Lou Erz malikanesi. Doğu kanadı. İkinci kat.
“Burası Okçular Salonu’ydu, değil mi?”
Sanki beş yıldızlı bir oteldeymiş gibi hissettiriyordu. Iska, kusursuzca yapılmış yatağı temkinli bir şekilde inceledi.
“Ya yastıkların içine cam kırıkları serpiştirdilerse? Umarım su sürahilerinde zehir falan yoktur. Gerçi üzerine çok düşünmenin alemi yok. Ne de olsa benim bir İmparatorluk askeri olduğumu zaten biliyorlar…”
Odasına yerleştirileli henüz bir saat bile olmamıştı. Şu ana kadar tuhaf bir şeye rastlamamıştı ama odanın güvenli olduğuna da tam olarak güvenemiyordu.
“Jhin kendi başının çaresine bakar ama komutan ve Nene iyi midir acaba? Haberleşme cihazım... Ah, doğru ya. Onları teslim etmek zorunda kalmıştık.”
Bütün ekipmanlarını teslim etmişlerdi; haberleşme cihazları, Jhin’in tüfeği, hatta Iska’nın yıldız kılıçları bile artık onlarda değildi. Elletear, "tatillerinin" son gününde hepsini iade edeceğini iddia etmişti.
Pencereden bakınca şirin bir kasaba manzarası görülüyordu. Ufukta saraya uzaktan yakından benzeyen hiçbir yapı seçilmese de merkez eyaletin belirsiz binaları silüet halinde seçilebiliyordu.
Kaçmak istersem, pencereden rahatça çıkabilirim aslında.
Açık bir kafesteki kuşlar gibiyiz.
Kaçmaya yeltenseler bile düşman bölgesindeydiler. Üstelik bir cadıya korumalık yaptıkları İmparatorluk karargahının kulağına gidecek olursa, her şey biterdi.
"Kaçmak istersen, buyur kaç." Elletear’ın gülümsemesi, gözlerini kapattığında bile zihninde canlanıyordu.
Tık...
“Iska,” diye fısıldadı biri kapının dışından. “İyi misin?”
“Sisbell?”
“Burası misafir katı. Saygısızca bir şey yapacaklarını sanmıyorum ama...”
Çilek sarısı saçlı kız hızla odaya süzüldü. O da tıpkı Iska gibi yastıkları ve yatağı didik didik inceledi.
“Oturma odasında bir şey yok,” diye gözlemledi.
“...Tuzak falan mı?”
“Yani, dinleme cihazı.”
“Sana ne oldu böyle? Ağzın açık kalmış, seni böyle görmek tuhaf.”
“...Senden böyle bir şey duyacağımı hiç düşünmemiştim Sisbell. Ben de az önce baktım ama bir şey çıkmadı.”
Iska bu konuda zaten tedbirliydi. İçeri girer girmez her köşeyi hata ve gizli kamera ihtimaline karşı taramıştı. Bir saat geçmesine rağmen hala elinde somut bir şey yoktu.
Sisbell bir prenses, yani bu mülk aslında onun sayılır.
Sadece benim birliğim korumalık yapacak sanıyordum.
“Eğer bunları kullanacak biri varsa o da ablamdır. Ben de ona güvenmiyorum.”
Prenses koltuğa yerleşti.
Iska, kızın bu iddiasına şaşırmıştı. “Kendi ailenden biri olmasına rağmen mi?”
“Evet. Şu an için konumumu Lord Mask’e sızdıranlar listesinin başında o var. Sonra da büyük ablam Alice geliyor... Ama şüphe ölçeğimde Elletear’a on üzerinden yedi veya sekiz, Alice’e ise üç veya dört veririm.”
“Korumaların olarak neye dikkat etmeliyiz?”
“Önce dinleme cihazları. Sonra güvenlik kameraları. Şansımıza, burada hiç yok gibi görünüyor.”
Sisbell gözleriyle tavanı taradı. Bir yerde toplu iğne başı kadar bile bir delik olsa, öteki tarafta bir kameranın kurulu olma ihtimali vardı.
“Bir prensesin İmparatorluk güçleriyle iş birliği yaptığına dair kanıt oluşturmaya çalışıyor. Kısacası, benim sana devlet sırlarını ifşa ettiğim ya da tam tersi bir anı yakalamayı umuyor.”
“Yani benim sana bizimkileri verdiğimi mi yakalamak istiyor?”
“Teyakkuzda olmalıyız. Ablamın aileme ihanet ettiğini varsayalım.”
Sisbell haklı olabilirdi.
En büyük prensesin, kardeşini ve korumalarını şantajla bu lüks daireye getirmek için mutlaka bir amacı olmalıydı.
“Bir İmparatorluk tebaasının bunu sorması ne kadar doğru bilmiyorum ama... Onun yıldız gücü, sesleri yeniden üretebilen bir kayıt cihazı gibi bir şey mi?”
“Daha çok sesleri taklit edebiliyor,” dedi Sisbell tereddüt etmeden. “Bunu sana söyleyebilirim çünkü zaten kendisi de açık etti. Ablam geçmişte duyduğu sesleri yaratabiliyor. Mesela Lord Mask’in sesi gibi. Bu sadece bir taklit, bu yüzden onlara her şeyi söletebilir.”
“Yani söylenmiş şeyleri de söylenmemiş şeyleri de söyletebilir mi?”
“Evet. Ama konuşmaları manipüle edebildiği için, söyledikleri hiçbir zaman somut bir kanıt teşkil etmiyor.”
“Ah... Anlıyorum.”
Aydınlanma yeteneği geçmişteki olayları yeniden canlandırabiliyordu ve Sisbell tarihi değiştiremediği için kraliyet ailesi soruşturmalarda ona güveniyordu.
Büyük ablanın becerisi ise bu avantaja sahip değildi.
Yani gerçekten de sadece bir taklitten ibaret.
Tarafsız şehirlerdeki ses taklidi yapan sokak sanatçılarından bir farkı yok.
Pek bir işe yaradığı söylenemezdi.
“Sıradan bir vatandaş olsaydı, bu gayet güzel bir yetenek olurdu. Ama ablam en büyük prenses. Kimse bir taklitçiden etkilenmez.”
“Yani bir prensese yakışmayan bir güç mü?”
Açıkçası, Kurucu’nun soyundan gelen birinde bulunacak bir yetenek gibi durmuyordu.
Tüm safkanların istisnasız çok güçlü olduğunu sanıyordum.
Sadece ben de değil. İmparatorluk karargahı da bu yüzden onlara karşı hep temkinliydi.
Savaşta, Buz Felaketi Cadısı Aliceliese ve Dikenler Cadısı Kissing’in güçleri yıkıcıydı. Lord Mask’in uzayda yolculuk etme yeteneği kadar korkunç bir şey yoktu. Hatta Sisbell’in Aydınlanma yeteneği bile savaşın gidişatını değiştirebilecek bilgiler edinme potansiyeline sahipti.
Ama bir istisna var demek ki.
Onca insanın arasından, bu beceri bula bula en büyük prensesi bulmuş.
Elletear yeteneklerini biraz da onlardan nefret ettiği için ifşa etmiş olmalıydı. Gizlemenin bir getirisi yoktu.
“Kendi de dedi ya: ‘Sanırım tüm kraliyet ailesindeki en işe yaramaz güç benimki.’”
“Evet,” dedi Sisbell. “Ve bu bir gerçek. Ailemizdeki diğer üyelerin güçlerini deşifre edemem ama hizmetkarlar bile onun güçlerinin beyhude olduğu konusunda dedikodu yapıyor.” Sisbell zoraki bir gülümseme yerleştirdi yüzüne. “Çok ironik. Ablam her şeye sahip; harika bir hatip, bir dahi, etkileyici bir sosyete güzeli ve nefes kesici bir afet. Keşke sadece daha iyi bir yıldız gücü olsaydı. O zaman bir sonraki kraliçe o olurdu.”
“...O kadar muazzam biri mi?”
“Evet. Prensesler olarak Alice ve ben asla onun seviyesine ulaşamayız. Zoa ve Hydra bile kuyruklarını bacaklarının arasına kıstırıp pes ederdi.”
Cennet ona iki hediye bahşetmişti: Olağanüstü bir güzellik ve zeka.
Ancak gezegen, onu yıldız hediyesinden mahrum bırakmıştı; çünkü içindeki güç kraliçe olmasına yetmeyecek kadar zayıftı.
“Bir İmparatorluk askeri olarak, kraliçe olmanın ilk şartının dişli bir yıldız büyücüsü olmak olduğunu biliyor olmalısın.”
“Aslında Kurucu’nun tüm soyundan gelenlerin harika olduğunu varsayıyordum.”
“Bu açıdan bakarsak ablam bir istisna. Ama bunu korkutucu derecede kurnaz kalarak telafi ediyor. Ne dolaplar çevirdiğine dair en ufak bir fikrim yok...” Sisbell iç çekerek kendini ayağa kalkmaya zorladı. “Hadi gidelim Iska!”
“Hmm? Nereye?”
“Orası aşikar herhalde. Madem buraya tatile geldin, sana etrafı gezdirmek benim görevim. Her kuytu köşeyi göstereceğim—”
Küçük prenses kapının ötesini işaret etti.
“—ve bu kraliyet turunda tüm güvenlik kameralarını ve dinleme cihazlarını açığa çıkaracağız. Ablam kesin bir şeyler planlıyor. Önce amacını deşifre etmeliyiz.”
Lou Erz malikanesi. Doğu kanadı. İkinci kat.
Serili halılar eskimişti ama üzerlerinde zarif geometrik desenler vardı. Koridorların köşelerini bir sanat galerisini andıran devasa çiçek vazoları süslüyordu.
“Burası devasa bir yermiş. Yeterince hizmetçiniz var mı? Koridorda yürümeye başladığımızdan beri kimseyi görmedim,” diye mırıldanTay Jhin.
“Burası bir lüks daire, unutma.” Sisbell durup ona doğru döndü. “Burası dinlenmek, resmi görevlere ara vermek için kullanılan bir yer. Zihinsel yorgunluk için yalnızlık daha iyi olduğundan, buradaki hizmetçi sayısını asgaride tutuyoruz.”
“Yani sadece o beşi mi var?”
“Evet. Bir de birkaç bahçıvan ve aşçı. Malikanede yürürken birine rastlamak pek rastlanan bir durum değil.”
Bir İmparatorluk birliğinin böyle bir malikanede pervasızca dolaşması tuhaf hissettiriyordu.
“Açıkladığım gibi, hizmetçilerle bilerek karşılaşmanızı istiyorum. Dikkatlerini dağıtın,” dedi Sisbell kısık bir sesle.
“İstediğimiz her yeri keşfedebileceğimize emin misin?” diye sordu Komutan Mismis.
“Elbette. Tatildesiniz. Doğal olarak etrafı keşfetmek istersiniz. Sadece birilerinin sizi gördüğünden emin olun ve bana biraz zaman kazandırın, lütfen,” diye fısıldadı Sisbell, Mismis’in kulağına. “Her şeyi planladığımız gibi yapın. Birinci katı tavaf ettiğinizden ve tüm dikkati üzerinize çektiğinizden emin olun.”
Operasyon artık başlamıştı.
Jhin, Nene ve Komutan Mismis parmak uçlarında merdivenlerden aşağı süzüldüler. Iska ve Sisbell arkalarından bakıp göz göze geldiler.
“Hadi gidelim Iska.”
Malikanenin öbür ucuna, doğu tarafındaki misafir odalarından uzak olan batı kanadına gidiyorlardı. Oraya gitmek için özel bir yol izlemediler; hedeflerine giden yol merkez salondan geçiyordu.
Güvenlik kameraları ve dinleme cihazları için tetikteyiz.
Sisbell bana etrafı gezdiriyormuş gibi yaparken benim çaktırmadan böcekleri kontrol etmem lazım.
Koridorun kenarlarından çiçek vazolarının arkasına kadar...
Sisbell, Elletear’ın bir şeyler kurduğundan emindi.
“Benim odam batı kanadında. Gece sana orayı da gösteririm.”
“Söylerken kulağa bir tuhaf geliyor...”
“Sen sadece hayal kuruyorsun. Planladığımız gibi gözünü dört aç. Bir İmparatorluk askeri olarak bunun eğitimini almışsındır herhalde.”
“Söylemesi kolay tabii...”
Pasaja doğru baktı. Iska koridoru yüzeysel bir kontrolden geçirdi ve hiçbir şeye rastlamadı ama buranın temiz olduğunu da kesin olarak söyleyemezdi.
Dinleme cihazları veya kameraları İmparatorluktakilerden farklıysa işimiz zor.
Ben bile gözden kaçırabilirim.
“Pekala, bu iş zor olacak. Sanırım en şüpheli yerlerden başlayacağım.”
Koridorun duvarlarına bir kez vurdu, sonra birkaç adım daha ilerleyip aynı işlemi tekrarladı.
“Ne yapıyorsun?”
“Sesten duvarın içinin boş olup olmadığını anlayabilirsin.”
Dinleme cihazları oyulmuş duvarlara yerleştirilebilir veya ince duvarlardaki deliklere gizlenebilirdi. İmparatorluk güçlerinden bir istihbarat birimi, böyle bir şeyi bir öğleden sonrada halledebilirdi.
“Bir diğer nokta da halının altı. Bir santimin küçük bir parçası kadar olan bir hata, orada hiç dikkat çekmez.”
“...Bulabileceğinden emin misin?”
“Görürsem ya da üzerlerine basarsam anlarım. Ama odaklanmam gerekiyor, bu da epey yorucu bir iş.”
“Bu harika!” Sisbell, sanki bu anı beklermişçesine Iska’nın sol elini kavradı. Yumuşak parmakları Iska’nınkilerin arasına süzüldü ve ellerini birbirine kenetledi. “Astlarımın bunu başarabileceğini biliyordum! Sana güveniyorum!”
“Dediğim gibi, bırak da konsantre olayım! Ayrıca ben sadece bir korumayım...”
Bunu söylemesine rağmen henüz hiçbir şey bulamamıştı.
Otomatik kapıya bakarak içeride mekanik birtakım gizemler olacağını varsaymıştı ama şu ana kadar eli hep boş dönmüştü.
...Belki de odalara dinleme cihazı yerleştirmiştir?
...Benim odamda yoktu. Jhin, Nene ya da Komutan Mismis’in odasında da çıkmadı.
“Bütün bu lüks daireyi didik didik aramak pek pratik değil. Kapsama alanımızı daraltıp önemli konuşmalarımızı sadece o bölgeyle sınırlayacağız.”
“O halde...” Sisbell kollarını kavuşturdu, bir an boşluğa bakarak durumu tarttı. “Kontrol etmek istediğim bir şey var. Sence hemen yanımdaki odaya bir şeyler yerleştirilmiş veya gömülmüş olabilir mi?”
“Kulak misafiri olmak için mi? Evet, bu mümkün.”
Şans eseri 907. Birim üyeleri yan yana odalara yerleştirilmişti.
Iska’nın odası Jhin’inkinin yanındaydı ve Jhin kendi odasını çoktan tepeden tırnağa taramıştı. Bu durumda geriye tek bir yer kalıyordu...
“Odamın iki yanındaki odalar da şüpheli. Üçüncü kata!” Sisbell merdivenleri koşarak çıktı.
Odaların misafir odalarından farklı olduğu ilk bakışta anlaşılıyordu. Zira kapılardan birini Sisbell’in devasa bir portresi süslüyordu.
Iska iğneleyici bir tavırla, “Buranın senin odan olduğunu anlayabiliyorum,” dedi.
“Bu yağlı boya tablo benim kendi çalışmam. İki yıl önce yapmıştım.”
“Olamaz!”
“Ne demek istiyorsun?”
“Ne...? Ben kesinlikle bir ressama sipariş ettiğini sanmıştım.”
Iska sanattan biraz anlardı. Işık ve renk kullanımını profesyonel bir elin dokunuşu sanacak kadar etkilenmişti.
“Eğer bunu iki yıl önce sen yaptıysan, gerçekten dehşet bir yeteneğin var demektir.”
Prenses, bir şeyler imalar gibi Iska’nın kolunu çekiştirdi. Sisbell’in odasından birkaç metre ötedeki başka bir odaya yöneldiler. Sisbell kapıda asılı olan portreyi işaret etti.
“Bu da Elletear’ın kendi çalışması.”
“Ha? Bunun fotoğraf olmadığına emin misin...?”
Tabloda kaç yaşındaydı? On dört? On üç? Elletear kesinlikle Sisbell’in şu anki halinden daha genç görünüyordu.
Kollarındaki tüylere kadar her ayrıntısı işlenmiş, hiperrealist bir portreydi bu. Bu tablo gerçekten bir insan eliyle mi yapılmıştı? Birisi çıkıp da tuvale yüksek çözünürlüklü bir görüntü yapıştırıldığını söylese inanması çok daha kolay olurdu.
...İnanılmaz.
...Bu ne muazzam bir odaklanma ve beceri gerektirmiştir kim bilir?
Elletear Lou Nebulis IX.
Astral güç hariç, hayal edilebilecek her türlü yetenekle donatılmış en büyük prensesin dehasının ete kemiğe bürünmüş haliydi bu.
“Kilitli.” Sisbell, Elletear’ın odasının kapısını hafifçe itmeye yeltendi ama kapı santim kıpırdamadı. “Neyse, burası benim odama epey uzak zaten. Asıl sorun Alice’in odası.”
Iska refleksle, “Alice’in odası da mı burada?” diye sordu ama bu mantıklıydı. Burası kraliçe ailesinin mülküydü. Doğal olarak Alice’in de kendi odası olacaktı.
“Odamın hemen sağında kalıyor.”
Koridorda geri döndüler.
Kapıda bir portre asılıydı. Iska hayretle gözlerini kırpıştırarak tabloya baktı.
“...Şey.”
“Bu da ablamın iki yıl önce yaptığı kendi portresi.”
“Bir saniye... Alice’in her zaman üç gözü mü vardı?”
“Hayır. Sanırım çizdiği ilk gözü beğenmeyip yanına bir tane daha eklemişti.”
Iska, sarışın ve tatlı bir kızı değil de... iki yaşındaki bir çocuğun bile çizebileceği, insana benzemeyen bir şeyi tasvir eden portreye bakıyordu.
“Burada on tane kol var gibi duruyor.”
“Onlar saç telleri.”
“Peki ağzı neden kulaklarına kadar açılmış...?”
“Ruj sürmek istemiş ama biraz abartmış.”
“...Anlıyorum, sürrealizm tutkunu demek ki. Dış görünüşünü değil de, zihnindeki ideallerden kurtulup—”
“O kadar derin bir mevzu değil. Sadece berbat bir ressam o kadar.” Sisbell güldü. “Ablam sanata bayılır ama zerre yeteneği yoktur. Tam bir gurme gibidir; damak tadı çok hassastır ama yumurta bile kıramaz.”
“Öyle söyleyince...”
“Odasının içine baksak iyi olur. Ne kadar da cömertçe açık bırakmış.” Sisbell içeri gelmesi için işaret etti.
Kapıyı çoktan açmış ve içeri süzülmüştü bile.
“Şey, hmm. Alice’in odasına girmem gerçekten doğru mu...?”
“Elbette. Yoksa hata taraması yapamazsın...” Çilek sarısı saçlı kız, kapı eşiğini kapatarak başını kaldırıp ona baktı. “Yoksa ablamla aranızda yüzeysel olmaktan öte bir ilişki mi var...?”
“Hayır! Yanılıyorsun! Aramızda hiçbir şey yok! İlk kez Alsamira’da tanıştık!”
“...Tahmin etmiştim. Sen imparatorluktan eski bir aziz havarisisin, ablam ise egemen prenses. İki düşmanın iş birliği yapmasının imkanı yok.”
“K-kesinlikle.”
“O zaman sorun yok demektir. Bak Iska, buraya gel.” Onu kolundan tutup içeri çekti.
Iska içeride ne gibi lükslerle karşılaşacağını merak ediyordu ama misafir odalarından pek de farklı olmadığını fark etti. Temel fark, masa ve kanepenin daha çocuksu renklerde olmasıydı; ancak oturma odası genel olarak sadeydi.
“Daha önce pek kız odasına girmedim. Kendimi pek rahat hissetmiyorum...”
“Hangi kızların odasına girdin peki?”
“Nene ve Komutan Mismis’inkine. Yıl sonu temizliğinde onlara yardım etmek bizde bir gelenektir. Ama bu odanın pek temizliğe ihtiyacı var gibi durmuyor...”
Kitaplıklar, masa ve kanepe sıradan mobilyalardı. Dinleme cihazı aramak kolay olacak gibi görünüyordu.
“Senin odanı dinlemek için cihazları oturma odasının duvarı boyunca yerleştirmiş olmalılar.”
Eğer amaç yan odadaki sesleri duymaksa, bu durum cihazın olabileceği yerleri doğal olarak kısıtlıyordu.
“Hmm... Duvar ve tavana gelince... Sisbell, şu saatin arkasında ne var? Belki oraya tuhaf bir mekanizma takılmıştır.”
“Görünen bir şey yok.”
“Pencere veya perdelerin etrafında da yersiz bir şey göremiyorum... Belki de yanıldık.”
“Hayır, eminim. İçimde bir his var!” Sisbell halıyı tersyüz ederken seslendi. “Elletear bizi buraya getirdi. Kesin bir şeyler karıştırıyor. Hata olup olmadığını kontrol etmeliyiz!”
“Ama şu ana kadar hiçbir şey bulamadık...”
“Her yere bakmadık. Mesela, şuraya!”
Odanın diğer tarafına, Alice’in yatak odasına doğru koştu.
“Iska, buraya gel!”
“Ama orası onun yatak odası!”
“Araştırmamız lazım. Banyosuna bile bakmalıyız. Eğer bir yere bir şey yerleştirecek olsaydım, kesinlikle bu odaya saklardım!”
Sisbell ablasının yatağının üzerine atladı. Özenle yapılmış yatağı darmadağın etti, yastıkları ve çarşafları bir kenara fırlattı. Gözleri odanın köşesindeki gardıroba kilitlendi.
“Burası olmalı. Hiç şüphem yok. İçgüdülerim bana bunu söylüyor.”
“...E-emin misin?”
“İzle ve gör. Şaşırtıcı bir keşif yapacağımızdan eminim.”
Gardırobu ardına kadar açtı ve içindekilere bakıp gözlerini kırpıştırdı.
“B-bu da ne?! Bunları sakladığına inanamıyorum...!”
“Ne oldu Sisbell?!”
“Görünüşe göre Pandora’nın kutusunu açtım. Şuna bak.”
Sisbell, elinde siyah bir... ipliği tutarak ona döndü.
Hayır, bu sıradan bir iplik değildi. İnce bir kumaştı...
“A-aman Tanrım...! Hayatımda bu kadar zarif bir malzemeden yapılmış iç çamaşırı görmemiştim.”
“Az önce ne buldun sen?!”
“Buldum!” En küçük prenses, iç çamaşırını iki eliyle havaya kaldırdı.
Eğer bu ablasının gardırobundaysa, Alice’e ait olmalıydı.
...Alice’in bunları giydiğini düşünmek.
...Dur bir dakika! Ben ne hayal ediyorum?!
Iska, kendi düşüncelerini kovmak istercesine kafasını şiddetle sağa sola salladı.
Sisbell kazısına devam ediyordu. “Hafif esnek bir malzemeden yapılmış ince kordonlar gibiler. Kumaş çok lüks hissettiriyor. Iska, bunlar hakkında ne düşünüyorsun?!”
“Ahh?! Onları bana yaklaştırma! Neden bana gösteriyorsun ki?!”
“A-acaba dünyanın ‘yetişkinliğe adım atmak’ dediği şey bu mu...” Sisbell, gözlerini bu son derece yetişkin işi parçalardan ayıramayarak soluğunu tuttu. “N-ne kadar da müstehcen. Ablamın arkamızdan böyle şeyler sakladığına inanamıyorum. Bu durum vahim! Araştırmaya devam etmeliyim!”
“Peki ya dinleme cihazları?!”
“Bu bir aile acil durumu! ...Hmm? Bunlar ne?!” Sisbell gardırobun derinliklerinden, bu kez inci renginde bir kumaş parçası daha çıkardı.
Iska bile bunun ne olduğunu biliyordu; göğüsler için bir iç çamaşırıydı. Sorun malzemenin dokusu ve arkasındaki Sisbell’in parmaklarını gösterecek kadar şeffaf olan danteliydi.
Nedense prenses o şeyi kendi göğsüne doğru tuttu.
“...Öğğ. Elletear’dan beklerdim ama Alice’in bu kadar olgunlaştığını düşünmek... Umurumda olduğundan değil. Ben hâlâ büyüyorum!”
Belli ki bir şeyleri ölçüp biçiyor, pişmanlıkla dudağını ısırıyordu.
“H-her neyse, bunlar gerçekten çok şüpheli! ...Burnuma bir komplonun kokusu geliyor! Ablam neyin peşinde?”
“Tam olarak neyin kokusunu alıyorsun sen?!”
“Iska, lütfen bunları kanıt olarak güvene al. Ben aramaya devam etmeliyim!”
“Bunları bana verip durmanı gerçekten istemiyorum!”
Kendisine fırlatılan iki iç çamaşırını havada ürkekçe yakaladı.
Tüy kadar hafif ve yumuşak kumaşı ellerinde hissettiğinde Iska, onları yakından görmemek için gözlerini sıkıca yumdu.
...Odaklan evladım! Odaklan! Hayır, tam tersi! Odaklanma!
...Bunları tutmaya devam edemem. Başka bir yere koymam lazım.
“Onları senden alayım.”
“Şükürler olsun! Al şunları!”
“...İç çamaşırlarımı bayağı sıkı tutuyordun... Hisleri gerçekten o kadar iyi miydi?”
“H-hayır! Çok yumuşak bir malzemeden yapıldıkları için onları buruşturmamaya çalışıyordum—” Iska açıklamasını yaparken aniden kendine geldi.
Bir dakika? Az önce kiminle konuşuyordu?
Nazik ve tatlı bir sesti bu. Aynı zamanda vakur ve güçle yankılanan bir ses.
“...” Yavaşça gözlerini araladı.
Karşısında bulduğu manzara tam anlamıyla bir kaostu... Çatık kaşları ve titreyen omuzlarıyla sarışın bir kız duruyordu orada. Utancından yüzü alev alev yanarken elindeki iç çamaşırını alelacele arkasına sakladı.
“Dur bir dakika! Alice?!”
“Senin benim odamda ne işin vaaaaaaar?!” diye çığlığı bastı genç kız.
Pencereler zangırdadı. Sisbell, ablasının sesini duyunca bembeyaz kesilerek arkasını döndü.
“A-Abla?!”
“Sisbeeeeeeeell!”
“Ahhhhhhhhh?!”
Ortanca kardeş, düşmanlarına bile nadiren gösterdiği o korkutucu bakışlarla en küçük kardeşinin üzerine atıldı. Kaçmaya çalışan avını yatağın arkasına kadar kovaladı.
Fare yakalamaya çalışan bir kedi kadar çevikti.
“...Bir şeyler gördün, değil mi?”
“Ahhhhhhhhhhh?! Dur, yapma! Buz büyüsü hariç ne istersen...! T-Tamam, anladım! Bana bunu yapmamı Iska emretti!”
“Yalancı!”
Alice, arkasını Iska’ya dönmüş halde Sisbell’in tepesine çöktü.
Iska, kızın yüzündeki ifadeyi hayal bile etmek istemiyordu. Hatta o an oradan arkasına bakmadan kaçmaya hazırdı.
“Sisbell.”
“E-Efendim abla?!” Küçük kız gözyaşları içinde Alice’e baktı.
“Hiçbir şey görmedin. Saf merakımdan ötürü şöyle bir göz attığım yetişkin dünyasına dair tek bir kare bile görmedin. Beni anladın mı? Bu odada düzgün kıyafetlerden başka hiçbir şey yoktu.”
“...Iıı... ahhh...”
“Sesin gelmiyor.”
“Tamamaaaam!”
“Ve Iska, bu senin için de geçerli! Kimseye tek kelime etmeyeceksin!”
“E-Emredersin...!”
“Güzel. Hiç şahit yokmuş gibi davranalım o zaman.” Alice alnındaki teri sildi.
Tam o sırada Rin, elinde valizlerle odaya daldı.
“Leydi Alice, size bensiz gitmemenizi söylemiştim... Size yetişmek zaten yeterince zor. Hmm? İmparatorluk kılıç ustası!”
“Onu boş ver. Ablamı bulmalıyız. Bu lüks daire içinde bir yerlerde olmalı.” Alice sakinleşmek için derin bir nefes aldı... ve hemen ardından bakışlarını küçük kardeşine dikti. “Sisbell, saraya dönüyoruz. Kraliçe endişeli, seni bekleyen önemli işler var.”
“...”
“Sisbell?”
“...Gelemem,” diyebildi küçük kız. Sesi, sanki ağzı kanla doluymuş gibi zoraki çıkıyordu. “Korumam olarak İmparatorluk birliklerinden birini kullandım. Bu kararımın bir hata olduğunu düşünmüyorum. Vichyssoise canımın peşindeydi... Ben de ateşe ateşle karşılık vermek zorundayım.”
“Biliyorum. Sonrasında neler olduğunu da biliyorum,” dedi Alice ciddi bir tavırla. “Rin, Elletear’ın bu bilgiyi sana karşı kullanıp seni villaya götürdüğünü görmüş. Kraliçe de durumdan haberdar edildi. Bu yüzden burada iki görevim var: Seni korumak ve ablamızı saraya geri götürmek.”
“...”
“Ablamızın derhal saraya dönmesini sağlayacağız. Sonra da benim korumam altına gireceksin.”
“—Ah, bak bu bir sorun teşkil eder.”
Çıt. Kapı kolu tıkırdadı ve Alice’in odasına bir figür daha girdi.
“Görünüşe bakılırsa bir şeye engel oldum.” En büyük prenses onlara nazikçe gülümsedi.
Zümrüt yeşili saçlı güzel, sırasıyla Alice, Sisbell, Rin ve Iska’ya baktıktan sonra hafifçe kızardı. “Üç kız ve bir erkek bir odada mı toplandınız? Ne kadar da romantik.”
“Lütfen konuyu saptırma.” Alice arkasını dönüp yanaklarını yelpazeleyen ablasına dik dik baktı.
Ortam bir anda sorgu odasına dönmüştü.
“Derhal saraya dönüyorsun. Kraliçenin kesin emri bu yönde.”
“Aa? Kardeşimizi neden buraya getirdiğimi sormayacak mısın?”
“Her şeyi kraliçeye açıklarsın. Bu beni ilgilendirmez.” Alice boş muhabbete pabuç bırakacak gibi değildi. Bir adım ileri çıktı. “Hadi, eve gidiyoruz!”
“Pekala.”
“İş birliği yapmayacağını biliyord-… Ha?”
“Pekala dedim ya. Hadi eve gidelim Alice.”
“Iıı... şey?” Alice şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı.
Alice, ablasının üzerine yürümek için omuzlarını dikleştirmişti ama Elletear o kadar itaatkâr davranmıştı ki ne yapacağını şaşırdı.
“Tek bir şartla...” Elletear parmağını Alice’in burnunun önünde salladı. “Yarın döneceğiz. Akşam yemeği hazırlanıyor, aşçılar sabah kahvaltısı için malzemeleri çoktan aldı bile. Hizmetçiler yatakları hazırlamak için o kadar uğraştı. Bunların boşa gitmesine izin veremeyiz.”
“...Yarın mı?”
“Evet. Onurum üzerine söz veriyorum. Yarın sabah saraya döneceğim. İstediğin bu değil mi?”
Alice kaşlarını çatarak düşünceye daldı. Onun yerine Rin hafifçe öne eğilerek selam verdi.
“Haddimi aşmıyorsam bir şey sormak isterim Leydi Elletear...”
“Nedir?”
“Leydi Sisbell hakkında henüz konuşmadık. Siz eve döndüğünüzde, Leydi Sisbell de size katılacak mı?”
“Anlaşmamızda bu yoktu.” En büyük kardeş kararlı bir şekilde başını salladı. “Sisbell bana bir söz verdi... Değil mi Sisbell?”
“...Evet.”
Elletear bu konuda geri adım atmıyordu.
On gün.
Eğer Sisbell bu süreden önce saraya dönmeye yeltenirse, Elletear onun sırrını ifşa edecekti.
...Ama anlamıyorum.
...En büyük prenses neden kardeşini bu villaya hapsetmek istesin ki?
Iska ve Sisbell içeride ne bir dinleme cihazı ne de bir gözetleme kamerası bulabilmişlerdi. Elletear’ın onu özellikle bu mekânda tutmak istemesinin bir sebebi olmalıydı. Iska’nın aklına gelen tek şey, Vichyssoise gibi başka bir suikastçı daha gönderebileceğiydi.
...Gerçi, Alice buradayken bu pek ihtimal dahilinde görünmüyor.
...Alice’le dövüşmeye kalkan her suikastçı gününü görür.
İşte bu yüzden durum ona çok garip geliyordu.
En büyük prenses, Sisbell’i burada bırakarak ne planlıyordu?
“Alice, lütfen saraya haber uçur. Ben yarın döneceğim, sen de Sisbell’in yanında kalabilirsin.”
“...Anlaşıldı. Rin, haberleşme cihazımı ver.” Alice cihazı yardımcısından aldı.
“Ayrıca Alice, kraliçeyi bilgilendirme işin bitince kabul salonuna gel.”
“? Yemek için henüz erken olduğunu sanıyorum.”
“Yemek için değil. Eğer geceyi burada geçirecekseniz, ondan önce yapmamız gereken bir şey var.”
Elletear ona oyuncu bir tavırla göz kırptı.
“Henüz hepimiz birbirimizle tanışmadık, öyle değil mi?”
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.