsızdı. İmparatorluk güvenlik sistemini geçici olarak devre dışı bırakıp bir sızma planı kurgulasanız dahi, eninde sonunda yakayı ele verirdiniz.

“Ancak Kelvina’yı kaçıran kişiyi hâlâ bulamadılar. İlahi Darağacı’nın kilitlerini nasıl açtılar? Onu oradan nasıl çıkardılar...?”

“Ya da asıl soru şu; neden onu kaçırdılar?”

“İşte mesele de bu. Onun kadar tehlikeli bir kadını neden serbest bırakmak istediklerine dair hâlâ bir cevabım yok... Aman Tanrım. Konudan fena sapmışız.” Şef Newton duvardaki saate bakıp ensesini kaşıdı. “Ismarlama tedavi hazırlıklarını yapalım. Bir dahaki sefere yedi saat sonra geleceğim. O zamana kadar dinlendiğinden emin ol.”

“Anlaşıldı.”

“Hastaların, doktorun emirlerine uyduklarında daha uzun yaşadıklarını aklından çıkarma. Şimdilik sana veda ediyorum.”

Muayene odasından çıkarken beyaz önlüğü arkasında havalandı.

Koridorda ilerlerken...

“Demek Kelvina,” diye mırıldandı. Sesi o kadar kısıktı ki yanındaki kadın bile ne dediğini duyamazdı. “Kelvina Sofita Elmos. Hatırladığım ne iğrenç bir isim böyle.”

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.