Küllerin Arasındaki Karşılaşma

İmparatorluk bölgesi, sınır kayıt noktası.

Giriş kapısının önünde düzinelerce araç kuyruk olmuş, öylece bekliyordu.

Burası İmparatorluk’u dış dünyadan ayıran yegâne istasyondu. Bölgede İmparatorluk kuvvetleri kalıcı olarak konuşlandırılmıştı ve devasa bir astral enerji dedektörü de onlara eşlik ediyordu.

Dedektör şu an, daha önce hiç olmadığı kadar tiz bir sesle çığlık atıyor, güçlü bir cadının yaklaştığına dair durmaksızın uyarı veriyordu. Bu feryat on saniye sürdü... Sonra dakikalarca devam etti... Yine de makineye doğru koşan tek bir İmparatorluk askeri bile görünmüyordu.

“Demek geri çekildiler. Verebilecekleri en doğru karardı.”

Güvenlik denetim alanı alevler içindeydi. Siyahlar içindeki bir adam, çöken duvarlara bakarak kendi kendine mırıldandı.

Kara Çelik Gladyatör, Crossweil. Aziz Müritler’in eski birinci koltuk sahibi, Iska’nın ustası ve astral kılıçların eski kullanıcısı. Yaklaşık on metre genişliğindeki bir çukura doğru ağır adımlarla ilerledi.

“Uykusundan uyandırıldığı için keyfi yerinde değil anlaşılan. Son yüz yıldır zerre değişmedi.”

Bu devasa oyuk, tek bir cadının selam vermek yerine gönderdiği füzenin eseriydi. Onun bu ezici gücü karşısında, bölgede konuşlu olan birliklerin geri çekilme yapmaktan başka çaresi kalmamıştı.

En mantıklısı buydu. Ellerindeki tüm silahlar ve personelle ona karşı çıksalar bile, bu kadının dengi olamazlardı.

“Ne de olsa dünyanın en güçlü ve en barbar kadını. Doğrusunu isterseniz, ben de onunla karşılaşmayı pek istemezdim. Formumdan oldukça uzağım. Hatta öyle olmasaydı bile...”

Gözleri aniden faltaşı gibi açıldı. Kalbi göğüs kafesinde küt küt attı. Crossweil, sanki kemik iliği içeriden dışarıya doğru yanıyormuş gibi bir hisle dişlerini sıktı.

“Cık... İşte tam da bu yüzden...”

Vücudunun gücü reddetme sancıları giderek kötüleşiyordu. Bedenindeki astral güç, gezegenin çekirdeğinde uyanmakta olan o şeyden korkuyordu. Yunmelngen ona böyle söylemişti.

“Sekiz Büyük Havari...” Onlar, İmparatorluk’u perde arkasından yöneten mutlak otoriteydi. “Benim bu halimi gördükleri halde, o lanet şeyin hâlâ harika olduğunu düşünüyorlar...”

Her şey bir asır önce başlamıştı. Gezegenin Göbeği patladığında dışarıya iki şey salmıştı. Biri astral güçtü. Diğeri ise gezegenin çekirdeğinde uyuyan bir felaket. Onların peşinde olduğu şey de buydu; astral gücün kendisini bile aşacak bir kudret.

“Beni bu halde gördükten sonra bile... Hâlâ o felaketin sahip olunabilecek en ideal güç olduğunu mu sanıyorlar?”

Bu kontrol edilebilecek bir şey değildi. Yunmelngen’in geçirdiği dönüşüm, o felaketle temas etmesi ve ona uyum sağlayamayıp reddedilmesi sonucunda gerçekleşmişti. Bunu ancak astral kılıçları bulduktan sonra fark edebilmişti.

Hiçbir büyücü, gezegenin çekirdeğindeki Büyük Gezegensel Felaket’e karşı duramazdı. Kendisi de bir istisna değildi. Astral kılıçlara sahip olsa bile, o kılıçların taşıyıcısı olduğu sürece bunu başaramayacağını anlamıştı.

İşte bu yüzden...

Felaketle savaşabilmek için, büyücü olmayan birini aramıştı.

Kız kardeşi Alicerose’un ölümünden ve Eve ile yaptığı dövüşten beri bu arayışını sürdürüyordu.

“Iska.”

O aptal müridi. Iska, ona söylediklerini hâlâ hatırlıyor muydu acaba?

“Iska, yanıma aldığım adaylar arasındaki son kişisin. Açık konuşacağım, sen...”

“E-evet usta?!”

“Potansiyeli en düşük olanıydın.”

“Biraz daha az açık sözlü olsanız ölmezsiniz herhalde!”

“Bana en çok benzeyen sendin. Bu yüzden potansiyelinin en düşük olduğunu düşünmüştüm.”

Ancak yolun yarısında fikrini değiştirmişti.

Eğer bir varis seçecekse, Alicerose’u en çok kimin mutlu edeceğini düşünmüştü. Aklına sadece Iska gelmişti.

Varisinde aradığı yetenek, saflıktı.

Mesela...

İmparatorluk ve Egemenlik’in bir gün barış içinde yaşayabileceğine içtenlikle inanacak kadar sonsuz bir iyimserliğe sahip birine ihtiyacı vardı.

Barışı korumaya o kadar sadık olmalıydı ki, bir İmparatorluk vatandaşı olmasına rağmen hapsedilmiş bir cadıyı serbest bırakmaya yeltenecek kadar gözü pek olmalıydı.

“Herkes kessin şunu!”

“Lütfen beni dinleyin. Kimse bu savaşı istemiyor!”

Yüz yıl önce...

Eğer savaş meydanında Iska gibi bir İmparatorluk askeri olsaydı, gelecek çok farklı olabilirdi. Onlara silah doğrultmak yerine, belki de elini uzatırdı. İşte bu yüzden Iska’yı seçmişti.

Eminim gülümsüyorsundur, Alice.

İmparatorluk’ta hâlâ onun gibi birinin olması... Sen bile onun varlığıyla huzur bulurdun.

Bu bahse girmek istemişti. Kılıçlarını bu İmparatorluk askerine emanet etmeyi seçmişti.

“Sakın unutma Iska. Düşmanın büyücüler ya da Egemenlik değil. Meydan okuman gereken asıl düşmanın—”

Astral kılıçlar olmadan alt edilemeyecek bir şey vardı. Bu gezegenin çekirdeğinde.

“Bu yüzden, buradaki rolüm bana düşüyor.”

Başını gökyüzüne kaldırdı. Her şeyi yutan o derin maviliğin ortasında, siyah bir leke gördü. Bu, koyu tenli bir genç kızdı.

“...”

Kurucu Nebulis. Kavgayla ayrıldığı kız kardeşi, altın sarısı saçları rüzgârda dalgalanırken yukarıdan ona bakıyordu.

“Yaşlanmışsın, Crow.”

“Olgunlaştım demeyi tercih ederim.”

Tam yüz yıl geçmişti. Astral güçle bütünleştiği için Eve hâlâ genç bir kız gibi görünüyordu. Crossweil’in daha zayıf olan bütünleşmesi ise zamanın onu yavaş yavaş yontmasına izin vermişti.

“Crow... Demek yine aynı şeyi yapmaya niyetlisin.” Kurucu’nun gözlerinde tehlikeli bir parıltı belirdi ve sesi öfkeyle doldu. “Yoluma mı çıkacaksın?”

“Biraz konuşmak istiyorum.”

“...... Ne?”

Kaşlarını çattı. Kısa bir sessizliğin ardından Crossweil devam etti.

“Konuşmayalı uzun zaman oldu. Kimse yolumuza çıkmadan, şöyle güzel bir abi-kardeş sohbeti yapmaya ne dersin?”

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.