Gece ilerliyordu.
Akşamın erken saatlerinde, gökyüzünün maviliği üzerine çöken karanlık perdeyle karardı. Başkentin sokaklarındaki ışıklar ev ev sönmeye başladı.
Yollardaki o hareketli araba sesleri yerini sessizliğe bıraktı.
Ne bir kuş çığlığı ne de bir böcek vızıltısı duyuluyordu.
Gecenin köründe, tüm şehir halkı uykudayken; hayır, başkentin bizzat kendisi derin bir uykuya dalmışken...
...Bu da neydi?
Zayıf bir gürültü Crossweil’ı uykusundan uyandırdı.
Daha doğrusu bir hışırtı.
Ardından birinin yere yuvarlandığını ve boğuk bir sesle inlediğini duydu.
Bu ses...
Hemen yanı başında uyuyan kişiden geliyordu.
“...Ah... uh...... öğğ... o-olmaz... çok sıcak...... durun......”
Bu Alice miydi? Zifiri karanlık oturma odasında hiçbir şey seçemiyordu ama yanı başında uyuyan kız kardeşinin çektiği acıyı duyabiliyordu. Nefesini tuttu ve gözlerinin bir parmak ötesindeki karanlığa odaklandı.
Ancak buna gerek kalmadı.
Vuvv!
Gözlerinin önünde, kardeşinin bedeninden yayılan puslu bir ışık yükseldi.
“Alice?!”
“......Öğğ...... Cr... ow...” Alice benzi atmış bir halde ona döndü.
Gece kıyafetlerini üzerinden atmış, sadece iç çamaşırlarıyla kalmıştı. Boynundan ve sırtından aşağı bir şelale gibi ter boşalıyordu.
“Alice?!” diye tekrar seslendi. “Nen var, ne oluyor?!”
“......Crow...” Soluk soluğa kalmıştı, ıslak gözlerini abisine dikti.
“Yanıyorum... çok sıcak......” dedi.
“Üşüttün mü yoksa?”
“Hayır... öyle değil... sanki içimde, en derinimde magma var. Bu sıcaklık beni kavuracakmış gibi hissediyorum...”
“Ne?”
O günün erken saatlerinde yaptıkları konuşmayı hatırlamaya çalıştı.
“Alice, gözlerin kan çanağına dönmüş.”
“Ha, onu mu diyorsun? ...Evet, son üç gündür pek uyuyamadım.”
Demek uyuyamamasının sebebi buydu.
“Neden bu kadar yanıyorsun Alice?! Ne zamandan beri böyle?!”
“...”
“Seni hemen hastaneye götürmemiz lazım!”
Kızın koluna yapıştı.
Kardeşi, nefes almakta ve konuşmakta zorlanmasına rağmen tüm çaresizliğiyle abisinin bileğini tuttu. Gitmek istemediğini, buna engel olmasını fısıldar gibiydi bakışları. Ama neden?
Cevabı kızın sol omzunda buldu.
“...Ha? O da ne?!”
Omzunda yeşil bir nişan parlıyordu. Odadaki o zayıf ışığın kaynağı meğer tam da burasıymış.
...Benim boynumdakinin aynısı!
...Bir dakika, hayır değil. Benimki mor, onunkiyse yeşil.
Şekli de farklıydı. Crossweil’ın nişanı sarmal bir yapıdayken, kardeşininki daha çok yuvarlatılmış bir kalbe benziyordu.
...Sadece bende değil, Alice’te de bir nişan var.
...O zaman Eve’de de mi var?
“Eve! Durum ciddi. Alice—”
Ancak olduğu yerde kalakaldı.
Eve neden uyanmamıştı?
O kadar yüksek sesle konuşuyorlardı ki, şimdiye dek hiçbir tepki vermemesi çok tuhaftı. Küçük kardeşinin gece yarısı bu kadar acı çekmesini fark etmemesine imkan yoktu.
“Çağırıyor.”
Çocuksu tınıları olan bir ses duydu.
Kafasını çevirdiğinde perdelerin sonuna kadar açık olduğunu gördü. İçeri süzülen ay ışığı, orada duran güneşten yanmış tenli kızı aydınlatıyordu.
“Eve?”
“...” Cevap vermedi. Acaba duymamış mıydı?
Eve, gözleri faltaşı gibi açık dışarıya bakıyordu. Sonra aniden hareketlendi. Üzerinde incecik bir gecelik, ayakları ise çıplaktı; yine de açık pencereden dışarı atlayıp ana caddeye doğru kararlı adımlarla yürümeye başladı.
“Hey, nereye gidiyorsun Eve! Alice’in ne halde olduğunu görmüyor musun?!”
Yine yanıt gelmedi.
Kızın gidişini izlerken sırtından aşağı buz gibi bir ürperti indi.
Koyu bir leke. Geceliğinin ince kumaşı altından, bedenindeki koyu bir nişanın zayıf parıltısını gördü. O kadar büyüktü ki sanki tüm sırtını yutmuştu.
...Eve’in de sırtında bir nişan var.
...Neler oluyor? Neler dönüyor burada?!
İçgüdüleri ona gerçeği fısıldıyordu.
Her şey bu nişanlar yüzündendi. Alicerose sanki ateşi çıkmış gibi yanıyor, Eve ise kendi iradesi olmayan bir kukla gibi hareket ediyordu; hepsi bu işaretler yüzünden.
...Bu benim de başıma mı gelecek?
...Hayır, şimdi bunu düşünmenin sırası değil!
Hem ateşler içindeki Alice’e yardım etmeli hem de kendi iradesi dışında pencereden atlayan Eve’i durdurmalıydı. Ama sadece birine yetişebilirdi. Hangisine öncelik vermeliydi?
“Hah! ...Özür dilerim Alice, on dakikaya döneceğim!”
Kesik kesik nefes alan kardeşini yavaşça yatırdı.
Önce ikizlerin büyüğüne yardım etmesi gerekiyordu.
...Eve’in sırtındaki nişan, hem Alice’inkinden hem de benimkinden çok daha fazla göze batıyor.
...Biri görecek olursa kıyamet kopar.
Gecenin karanlığında parlayan bir doğum lekesine kimse inanmazdı. Yabancı biri görse kesin uğursuzluk sayardı. Beş gün önceki kazaya da zaten karıştıkları için, bu durum başlarına daha büyük dertler açardı.
“Öğğ, ne oluyor böyle?!”
Üzerini değiştirmeye bile vakti yoktu.
Pijamalarının üstüne bir ceket geçirip palas pandıras dışarı fırladı.
Neredeydi? Nereye gitmişti?
“Şurada!”
Gecenin karanlığında, loş sokak lambalarının altında gümüş saçlı kızı hayal meyal seçebiliyordu.
Sert rüzgar yüzüne çarparken, o küçük figürün peşinden koştu. İçini bir dejavu hissi kapladı. Burası gündüzleri geçtiği ana yolun ta kendisiydi. İleride taburcu olduğu hastane vardı, yolun üzerinde ise—
“Olamaz, oraya gidiyor olamaz değil mi?!”
Nereye gittiğini anlamıştı. Üçünde de beliren bu gizemli nişanların sorumlusu olan o patlama alanına gidiyorlardı.
“Gezegenin Göbeği!”
Patlamanın şiddeti düşünülürse, oranın iki üç katmanlı barikatlarla çevrilmiş olması gayet doğaldı. İkinci bir enerji dalgalanması ihtimaline karşı, meraklıları uzak tutmak için her türlü önlem alınmıştı.
Gelgelelim...
Çelik ağlar ve teller paramparça edilmişti.
“......Ha?”
Alaşımlı tellerin özel aletler olmadan kesilmesi imkansızdı. Hatta güvenlik kamerası kabloları bile sanki yoğun bir sıcaklıktan dolayı eriyip lapa haline gelmiş, sonra da koparılmış gibiydi.
Çelik örgülerin hali de farksızdı.
Ve açılan deliklerin boyutu, küçük bir kızın geçebileceği kadar kusursuzdu.
...Dur bir dakika... Bu gerçek olamaz.
...Eve yapmış olamaz... Bunu değil...
Bu bir insan işi değildi.
O alaşımı nasıl yırtmış, nasıl eritmişti?
Ve işte...
Eve, o gün ışığın fışkırdığı o devasa yarığın önünde duruyordu.
Ay ışığı üzerine vuruyor, tenindeki o büyük nişanı aydınlatıyordu. Açık renk saçları rüzgarda uçuşurken ışıkta parıldıyordu. Kız o koca deliğin içine bakıyordu.
“Eve, benim!”
Kardeşinin onu duyup duymadığını bilmiyordu ama şu an elinden gelen tek şey ona seslenmekti.
“Sana kaç kere söylemem gerekiyorsa söyleyeceğim: Alice çok kötü durumda. Hemen benimle eve dönmen lazım!”
“...”
“Lütfen Eve!”
“Kim?”
“Ne?” diye tepki verdi.
Sen kimsin? İçinde bir yerlerde kardeşinin ona bunu sormasına kendini hazırlamıştı. Ancak kızın ağzından çıkan kelimeler hayal ettiğinden çok daha anlaşılmazdı.
“Ben kimim?” diye sordu kız.
“......Ha? Hadi ama, ne diyorsun sen? Eve?!”
“Be... ben neyim... i-insan mı... yoksa astral güç mü...?”
Narin uzuvları titremeye başladı. Başını tutarak iki büklüm oldu.
“...Ben... Ben......”
İnce kıyafetlerinin altındaki nişan daha da güçlü parlamaya başladı. Işık, tıpkı o patlama anındaki gibi kabardı. Beş gün önceki infilakla yarışacak güçte bir ışık seli kızın içinden dışarı taştı.
“Ne?!”
İşte her şey ortadaydı. Şu an tanık olduğu şey—bir insan bedeninden böylesine muazzam bir ışığın yayılması—tek kelimeyle doğaüstüydü.
...Bu sıradan bir nişan değil.
...Vücudumuzda ters giden bir şeyler var. Bu işaretler bir anormalliğin göstergesi!
Eve’in nişanı diğerlerininkinden daha büyüktü, bu yüzden davranışları da bundan etkilenmiş olmalıydı. Ama ne yapabilirdi ki?
“...Cr...ow... kaç buradan...!”
“Ne?!”
“A-aaahhh!”
O küçücük bedenin bu kadar gürültü çıkarmasına hayret etti. Eve Sophie Nebulis, abisine bağırdıktan sonra bir çığlık kopardı.
Tüm vücudundan, öncekinden yüzlerce kat daha güçlü ışık hüzmeleri fışkırdı.
Ama bu sefer ses yoktu.
Crossweil’ın yüzünü teğet geçen bir ışık hüzmesi metal bir direği delip geçti, onu iz bırakmadan buharlaştırdı. Işık yukarıya, bulutlara doğru yükseldi ve temas ettiği anda onları darmaduman etti.
“......Dalga geçiyor olmalısın.”
O kalın direği delip geçmesi için ışığın ne kadar sıcak olması gerektiğini hayal bile edemiyordu. Üstelik kızdan fışkıran yüzlerce hüzme görmüştü. Çoğunun gökyüzüne doğru fırlamış olması teselliydi; eğer o ışıklar yeryüzüne inseydi, koca bir mahalle haritadan silinirdi.
“......Crow... yardım et bana...”
“...Eve?”
Küçük kız hemen gözünün önündeydi. Önünde diz çökmüş, kıyafetlerinin uçlarını elleriyle sıkıyordu. Güçsüzce, sanki yalvarırmış gibi abisine bakıyordu.
“...Bunu... istemiyorum......”
Yavaşça yere yığıldı. Kardeşi, hala kıyafetlerine sıkıca tutunmuş bir halde bilincini kaybetti.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.