Karanlık Meclis ve Gümüş Tüylü Hakikat

Yerin üç milinden fazla altı. İmparatorluk başkenti.

Burası, İmparatorluk başkentinin merkezi üssünde kurulu devasa bir asansörle ulaşılabilen ve İmparatorluğun en yetkili organı olan İmparatorluk meclisine ev sahipliği yapan yerdi.

Mesai saatinin sonuna gelinmişti.

Yüzlerce milletvekilinin doldurduğu salon şu an mezar sessizliğine bürünmüştü. Meclise liderlik eden sekiz kişi hariç kimseden ses çıkmıyordu.

“Kelvina'dan gelen sinyal kesildi.”

“Cadı prenses Sisbell ise kaçtı. Böylece kıymetli bir safkan kaybetmiş olduk. Dahası, astral enerji patlamasına kapılan denekler ve araştırma belgeleri de yok oldu...”

Duvar boyunca dizili monitörlerden birbiri ardına kederli birer iç çeker sesi yükseldi. Bu, Sekiz Büyük Havari’nin yüz yıldır tatmadığı türden bir bıkkınlıktı.

“Kara Çeliğin Varisi. Sanırım ona fazla özgürlük tanıdık.”

“O, Crossweil’in müridi. Onu kolayca kontrol edebileceğimizi zaten düşünmemiştim ama kesinlikle hesaplarımızı altüst etti.”

“Evet. Sadece Buz Felaketi Cadısı’nı yakalamasını emretmeli ve işi orada bitirmeliydik.”

Bir yıl önceki cadı firarı hadisesi...

Her şey, hala cezasını çekmekte olan eski Kutsal Mürit Iska'yı kullanabileceklerine inanmalarıyla başlamıştı.

“Sana, yapman gereken bir görev vereceğiz.”

“Buz Felaketi Cadısı’nı yakala.”

Ona neden bu tutuklama emrini vermişlerdi?

Onu bir rehin olarak kullanmak gibi bir niyetleri yoktu. Mesele, İmparatorluk kuvvetlerine yönelik bir tehdidi ortadan kaldırmak da değildi. Sırf Kelvina’nın deneylerinden biri için ona ihtiyaç duydukları için bunu yapmışlardı.

“En büyük kız, denek olarak kullanılmayacak kadar tehlikeliydi. Üçüncü kız ise zaten bir yıl önce elimizde, hapisteydi...”

“Eğer onun yerine safkan olan ikinci kız Aliceliese’i yakalayabilmiş olsaydık, onu yeni bir denek olarak kullanmakta hiç tereddüt etmezdik ama...”

Eğer işler farklı gitseydi...

Iska, Nelka ormanındaki ilk savaşında Buz Felaketi Cadısı’na karşı galip gelseydi, onu yeni bir denek olarak Cadıların Doğum Yeri’ne gönderebileceklerdi.

“Kara Çeliğin Varisi çok fazla şey biliyor.”

“907. Birim’in diğer üç üyesi hakkında ne yapacağız?”

“Sadece onu ortadan kaldırmak yeterli olacaktır. Eğer tüm birim ortadan kaybolursa, İmparatorluk karargahı bile duruma el koymaya kalkabilir.”

“O halde hızlı hareket etmeliyiz. Efendi durumu fark etmeden önce.”

Bir alkış sesi yankılandı.

Meclis salonu sessizliğe gömülürken, diğer meclis üyelerinin haberi dahi olmadan yeni bir öneri kabul edildi.

“Eski Kutsal Mürit Iska’yı idam edeceğiz.”

Cadıların Doğum Yeri.

İkili, astral güç enstitüsünün kapısından dışarı çıktığında Sisbell’in gözleri parladı.

“Iska! Rin! İkiniz de güvendesiniz!”

“Kıl payı kurtulduk diyebilirim. Rin orada olmasaydı ne olurdu hiç bilmiyorum.”

“...Senin için de aynısı geçerli.”

Iska kendisini yere bıraktığında Rin ayağa kalktı.

Dudaklarını büzmüş, oldukça öfkeli görünüyordu.

“Ben onca darbe alıp hırpalanırken senin neredeyse tek bir çizik bile almadan kurtulmuş olmana inanamıyorum... Ah!”

“Rin?!”

“...Hayır, özür dilerim Leydi Sisbell. Hiçbir sorunum yok.”

“Ama canın çok yanıyor gibi görünüyor.”

“Kendimle sonra ilgilenirim.”

Rin, Sisbell’in önünde dikleşti. Yüzünün sol tarafı morarıp şişmişti, kıyafetleri ise omzundan böğrüne kadar parçalanmıştı. Acı çektiği her halinden belliydi.

“Sizin de güvende olmanıza sevindik,” dedi Iska.

“Asıl ben senin güvende olmana sevindim Iska. Biz sadece kaçtık... Ah, gerçi çıkış yolunda bizi yakalayan o garip, hayaletimsi şey vardı.”

“Neler olduğunu sonra anlatırsınız. Buradan gidelim.”

Jhin silah çantasını omzuna attı ve sadece gözleriyle harabelerin çatısını işaret etti.

Yerin altından fışkıran astral enerjinin etkisiyle çatıda irili ufaklı delikler açılmıştı.

“Gökyüzüne yükselen o astral ışığı düşünürsek, dışarıda mutlaka bir iki şahit olacaktır. Bizi görürlerse şüphelenirler. En azından duvarın ötesine kadar tabanları yağlamamız lazım.”

“B-bekleyin! Yine mi koşuyoruz?!”

Komutan Jhin ve Nene var güçleriyle koşmaya başlamıştı bile. Sisbell de geride kalmamak için onlara ayak uydurmaya çalıştı. Ancak tam hızlanmak için hamle yaptığı bir an...

...hiç yoktan ince bir ışık teli belirdi.

Bir saç telinden bile daha inceydi. Atmosferin içinde eriyecekmiş kadar narin görünen bu parlayan ip, sanki avına atılan bir avcı gibi Sisbell’in boynuna doğru fırladı.

Prenses, hedef alındığının farkında bile değildi.

Kendi yoldaşlarını izleyen Iska, tepki vermek için biraz geç kalmıştı.

Sadece tek bir kişi müdahale edebildi.

Gözlerini Sisbell’den bir an olsun ayırmayan o sadık Egemenlik hizmetkarı.

“Leydi Sisbell!”

“Ne?! ...Rin?!”

Prenses çığlık attı.

Onun üzerine atılan Rin, havada beliren o ışık tellerine yakalanmıştı. Tıpkı bir örümcek ağı gibiydi. İpler Rin’in kollarını ve bacaklarını sararken, onu tamamen hareketsiz kılmak için birkaç tel daha belirdi.

“Neler oluyor?!”

“Ne...? Rin Hanım?! Bu da ne!”

Jhin, Nene ve Komutan Mismis arkalarındaki durumu fark etmişti. Üçü daha harekete geçemeden Iska, siyah astral kılıcını kınından çıkardı.

“Rin, kımıldama! Ben—”

“Pekala Isk. Asıl kımıldamaması gereken sensin, anlaşıldı mı?”

Sanki buz tutmuş gibi ayakları olduğu yere kilitlendi.

Bu emre itaat ettiği için durmamıştı. Aksine, boşlukta bir kapının açılması ve oradan çıkan beklenmedik kişi karşısında yaşadığı şaşkınlıkla kalakalmıştı.

“...Neden...?”

“Hmm? Neden ne, Isk?”

“...Neden... buradasın?”

Siyah çerçeveli gözlüklerin altından, zeki bakışlı İmparatorluk subayı muzipçe gülümsedi.

Risya In Empire.

Beşinci koltuğun Kutsal Müridi ve Efendi'nin kurmay subayı.

“Risya?!”

“Selam Mismis. Görüşmeyeli uzun zaman oldu. Nasılsın?”

Risya, şaşkınlıktan sesi çatallanan Mismis’e umursamazca el salladı. Diğer eliyle de astral iplere dolanmış olan Rin’i kendine doğru çekti.

“R-Risya, o ışık yoksa...”

“Ha, bunu mu diyorsun? Evet, doğru; bu astral güç. Ama diğer İmparatorluk askerlerinden bunu sır gibi sakladığından emin ol.”

“Ne?!”

“Ayrıca, Isk.”

Kutsal Mürit bakışlarını tekrar ona çevirdi; o keskin gözleri çoktan Iska’nın elinde hazır tuttuğu siyah kılıca odaklanmıştı.

“Daha ne kadar o şeyi elinde tutacaksın? Kınına sok şu bıçağı, olur mu?”

“............”

“Ah, sorun ne?”

“...Peki. Ama lütfen neler olduğunu açıkla.”

Silahını kınına soktu. Rin hala bağlı ve hareketsizdi. Arkasında, Sisbell’in sırtına yapışmış bir halde zangır zangır titrediğini hissedebiliyordu.

...Neler döndüğünü bilmiyorum ama bu durum çok kötü.

...907. Birim, yanlarında iki cadıyla yakalandı.

Hem de bir Kutsal Mürit tarafından.

Bu vatana ihanetti. Muhtemelen idam edileceklerdi. Rin ve Sisbell de öyle. Ya da belki de ölümden daha beter bir kaderle yüzleşeceklerdi.

“Açık konuşacağım. Bizi öldürecek misiniz?”

“Güzel bir soru Isk. Yani nerede durduğunun gayet farkındasın. Bir İmparatorluk askeri olarak görevlerini tamamen terk etmemişsin gibi görünüyor.”

“............”

“O halde cevap vereyim. Isk, burası İmparatorluk. Buna karar verme yetkisi bende değil. Bir İmparatorluk askerinin yaşayıp yaşamayacağına—”

Risya gökyüzüne baktı.

Başının üzerinde bir ışık kapısı daha açıldı.

“—sadece Efendi Yunmelngen karar verebilir.”

Işık kapısından gümüş tüylü bir yaratık fırladı. Bir kedi gibi havada taklalar atarak Risya’nın yanına hafifçe iniş yaptı.

“Girişim uygun oldu mu, Ekselansları?”

“Nasıl istersen öyle yap. Beni nasıl takdim ettiğinle ilgilenmiyorum.”

Yaratık iki ayağı üzerinde dikildi.

“K-konuşuyor mu?!”

“Sadece insanların konuşabildiğini mi sanıyordun? ...Ah, sanırım bu şekilde ifade etmem yanlış anlaşılmalara yol açacak. Neyse, pek de umurumda değil.”

Yaratık Mismis’e gülümsedi. Bir tilkininki kadar görkemli kürkleri olsa da, yüzü bir insanla kedinin arasındaydı. Gözlerinde bir çocuğun sevimliliği olsa da, aynı zamanda tekinsiz bir parıltı taşıyordu.

Tilki mi? Kedi mi?

Bu ne biçim bir yaratıktı?

“...Hey, Kutsal Mürit Hanım.” Jhin, kasten Risya ve yanındaki yaratık arasında bakışlarını gezdirdi. “Şu şakayı bir kessene.”

“Hmm? Şaka nerede Jhin-Jhin?”

“Ekselansları, sakallı, devasa bir adamdır. Yılda bir kez İmparatorluk üssüne uğrar.”

“Evet, o bir dublör. Hatta tarihsel olarak bakarsak, dokuzuncusu.”

“......Ne dedin sen?” Jhin şaşkına dönmüştü. “Bu ne demek oluyor? Onun sahte olduğunu mu söylüyorsun?!”

“Aynen öyle. Baksana gerçek Efendi ne kadar minicik. Halk bunu öğrenseydi kıyamet kopardı.” Risya rahatça başını salladı. “Gerçek Efendi tam yanımda duruyor.”

“...”

“Hala bana inanmıyor musunuz?”

“...Tabii ki hayır.” Jhin, bunu söylerken kadının bakışlarını doğrudan karşıladı. “Şu konuşan hayvan beni şaşırttı ama söylediklerin imkansız... Biz bir hayvana hizmet etmek için İmparatorluk kuvvetlerine katılmadık.”

“O halde, neden katıldığınızı sanıyorsunuz?” diye sordu gümüş tüylü yaratık. Gözlerinde keskin bir zeka okunuyordu. Ağzını açtığında ise dişlerinin parıltısı göründü. “Eğer bir kurmay subay ve bir Kutsal Mürit'in, Efendi Yunmelngen dışında birine hizmet ettiğini düşünüyorsanız, lütfen beni de aydınlatın; bu kişi kim olabilir?”

“......Şey.”

“Bunu bir onur olarak kabul edebilirsiniz. Ne de olsa kendimi nadiren gösteririm.”

Hiçbirinin verecek cevabı yoktu. Astral iplerin arasında debelenen Rin bile duydukları karşısında dehşete düşmüş, dikkati dağılmıştı. Iska, bacaklarının titremesine engel olamıyordu.

...Bu yaratığın Efendi olması mı gerekiyor?

...Saçmalık. Kimsenin buna inanmasını bekleyemezler!

Mantığı bunu kabul etmeyi reddediyordu.

Ancak yaratığın aurasında tuhaf bir şey, tekinsiz bir baskınlık vardı. Dövüşmüyor olmalarına rağmen Iska, yaratıktan yayılan ve bir safkanın aurasından bile daha kudretli olan o şeyi hissedebiliyordu. Bu, neredeyse Kurucu'nun yaydığı o yoğun hisse benziyordu.

“Ah, demek Iska sensin.”

Efendi'nin gözleri, hilal şeklini alacak kadar kısılarak gülümsedi.

“Crossweil’in varisi sensin, değil mi? Astral kılıçlar sende olduğuna göre başka açıklaması olamaz.”

“Ustamı nereden tanıyorsun?!”

“Onu senden çok daha iyi tanıyorum. Evet, sadece sohbet etmeye gelmiştim.”

Şap.

Yaratık elini Rin’in kafasına koydu.

“Seni gidi!”

“Vay, ne kadar da hırçın bir cadısın böyle. Bir insanın beni ısırmaya çalışmayalı epey olmuştu. Eğlenceli olacağa benziyorsun. Pekâlâ, bu kadarı kafi. Eve dönelim, Risya.”

“Ne? Şimdiden mi? Bu tesisi incelemeyecek miydik?”

“Onu dokuzuncu koltuk halledebilir. Benim önceliğim bu cadıyla oynamak. Bak hele.”

Efendi, Rin’i ensesinden kavradı. Bunu yaptığı an, sonunda gözlerini ileriye dikti.

“Üçüncü Prenses Sisbell.”

“B-beni nasıl tanıyorsun?!”

“İmparatorluk başkentinde bir konuşma yapalım. Bu konu seni de ilgilendiriyor.”

Ardından gözden kayboldular…

Arkadalarında Risya ve Rin’i sürükleyerek, ışık kapısının ötesine geçip gittiler.

“Seni bekliyor olacağım, Kara Çelik’in varisi. Gel de gezegenin kaderini belirleyecek meseleler üzerine hasbihal edelim.”

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.