Nebulis Kraliyet Sarayı.
Gezegenin Kalesi. Egemenliğin en güçlü liderlerini bünyesinde barındıran o heybetli binek.
Efsanelere göre, billurlaşmış astral güçlerin kadim sanatlarıyla inşa edilmişti. Sıradan bir alev bu koridorlara zarar veremez, tek bir gülle deliği bile sabaha kalmadan kendini onarırdı.
Öyle ki, burayı yıkmak imkansız bir hayaldi. Tam bir yüzyıl boyunca yıkılmazlığın, sarsılmazlığın yegane simgesi olmuştu. Ve şimdi, o yüz yıllık hakikat kağıt bir kule gibi devrilmişti.
"Olacağı buydu zaten…"
Kraliçe Odası; azametli taş sütunları, rengarenk vitrayları ve şarap kırmızısı halılarıyla kutsal bir mekandı.
Bir zamanlar kutsal olan bir mekan, diye düzeltti zihninde Alice, derin bir iç çekerek.
Güneş ışığı, gözlerinin önüne serilen yıkımı aydınlatıyordu. Halılar parça parça edilmiş, ikinci kattaki vitray pencereler tanınmaz halde tuzla buz olmuştu. O sarsılmaz taş sütunlar bile ortadan ikiye ayrılmıştı. Kraliçe ile birinci kademe Aziz Mürit Joheim arasındaki o amansız savaşın bilançosuydu bu.
Çarpışmanın yıkıcı sonucu, zihinlerinde hâlâ tazeliğini koruyordu.
Alice gözlerini yerdeki o koyu kan lekesinden kaçırdı. Kraliçenin ve ablası Elletear’ın döktüğü kandı bu.
Savaşın doğası buydu işte. Kan dökülmeden biten tek bir mücadele bile yoktu. Aliceliese bunu yüreğinin derinliklerinde biliyor olsa da, o dehşetle yüzleşmeye pek hevesli değildi.
"Prenses Alice! Bahçedeki yangınları tamamen söndürdük!" Kraliyet muhafızlarından biri soluk soluğa Kraliçe Odası'na daldı. "Hâlâ duman yükseliyor ama yangının yayılma tehlikesi kalmadı. Yenilenme çalışmalarına devam ediyor, bir yandan da bahçede düşman arıyoruz."
"Teşekkür ederim. İçimizde hâlâ Aziz Müritler varsa büyük tehlikedeyiz demektir. Arama ekiplerine Gezegen Meskenleri de eşlik etsin."
"Emredersiniz!" Muhafız eğilerek selam verdi ve arkasındaki askerlerle birlikte hızla uzaklaştı. Alice ile Rin gidenlerin ardından bakakaldı.
"Ne düşündüğünü söyle bana, Rin."
"İmparatorluk güçlerinin geri çekilme ihtimali çok yüksek." Rin, ikinci kattaki kırık pencereden bahçeye baktı. Yanakları hâlâ kurum içindeydi. "Bir gecede kraliyet ailesinden birkaç kişi kayboldu. Ne yazık ki İmparatorluk ordusunun eline düştüklerini varsaymak zorundayız."
"…İmparatorluk için bunlar savaş ganimeti sayılır."
"Safkanları ele geçirdikten sonra düşman bölgesinde kalmaları için bir sebep kalmadı. Ama başka bir şeyin peşinde olduklarına eminim. Gizli bir amacın."
"…Evet." Dişlerini gıcırdattı.
Her şey tek bir gecede olup bitmişti. Sadece birkaç saat içinde Nebulis Egemenliği, tarihinin en ağır yenilgisini almıştı. Şimdilik Alice, saldırıda hedef olan en az dört kraliyet ailesi üyesinden haberdardı.
Bir kişi iş göremez haldeydi:
— Kraliçe Mirabella Lou Nebulis IIX: Sol kolundaki yaraları dikmek üzere ameliyatta.
Üç kişi kayıptı:
— Lou Hanedanı, En Büyük Prenses Elletear: İmparatorluk ordusu tarafından esir alındı.
— Lou Hanedanı, En Küçük Prenses Sisbell: Malikânede İmparatorluk ordusu tarafından esir alındı.
— Zoa Hanedanı Lideri Growley: Görev başında kayıp. Görenlerin bildirmesi rica olunur.
Bunlar önemsiz kayıplar değildi.
Ülkenin çöküşünü getirecek kadar ağır bir tabloydu. İmparatorluk safkanları ele geçirdiğine göre, bir sonraki hamlelerinin ne olacağını kestirmek imkansızdı.
…Ama suyun altında başka şeyler dönüyor.
…Ve bunu sarayda sadece Rin ile ben biliyoruz.
Bu komplonun arkasında birileri vardı; Alice için en az İmparatorluk kadar aşağılık olan hainler. Asıl caniler onlardı. Hem kraliçeye ihanet etmiş hem de küçük kız kardeşi Sisbell’i kaçırmışlardı.
"Bu İmparatorluk akını sadece onların başının altından çıkmadı."
"Darbe girişiminin arkasındaki asıl beyin Hydra. Hanedan lideri, İmparatorluk askerlerinin kılığına girmiş büyücülerle malikâneye saldırdı ve yerle bir etti."
Kız kardeşini İmparatorluk güçlerinin kaçırdığı hikayesine kimse şüpheyle yaklaşmazdı.
…Yani, ben bile bu yalana kanmıştım.
…Iska bana gerçekleri anlatmasaydı, bütün gazabımı İmparatorluk’a yöneltecektim.
Bir önceki gece, İmparatorluk kılıç ustası Iska ile yeniden bir ölüm kalım savaşına girmişti. Acımasız bir mücadeleydi, hiç müsamaha göstermemişti. Hayalindeki o kutsal savaşla kıyaslanamayacak olsa da kendini durdurmayı başaramamıştı.
"Bırakalım artık."
"Kim olduğunu unuttuğun anlarda seninle dövüşmek istemiyorum, Alice. Şu an birbirimizle savaşacak zaman değil."
"……"
"Leydi Alice? Leydi Alice, iyi misiniz?" Kraliyet muhafızlarından birinin sesiyle irkilerek kendine geldi.
"Ah, evet."
Sadece bir an için anılara dalmayı planlamıştı ama sandığından daha uzun bir süre geçmiş gibiydi.
"Beni bağışlayın ama çok bitkin görünüyorsunuz…," diye devam etti muhafız.
"Hayır, iyiyim. Sadece derin düşüncelere daldım." Yüzüne yapmacık bir gülümseme yerleştirdi.
Gerçekte ise ölesiye yorgundu. Savaş meydanında bile bütün bir gece boyunca teyakkuzda kalmak ender rastlanan bir durumdu. Kraliçenin yerine emirler yağdırdıktan sonra Alice’in tüm enerjisi tükenmişti.
"…Doğru. Bana bir bardak su getirebilir misin acaba? Konuşmaktan boğazım kurudu."
"Hemen getiriyorum."
"Biraz da şeker ve kafein hapı," diye ekledi Alice.
Şeker ve uyarıcılar zihnini açacak, yorgunluğunu biraz olsun hafifletecekti. Dinlenmeye vakit yoktu.
…Önce sarayın iç güvenliğini sağlamalıyım. Sonra da halka yapacağım açıklamayı hazırlamam gerek.
…Ve Sisbell’i gizlice kurtarmak için bir plan yapmalıyım.
Dişlerini sıktı. Kraliçe aldığı yara yüzünden saf dışı kaldığına göre, Lou Hanedanı'ndan bir şeyler yapabilecek tek kişi kendisiydi.
"Alice burada mı?"
Kraliçe Odası'nda yankılanan sert bir topuk sesi, siyahlar içindeki bir adamın gelişini müjdeledi. Yüzünü metal bir maskeyle gizleyen bu adam, kraliyet ailesinin bir ferdi ve Zoa soyunun danışmanıydı.
"Lord Mask? Size ne oldu böyle…?" Alice söze başlarken duraksadı.
Üstü başı paramparçaydı. Yüzündeki ve giysilerindeki kan lekelerini görünce gözlerine inanamadı. İmparatorluk güçleriyle mi çatışmıştı? Ancak vücudundaki yarıklar kurşun izine benzemiyordu. Sanki keskin bir kılıçla doğranmış gibiydi ama öyle olsaydı yaralar çok daha derin olurdu.
O halde ona bunu yapabilen neydi?
"Ah, sadece ufak bir dansa kalkıştım. Partnerim biraz yaramaz bir hanımefendiydi."
"…Aziz Müritlerden biri miydi?"
"Kim bilir? İsimlerimizi bahşedecek kadar nazik bir ortam yoktu. Birkaç hamlede bulundum ama beni kibarca reddetti. Çoktan saraydan ayrılmış olmalı," diye yanıtladı Lord Mask, gayet ciddi bir tavırla. "Siz geçici kraliçemize acil bir mesajım var. Ay Kulesi içindeki aramamızı tamamladık. Hiçbir İmparatorluk askeri kalmamış. Gizli kameraları kontrol etmek üzereyiz."
"Güvende olduğunuzu gördüğüme sevindim."
Alice bunu öylesine söylemiyordu. Gerçekten öyle hissediyordu. Perde arkasında çekişiyor olsalar da sonuçta aynı kanı taşıyorlardı. Kimsenin zarar görmesini istemezdi.
"Güvende mi? Sanırım durumu çok yanlış anladınız," diyerek Alice’in umutlarını tek kalemde sildi Lord Mask. Sesi öyle yüksekti ki Alice ve Rin şaşkınlıkla ona döndü. Kraliyet muhafızları bile dikkatlerini ona çevirmişti.
"Sarayımız İmparatorluk güçleri tarafından işgal edildi. Bahçelerimiz küle döndü, soydaşlarımızın kanı döküldü, hanedanımın lideri Growley de dahil olmak üzere ailemizden birkaç kişi kayıp." Lord Mask, sanki kraliyet muhafızlarının vicdanına sesleniyormuş gibi kollarını iki yana açtı. "Ve en önemlisi, halkımız nefretle kavruluyor, huzursuzluk büyüyor. Ve siz güvende olduğumuzu mu düşünüyorsunuz?"
"……"
"Zoa kanadı, Lou hanedanına defalarca yol gösterdi, sayısını ben bile unuttum. İmparatorluk’a saldırmamız için size yalvardık. Taleplerimiz reddedildi ve sonuç olarak ilk kanı İmparatorluk güçleri döktü," dedi Lord Mask. "Yani bütün suç kraliçemizin omzundadır."
Amacının ne olduğunu sormasına bile gerek yoktu. Her şey ortadaydı; tahtın devri.
"Her neyse…" Maskenin kenarlarından derin bir iç çekiş sızdı. "Şimdi bu konuyu tartışmanın sırası değil. Zoa’nın bir ferdi olarak en büyük önceliğim hanedan liderimizi bulmaktır. Ne de olsa burada mantığa uymayan bir şeyler var."
"…Astral büyücü olarak orduda uzun yıllar hizmet verdiğini biliyorum."
Growley; ikinci nesil Vice taşıyıcısı. Burada onun gösterişli sicilinden habersiz tek bir kişi bile yoktu.
…İmparatorluk askerleri tarafından esir alındığını hiç sanmıyorum.
…Bir Aziz Mürit'in bile onu alt edebileceğini zihnimde canlandıramıyorum.
Zoa kanadının bu kadar endişelenmesinin sebebi buydu işte. Şu an kraliçeye ya da Alice’e karşı açıkça cephe alamazlardı. Liderleri yanlarında yokken Lou hanedanını karşılarına almak akıl kârı değildi.
"Bu arada—" Lord Mask tam bir şey söyleyecekken durdu ve başını yana eğdi.
Kraliçe Odası'na bir kişi daha girmişti.
Bembeyaz takımları içinde heybetli bir adam, kendinden emin ve rahat adımlarla onlara doğru ilerliyordu.
"Leydi Alice," diye fısıldadı Rin.
"Biliyorum Rin. Sabırlı olmalıyım, değil mi?" Alice elini yumruk yapıp öfkesini bastırmaya çalıştı. Karşısında beliren kişi Hydra hanedanının üyesiydi.
"Güvende olduğunuzu görmek ne büyük bir lütuf, sevgili prensesim," dedi Talisman, net ve pürüzsüz bir sesle. "Kraliyet muhafızlarının çabalarına da minnettarım."
Keskin yüz hatları hem alçakça bir kibir hem de çekici bir zarafet taşıyordu. Hem Alice’e hem de muhafızlara teşekkür etmeyi ihmal etmemişti.
…Kibrin vücut bulmuş hali.
…Buna nasıl cesaret eder? Bütün o yaptıklarından sonra; kardeşimi kaçırıp İmparatorluk askerlerini ülkemize soktuktan sonra hem de.
Öfkeden ziyade başka bir şey hissediyordu; neredeyse bir tür dehşet dolu hayranlık.
Mükemmel bir oyundu. Ülkeyi yıkmayı hedefleyen o darbenin arkasındaki beyin, tırnaklarını saklamış, sadık bir hanedan lideri rolünü büyük bir ustalıkla oynuyordu. Böyle bir tiyatroyu sergilemek için ne kadar kaşarlanmış olmak gerekiyordu acaba?
"Sevgili Alice." Talisman doğrudan onun gözlerinin içine bakıyordu. "Elletear ve Sisbell’in kaybolduğunu öğrenmek beni derinden yaraladı, başınız sağ olsun."
"Ih."
"Onlar ailemizin en değerli fertleri," diye devam etti Talisman. "Onları bulmak için tüm imkanlarımı seferber edeceğim."
"…Bunu karşılıksız bırakmam."
Yaptığı bunca şeyden sonra nasıl olur da böyle rahat konuşabiliyordu? Şayet Rin yanında olup onu teskin etmese, Alice hırsından gazaba gelip ortalığı birbirine katardı.
Önce sabretmesi, kendini tutması gerekiyordu.
Talisman’ın kurduğu tuzağa dair ellerinde resmi bir kanıt yoktu. Şurada çıkıp adamın pisliklerini ifşa etmeye kalksa, kendi adamlarını bile inandıramazdı. Alice alt dudağını ısırıp öfkesini sineye çekti.
"Hayatta olduğunuzu duymak içimi rahatlattı Lord Talisman. Bir de size sormak istediğim bir husus var," diyerek söze girdi Lord Mask. Bu defa kurduğu cümleler tam bir can simidi olmuştu. "Meseleyi hâlâ tam olarak kavrayabilmiş değilim. Söylenene göre İmparatorluk saldırısından yalnızca Güneş Kulesi yara almadan kurtulmuş."
"Maalesef öyle. Saldırılarını Kraliçe Sarayı’nda yoğunlaştırdılar. Niyetlerini daha evvel sezebilseydim, kendi adamlarımdan daha fazlasını kurtarabilirdim. Çok yazık oldu."
Arada donuk bir sessizlik oluştu. Lord Mask ve Talisman. Oldukça uzun boylu olan bu iki adam, aralarındaki havayı germe pahasına gözlerini birbirine dikmişti.
"Bir şey daha var," diye devam etti Lord Mask. "Hane reisimiz Growley şafak vaktinden beri kayıp. Başına ne geldiğine dair bir fikriniz var mı?"
"Aksine, hiç yok. Fakat hemen bir arama ekibi çıkarabilirim," diye karşılık verdi Talisman. "Bir haber alırsam sizi derhal bilgilendiririm."
"Teşekkürler. Öyleyse bana müsaade."
Geri çekilme adımını ilk atan Lord Mask oldu.
Konuşma kısa sürse de Alice’e üzerinde çalışabileceği kıymetli ipuçları sunmuştu.
Acaba biliyor mu, diye düşündü Alice.
Zoa ailesi de İmparatorluk güçlerinin baskınında Hydra’nın parmağı olduğundan şüpheleniyor olmalıydı.
Fakat ellerinde kanıt bulunmadığından bir şey yapamıyorlardı.
Alice ile tamamen aynı durumdaydılar. Aradaki tek fark, Zoa ailesi parçaları henüz birleştirmeye çalışırken Alice’in failden adı gibi emin olmasıydı.
Talisman, "Görüyorsun ya Alice, bu görülmemiş zorlukların üstesinden el birliğiyle geleceğiz," dedi.
"…Evet," diye geçiştirdi Alice.
Talisman, Kraliçe Odası’ndan ayrıldı. Adamın o kendinden emin, kendinden hoşnut adımlarla yürüyüşü Alice’in sinirini bozuyordu.
"Prenses Alice, kraliçemiz uyandı!" Beyazlar içindeki sağlık ekibi hemşirelerinden biri koşarak yanlarına geldi. "Kolundaki ameliyat tamamlandı. Hâlâ anestezinin etkisinde ancak aranızda kısa bir konuşma geçmesine engel olacağını sanmıyorum."
"Teşekkür ederim. Hemen geliyorum." Alice, Rin ile göz göze gelip başıyla onay verdi. "Rin…"
"Planladığımız gibi halledeceğim." Rin hafifçe eğilerek Alice’in yanından geçip gitti.
Köşke gidiyordu. Iska, suikastçıların yapıyı yerle bir ettiğini iddia etmişti; Rin de durumu kendi gözleriyle görmek istiyordu.
Sana güveniyorum Rin.
Hydra’nın da Zoa’nın da nereye gittiğinden şüphelenmesine izin verme.
Hemşire, "Prenses Alice, kraliçenin odasına geçelim," diye üsteledi.
"Pekala," dedi Alice. "Beni hemen yanına götür."
Nebulis Hükümranlığı. Yıldız Kulesi.
Lou Hanesi reisinin özel mülkü: Yıldız Tozu Gökdeleni. Burası, Nebulis Hükümranlığı’nın ilk kuşak liderlerinden bu yana Lou ailesine devredilmişti.
Oturma odasında Kraliçe Mirabella Lou Nebulis IIX, pencereden dışarıyı seyrediyordu. Alice’in tahmin ettiğinden çok daha iyi durumdaydı. Gece boyu süren ameliyat başarıyla tamamlanmış, sol kolu sargılarla kaplanmıştı.
"Anne…"
"Zavallı bir haldeyim. Mazeret uyduracak yüzüm bile yok." Kraliçenin sesi adeta bir iç çekiş gibi döküldü dudaklarından. "Sözde kraliçe olarak görevlerimi yerine getirecektim… Ne ara bu kadar acizleştim ben?"
Sağ eliyle sarılı sol kolunu kavradı. Kızarık gözlerini kızına çevirdi.
Ağladın mı anne?
Yoksa uzun süre anestezide kaldığın için mi gözlerin böyle?
Alice, kraliçenin dün gece yaşananları öğrendiğini tahmin ediyordu: Büyük kızının bir Aziz Mürit tarafından kaçırıldığını, küçük kızının ise İmparatorluk kuvvetleri aile köşkünü bastığında saldırıya uğradığını duymuş olmalıydı.
"Hekimler, annemle bir an için yalnız kalabilir miyiz?"
"Nasıl isterseniz Majesteleri." Hekimler birer birer odayı terk etti.
Ayak seslerinin koridorda kaybolduğunu duyan Alice, kapıyı kilitledi.
"Anne, sana anlatmam gereken çok önemli bir mesele var."
"…Her şeye hazırlıklıyım. Özellikle bu şartlar altında, hayırlı bir haber olmadığını biliyorum. Davranışlarım yüzünden öz kızımın beni azarlamasına bile razıyım."
Alice, acı bir tebessümle hafifçe gülen annesinin gözlerinin içine bakarak konuştu. "İyi bir haber değil belki. Ama tüm bu gidişatı tersine çevirebilir."
"Ne?"
"Sisbell’i kurtaracağım. İmparatorluk kuvvetlerinin elinden değil, Hydra’nın elinden."
"…Alice? Sen ne dediğinin farkında mısın?" Kraliçenin sesine bir an için can geldi. Bir süredir donuk bakan gözleri parıldadı, kızının yüzünü incelerken bakışları yeniden keskinleşti.
"İmparatorluk kuvvetlerini başımıza musallat eden Hydra’ydı anne."
Sessizlik oldu.
"Kendi birlikleri, İmparatorluk askeri kılığına girip köşkümüze saldırdı. Beş hizmetkar buna gözleriyle şahit oldu ve şu an güvendeler."
"…Alice, bu bilgiye gerçekten güvenebilir miyim?"
"Tahta geçme hakkım üzerine yemin ederim. O beşini kendi gözlerinle gördüğünde sen de ikna olacaksın." Alice’in sözleri üzerine kraliçe derin düşüncelere daldı.
Alice istikrarını bozmadan anlatmaya devam etti. "Ayrıca elimizde güçlü karineler var. Güneş Kulesi’nin dün geceki akın sıyrığından bile etkilenmeden kurtulmasını tesadüf sayamayız. Hem biliyorsun anne, o kargaşada cadı Vichyssoise da hücresinden kaçırıldı."
Kraliçe suskunluğunu korudu.
"Hydra bu işgalden haberdardı. Hatta bunu yıllar öncesinden planlamış olmalılar."
"İki taraf da emelleri için her yolu mübah sayıyor demek ki." Kraliçe bir süre sonra içini çekti. "Darbe girişiminde Hydra’nın parmağı olduğundan ben de şüphelenmiştim. Mesele Sisbell’in dönmesiyle kapanır sanacak kadar safmışım. Fakat onu durdurmak için İmparatorluk kuvvetlerini çağıracak kadar ileri gidecekleri kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi…"
"Haklısın. Şimdilik elimizde sadece karineler ve hizmetkarların görgü tanıklığı var. Onları alt etmemizi sağlayacak kesin bir kanıta henüz sahip değiliz."
"Demek Sisbell’i bu yüzden kaçırdılar," diyerek başını salladı kraliçe.
Sisbell’in 'Aydınlatma' yeteneği geçmişi üç boyutlu olarak yeniden canlandırabiliyordu. Küçük prensesi geri alabilirlerse, Hydra’nın İmparatorluk kuvvetleriyle iş birliği yaptığını kanıtlayabilirlerdi. Böylece Lou hanesinin itibarı kurtulur, kraliçenin yönetimi yeniden sağlam bir zemine otururdu.
"Teşekkür ederim Alice. Bütün detayları bilmesem de tablonun genelini görebiliyorum artık. İlk söylediğin şeye dönecek olursak, evet, Sisbell’i ne yapıp edip geri alacağız… Kendi çıkarıma olmasa bile kızım için her şeyi yapardım zaten."
"Bu hususta senin ferasetine ve tecrübene ihtiyacım var anne."
Alice pencereden dışarı baktı; önce tüm haşmetiyle duran Kraliçe Sarayı’na, ardından onun arkasında puslu bir siluet gibi yükselen Güneş Kulesi’ne gözlerini dikti.
"Sisbell’in nerede tutulduğuna dair bir tahminin var mı?"
Gözünün gördüğü her yer beyazdı.
Zemin, tavan, duvarlar… Hepsi lekesiz bir beyaza boyanmıştı. Üzerine yatırıldığı yatak bile aynı renkteydi.
"…Hydra beni daha ne kadar bu tıkıldığım yerde tutacak?"
Sesi duvarlarda yankılandı.
Kapısız bir yatak odasında olan Sisbell, her yönü birkaç metre uzunluğundaki bu lüks hücresinde kendi kendine konuşmaya devam etti.
Sisbell Lou Nebulis IX. Masal diyarlarından fırlamış bir başrol kadın kadar sevimli bir yüze sahipti. Çilek sarısı saçları ışıl ışıldı. İri gözleri bir prensese yakışır şekilde kararlı bakıyordu.
"Boyun eğmeyeceğim. İmparatorluk’un o soğuk zindanlarının yanında burası hiç kalır…"
En azından bir yatağı vardı. Üstelik mis gibi kokan temiz çarşaflarla donatılmıştı. İmparatorluk’ta geçirdiği günlerle kıyaslandığında burası oldukça konforluydu.
Beni burada kilitli tutacaklar.
Fakat bir prensese asla kaba davranamazlar. Aksi takdirde bunun hesabını vermek zorunda kalırlar.
Demek bu odanın amacı buydu. Peki ama benimle ne yapmayı planlıyorlar?
"Sırf sesimi kesmek için beni öldürmeye çalıştıklarını sanıyordum ama madem beni rehin tutuyorlar, amaçları bu olamaz…"
Zora kiştıklarında beni Lou ailesine karşı bir koz olarak kullanmayı mı planlıyorlar acaba?
"A-ah, doğru ya!" Sisbell aniden kafasını kaldırdı. Bu imkansız fikri şimdiye kadar nasıl akıl edememişti? "Aydınlatma yeteneğimi kullanıp bu odaya getirildiğim ana kadar yaşanan her şeyi görmem yeterli…!"
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.