Kale Kulesi Makamı.
İmparatorluk’un bu en mahrem noktasına, Lord’un ikametgahına yalnızca çok kısıtlı sayıda yüksek mevkili şahsiyet, o da bitmek bilmeyen kimlik kontrollerinden geçerek girebilirdi. Crossweil ise muhafızlara veya güvenlik sistemlerine yakalanmadan içeri sızmayı başarmıştı.
“...Buraya ikinci gelişim olsa da hâlâ geriliyorum.”
Crossweil, görkemli koridorun pırıltılı vitraylarına bakakaldı. Her şey ilk seferkiyle tıpatıp aynıydı. Koridor, içinde koşu yarışı yapılabilecek kadar geniş ve uzundu. Belirli aralıklarla devriye gezen muhafız kılıklı adamlar yanından geçip gidiyordu.
Sonunda altın işlemelerle bezeli devasa bir kapının önüne vardı. Burası kuşkusuz Yunmelngen’in odasının girişiydi. Kapının dışarıdan açılması imkansızdı. Bir yolunu bulup Yunmelngen’in içeriden açmasını sağlamalıydı.
“...Ama bana cevap vermiyor.” İletişim cihazından da bir yanıt alamamıştı. “Hey, Yunmelngen! İçeride olduğunu biliyorum!”
Devriye gezen muhafızların kendisini duyma riskini göze alarak bağırdı.
Ardından kapıya vurdu.
Buradaydı işte. Prens'e bunu anlatabilmek için tekrar tekrar kapıyı yumrukladı, Yunmelngen’in adını haykırdı.
...Böyle giderse asla cevap alamayacağım.
...Cihazına bakmıyor. Acaba hâlâ bir yerlerde hastanede mi yatıyor?
Eğer öyleyse, Crossweil pes etmek zorunda kalacaktı. Buraya kadar gelmiş olsa da Veliaht Prens'in içeride olmama ihtimali vardı.
“Kahretsin. Orada değilsen bile en azından bir ses ver...!”
Son çare olarak kapıyı tüm gücüyle itti.
Göz korkutucu, mekanize kapıya bakmak için boynunu iyice yukarı kaldırması gerekiyordu. İnsan gücüyle açılması imkansızdı. Hızla gelen koca bir kamyon bile çarpsa muhtemelen yerinden bir santim oynatamazdı. Crossweil bunu biliyordu.
Biliyordu ama...
So E lu emne xel noi Es—kabul et beni.
Biri fısıldamıştı.
Bu ses de kimindi? Bunun üzerine düşünmeye vakit bulamadan göz kamaştırıcı bir ışık parladı. Işığın kaynağı ensesindeki mor işaretti.
“...Bu benim işaretim mi?!”
Gözlerinin önündeki ışık resmen kendi ensesinden fışkırıyordu. Bunu fark ettiği an tuhaf bir şey oldu.
Gıcırrrr.
Zorladığı kapı, menteşelerinden gelen gıcırtıyla yavaşça açılmaya başladı.
“......Ne?!”
Kapıyı resmen kaba kuvvetle açıyordu. Onlarca kişi yüklense kımıldamayacak olan Veliaht Prens'in oda kapısı, ardına kadar aralanmıştı.
...Kollarıma neler oluyor böyle?
...Aynı şeyler benim de mi başıma geliyor?!
Anlaşılan kendisinin de doğaüstü yetenekleri vardı. Sadece fark etmekte gecikmişti. Musha’nın alevleri veya Eve’in ışık patlamaları kadar bariz olmadıkları için bugüne kadar anlayamamıştı.
“...Bana... neler oluyor böyle...?”
Ama bunu sonra düşünmesi gerekiyordu. Hızla kapıdaki aralıktan süzüldü ve en lüks süit daireleri andıran şatafatlı odaya girdi.
“Yunmelngen! Burada mısın?!”
“.........Crow?”
Ses inanılmaz derecede cılızdı. Geniş odanın köşesindeki o sayvanlı yataktan geliyordu.
“Burada olmana çok sevindim, Yunmelngen. Pat diye daldığım için üzgünüm ama başkent tam bir karmaşa içinde. Ailem ve ben de öyleyiz. Bildiğin bir şey var mı diye—”
“Geri dur!”
“Ha?”
“Yanına gelme... Olmaz... Lütfen bakma.”
Bakma. Bu alışılmadık sözler karşısında öylece kalakalan Crossweil, gayriihtiyari yatağa gözlerini dikti. İnce, şeffaf perdelerin ardında bir figür seçebiliyordu. Battaniyelerin altında biri vardı. Ya da bir şey mi demeliydi?
Yorganın altından devasa, gümüş rengi bir kuyruk sarkmıştı.
Yatakta bir hayvan mı vardı? Bir kedi için çok büyüktü, bir tilkinin ise bu odada ne işi olabilirdi? Bir saniye, Veliaht Prens neredeydi o zaman?
“Neredesin Yunmelngen?”
“............”
“Yataktaki senin evcil hayvanın mı? Tilki mi kedi mi, seçemiyorum.”
“Cık.”
O anda yorganın altındaki şişkinlik hareketlendi. Canavar hafifçe irkilmişti.
“Hey, Yunmelngen?”
Sessizlik
“......Ona asla dokunmamalıydık.” Crossweil, yataktan gelen Yunmelngen’in sesini duydu. “Gezegenin çekirdeğinden fışkıran şey bir enerji değildi. Her birinin kendi iradesi olan on binlerce, yüz milyonlarca astral güçtü. İnsanları ele geçirdiler. Güçleri o kadar muazzam ki, bir insanla tamamen bütünleştiklerinde o kişinin artık insan kalması imkansız.”
“Efendim?”
Bu da ne demekti?
Fışkıran şey enerji değil miydi? Astral güçlerin insanları ele geçirmesi de neyin nesiydi?
“...Bu gerçekleştiğinde artık insan olmaktan çıkıyorsun.”
“Hey Yunmelngen, neler saçmalıyorsun—”
“Aynı benim gibi.”
Yorgan havaya uçtu.
Crossweil havada süzülen örtüye bakarken aniden ensesinde ve sırtında şiddetli bir acı hissetti. Neredeyse bilincini yitirecekti.
“...Höh?!”
Neler olduğunu anlayamadan boğazından kavrandığı gibi duvara çarpıldı.
“Ha-ha!”
“Sen?!”
Karşısındaki yüzde Yunmelngen’in hatlarından izler seçebiliyordu ama boğazına yapışan şey kesinlikle bir canavardı. Prens'in o güzel mavi saçlarının yerini gümüş rengi sık kıllar ve tüm vücudunu kaplayan kürk almıştı. Parmak uçları vahşi pençelere dönüşmüş, ağzından aynı derecede yırtıcı dişler çıkmıştı. Hatta bir kuyruğu bile vardı.
Canavar değilse bile, masallardan fırlama bir kurt adama benziyordu.
“Görünüşe bakılırsa kendime bir insan bulmuşum. Meln ile oynamaz mısın?” diye sordu bir zamanlar Yunmelngen olan o yaratık.
Artık kendisinden kraliyet diliyle bahsetmiyordu. Crow ise onun için artık sadece bir "insan"dı.
“Sen?!”
“Ben Meln. Bir insanla astral gücü aynı potada eritince ortaya çıkan şeyim.”
Crossweil, canavarın elinin boğazındaki baskısının arttığını hissetti.
Crossweil’ın üzerine bastırıldığı duvar bile bu yüke dayanamayarak çatlamaya başlamıştı. Normal bir insanın kemikleri bu baskı altında un ufak olur, vücudu ezilirdi. İçindeki o doğa dışı güç onu kurtarmıştı.
“Ha-ha. Bayağı sağlammışsın, insan.”
“...Öyleyimdir! Ama bu benim tercihim değil!”
Boğazındaki eli kavradı.
“Bu durum benim de canımı sıkmaya başladı artık. Neler döndüğünü anlamıyorum!”
Yüreğinin bir köşesinde kendini buna hazırlamıştı aslında. Kız kardeşlerindeki değişimi görmüştü. Kendisindeki tuhaflığı da fark etmişti.
...Onun da bir istisna olmayacağını biliyordum.
...Patlamanın tam merkezindeydi sonuçta. Bir bit yeniği olduğunu tahmin etmeliydim!
Zaten bunu bekliyordu. Bu yüzden bu durumda bile soğukkanlılığını —zar zor da olsa— koruyabiliyordu.
“Gözlerini aç artık!”
Tuttuğu bileği çekti ve kolu var gücüyle yere doğru savurdu. Canavar yere çakılmadan hemen önce bir kedi çevikliğiyle havada takla attı. Rahatça yere kondu ve tekrar Crossweil’ın üzerine atıldı. Bıçak kadar keskin pençelerini savurdu.
“Onu bana ver.”
Pençeler tam Crossweil’a ulaşacakken durdu.
“Yunmelngen?”
“...Bu beden... biz... Meln... biz... Meln...”
Yaratık dondu kaldı. Dizlerinin üzerine çöktü, başını ellerinin arasına alıp titremeye başladı.
Neler oluyordu böyle?
Crossweil şaşkınlıktan donup kalmış bir halde izliyordu.
“.........Crow...” Canavar hâlâ başını tutarken sesi hırıltılı geliyordu.
“Crow” demişti. Az önceki gibi “insan” değil. Yunmelngen, Crossweil’ın her zamanki lakabını kullanmıştı.
“...Kapat... kapıyı...”
“Ha? Tamam!” Gürültüye muhafızlar doluşmadan önce söyleneni hızla yaptı.
“......Tamam... Bir süre idare eder...”
Veliaht Prens hâlâ yerde otururken başını kaldırdı. Önce Crossweil’ın kızarmış boynuna, sonra da bu hasara sebep olan kendi canavarvari bedenine baktı.
“...Söyleyecek söz bulamıyoruz artık... üzgünüm Crow...” dedi Yunmelngen. Gözyaşları ha boşaldı ha boşalacak gibiydi. “Şu halimize bak... senin gözüne ne kadar korkunç geliyordur... şu pençeler, dişler... Her yerimizi saran kürk... Hepsi bir gecede oldu.”
“Yunmelngen.”
“...Ne var?”
“Yaşananlar hakkında en çok şeyi senin bildiğini düşünüyorum.” Crossweil doğrudan sadede gelerek Yunmelngen’in kendini aşağılamasına engel oldu. “Sadece sen değilsin. Yüzlerce insan aynı şeyleri yaşıyor. Ben ve ailem de dahil. Kazı alanındaki çalışma arkadaşlarım da.”
“............”
“Bu yüzden seninle konuşmaya geldim. Buradan sonra nasıl bir yol izleyeceğimizi bulmak istiyorum.”
“...Çok rahatsın be Crow.”
Canavarın yüzünde acı acı bir gülümseme belirdi.
“Ama durumu görüyorsun. Biraz daha panik yapman, içsel bir yıkım yaşaman gerekmez miydi?”
“Panik de yaptım, dünyam da başıma yıkıldı zaten. Artık olan bitenlere karşı hissizleştim.”
“...Peki, bizi bu halde görüp de bizden nefret etmemene sevindik diyelim o zaman.”
Yunmelngen başının üstünden fırlayan kulaklarını okşadı. İfadesi yumuşamıştı.
“Madem buralara kadar geldin, o zaman seni geri çevirmek olmaz. Ama önce bir ricam olacak...”
“Nedir?”
“...Şey... öyle dik dik bakma... üzerime bir şeyler giyineyim...”
Crossweil, Yunmelngen’in üzerinde hiçbir şey olmadığını ancak o an fark etti. İnsan mantığıyla bakıldığında Veliaht Prens çırılçıplaktı. Ancak vücudu tepeden tırnağa kürkle kaplı olduğu için Crossweil bunu pek idrak edememişti.
“Kıyafete gerçekten ihtiyacın var mı?”
“Aptal!” diye azarladı onu Yunmelngen.
Prens giyindikten sonra konuşmaya başladılar.
“O gün, Gezegenin Göbeği’nin çevresindeki insanlar astral güçler tarafından ele geçirildi. Birçoğu senin gibi hiçbir belirti göstermiyor.”
“Ne belirti göstermemesi be. Boynumda—”
“Astral nişan sadece bir işarettir. Kötü bir yan etkisi yok.”
“Astral nişan da ne?”
“Ensendeki o işaret. İçinde astral güç olduğunun kanıtı ama canını yakmadığı sürece sadece bir belirtiden ibaret. Fakat hepsi bu kadar iyi niyetli değildi.”
Lord hâlâ komadaydı. Yunmelngen’in bedeni ise bizzat dönüşüme uğramıştı. İçindeki o astral güçle savaşırken aklını öyle bir yitirmişti ki iletişim cihazına cevap bile verememişti.
“Hiçbir astral güç birbirine benzemez. Meln’e de piyangodan en beteri vurdu.”
“Hey.”
Crossweil farkında olmadan kasıldı. Yunmelngen yine asil ağzını bırakıp kendine “Meln” demeye başlamıştı. Yoksa az önceki gibi bir saldırı daha mı geliyordu?
“Biz artık tek bir vücuduz,” dedi Yunmelngen. Bağdaş kurup otururken dudaklarında kendini aşağılayan bir gülümseme belirdi. “Sanırım bir daha az önceki gibi benliğimi kaybedip vahşileşmeyeceğim... Ama görünüşe göre Meln sonsuza dek böyle kalacak.”
“Bu formda mı kalacaksın yani?”
“Bu durumdan pek şikayetçi değilim. Hatta böylesi daha iyi diye düşünmeye başladım. İnsan yanım ile astral gücün birleşimi artık o raddeye geldi ki, eski insani benliğimden eser bile kalmadı.”
Değişen sadece bedeni değil, zihniyetiydi de. Crossweil’ın zihninde benzer belirtiler gösteren başka biri canlandı.
“...Sanırım Eve de seninle benzer bir durumda.”
Kız bazen benliğini kaybedip bir yerlere kayboluyordu. Sırtında devasa bir iz vardı ve bir silahla aşık atabilecek bir güç sergilemişti. Hatta yıkıcı güç açısından bakıldığında, Yunmelngen’den bile daha fazla potansiyele sahip olması işten bile değildi.
“Eve’i ne yapıp edip bir sır olarak saklamam lazım. Musha yüzünden dünyanın dört bir yanından gazeteciler başkente akın edecek.”
“Buna engel olamazsın.”
“...Hemen de hükmü verdin.”
“Bu yüzden odama kapandım ya zaten. Ailenin tek seçeneği başını öne eğip dikkat çekmeden yaşamak.”
Veliaht Prens bile olacaklara hükmedemiyordu. İmparatorluk içindeki basını durdurabilse dahi, dışarıdan gelenlere karşı elinden bir şey gelmezdi.
“Astral güçler tarafından ele geçirilenlerin sayısı muhtemelen daha da artacak. Yakında çok daha fazlasını keşfedeceğiz.”
“Ama hastanede sadece sekiz yüz kadar kişi olduğu söyleniyordu.”
“Onlar sadece Gezegenin Göbeği’ndeki izleyicilerdi. Hatırla, o gece astral güçlerin ışığı başkentin semalarına yükselmişti.”
“...Bu ne demek oluyor?”
“Tüm başkenti kapladılar.”
On binlerce insan bu ışığa maruz kalmıştı. Küçük bir kısmının vücudunda izler belirecek ve muhtemelen kendilerini büyük bir gücün ortasında bulacaklardı. Sadece henüz bunun farkında değillerdi.
...Ya da gizliyorlardı.
...Tıpkı benim ve kız kardeşlerim gibi, başlarına gelenlerden korkuyor olabilirlerdi.
Asıl kaos bundan sonra başlayacaktı.
Musha’nın başına gelenler yüzünden artık tüm dünyanın gözü astral gücün üzerindeydi.
“Eğer bu gürültü koparsa halimiz ne olur?”
Yunmelngen gözlerini tavana dikti. Crossweil prensi izlerken araya uzun bir sessizlik girdi.
“İki ihtimal var. İşler yolunda giderse, astral güçlere sahip olanlar el üstünde tutulur. Ama gitmezse...”
“O zaman ne olur?”
“Muhtemelen birer canavar olarak görülüp bizden korkacaklar.”
İlk birkaç hafta, Yunmelngen’in iyimser senaryosu gerçek oldu.
Musha gibi mucizevi güçler sergileyen başkaları da ortaya çıktı; televizyonlar ve gazeteler bu haberi her yere yaydı.
Vücutlardaki izlere artık astral mühür demeye başladılar. Hatta bazıları onlara “seçilmişler” yani yıldızlar diyordu.
Ancak olayların üzerinden bir ay geçince, İmparatorluk semalarında uğursuz bulutlar toplanmaya başladı.
Astral güç sahipleri şiddet yanlısı ve suça meyilli olarak damgalanmaya başlandı.
Bir kızın, kendisine “iyi davranmayan” bir grup adamı ateşe vermesi her şeyi değiştirdi.
Keza birinin astral gücünü kullanarak evlerden değerli eşyalar çalması da tuzu biberi oldu.
“...Geçen hafta sadece üç vaka vardı,” dedi Crossweil. “Ama bu hafta sayı on bire çıktı. Başta bizi televizyonlarda yere göğe sığdıramıyorlardı, şimdiyse astral güç kirleticileri diyorlar. Kirletici... Bundan daha ağır bir kelime duymuş muydun hiç?”
Yunmelngen’in sesi iletişim cihazından yankılandı. “Sonuçta astral gücü alan insanlar değişiyor. Nasıl düşündükleri, nasıl hareket ettikleri bu güçten etkileniyor. Diyelim ki eline ömür boyu harcayıp bitiremeyeceğin kadar büyük bir miktar para geçti. Çoğu insan işini gücünü bırakır, okuluna gitmez olur.”
“Parayla aynı şey olduğunu mu söylüyorsun?”
Yunmelngen bilgece bir tavırla, “Astral güçler çok daha habis olabilir,” dedi. “İntikam alabilirler.”
“İntikam mı?”
“Mesela, okulda zorbalığa uğrayan bir çocuğun eline astral güç geçtiğini düşün. Muhtemelen zorbalardan intikam almaya kalkacaktır. Ve elindeki güç bunun için biçilmiş kaftandır.”
“...”
“Başka örnekler de var. Yoksulluk veya talihsizlik yüzünden toplumdan dışlanmış hisseden ve dünyaya kin besleyen çok sayıda insan var. İşte bu insanların bir kısmı, içlerinde biriken öfkeyi kusacak o güce kavuştu.”
Astral güç huşu uyandırıcıydı. Herkese bahşedilen yetenek farklı olsa da, sıradan bir insan için bu güçlerin her biri herhangi bir silahtan çok daha tehditkardı. Crossweil, devriyeye çıkan muhafızların astral güç kirleticilerine karşı nasıl tetikte olduklarını defalarca görmüştü.
“Ama sadece birkaç kişi gücünü kötüye kullanıyor...” dedi Crossweil.
Kendisi ve kız kardeşleri öyle değildi. İş arkadaşları da öyle. Rüzgarın astral güç sahiplerinin aleyhine döndüğünü gördüğünden beri, nefesini tutmuş, sakin bir hayat sürmek için elinden geleni yapıyordu.
“Kötü para iyi parayı kovar, diye bir söz duydun mu hiç? Her zaman en çok dikkat çekenler, kötü niyetli olanlardır.”
“...”
“Ben de boş durmuyorum elbet. Majesteleri henüz uyanmamış olsa da, Sekiz Kadim Bilge İmparatorluk meclisini yönetiyor. İtiraf etmesi güç olsa da onlardan yardım istedim. Bu insanların sadece o geceki olayın kurbanları olduğunu, asılsız dedikoduların yayılmasını durdurmaları gerektiğini söyledim.”
Crossweil sadece “Teşekkür ederim,” diyebildi.
“Pek etkili olduğu söylenemez ama. Sekiz Kadim Bilge’ye güven olmaz.”
“Ne?”
“Bu formumla halkın karşısına çıkamam. Şu an durumu düzeltebilecek tek kişiler o bilgeler ama...”
Prens açık konuşmuyordu. Onu huzursuz eden bir şeyler vardı ve bu onun gibi biri için alışılmadık bir durumdu.
“Onları sevmiyorum. Majesteleri onları yanına kabul ettikten sonra çok değişti.”
Küçük oda loştu, hem de çok loş.
İmparatorluk meclisinin tam altında, gizli bir yeraltı salonu.
Ve tam orada...
İmparatorluğun bilgeleri olarak bilinen sekiz kadın ve erkek karşılıklı oturuyordu.
“Astral güç gerçekmiş.”
“Astrallardan miras kalan efsaneler doğruymuş. Dünyayı yeniden inşa edecek yeni bir enerjiye kavuştuk.”
“Şu ana kadar her şey yolunda gitti. Asıl mesele şimdiki durum—”
“Bu gücün insanlarla bu kadar yüksek bir uyum sağlayıp onları ele geçireceğini tahmin edemezdik...”
Bu muazzam enerji, içinde bulundukları çağı devrim niteliğinde değiştirecek kadar güçlüydü. Ancak Sekiz Kadim Bilge, bu gücün insan bedenine yuva yapacağını öngörememişti.
“Plandan ne kadar da rahatsız edici bir sapma...”
“Evet. Pek çok ihtimali gözden geçirdik ama gerçeklik beklentilerimizi fersah fersah aştı.”
Astral gücün fışkırması bir yanardağ patlaması gibiydi. Ruhçuluk Festivali sırasında açığa çıkan devasa miktardaki enerji, bir lav gibi etrafındaki her şeyi acımasızca kavurmuştu. Majesteleri ve Veliaht Prens bile bu tufana kapılmaktan kurtulamamıştı.
Planları suya düşmüştü.
“Veliaht Prens hayatta kaldı.”
Astral güçler insanlığı evrimleştiriyordu.
Sekiz Kadim Bilge, bu güçlerin insanlara sığınacağını tahmin edememişti.
Fırtınalar koparabilen, bir binayı yutacak kadar ateş çağırabilen veya bir tankı dondurabilen güçler... Bu kadar büyük kudrete sahip bireylerin doğuşu, dünyanın güç dengesini altüst etmişti.
“Görünen o ki astral güçler birbirinden çok farklı.”
“Elimizde sadece küçük bir örneklem var. Muhtemelen varsayımlarımızı katbekat aşan güce sahip daha pek çok kişi ortaya çıkacak... Şimdi asıl mesele, onlarla ne yapacağımız.”
“Veliaht Prens.”
“O şeyi ele geçiren astral güç, muhtemelen gezegenin çekirdeğine en yakın olanıydı.”
Ve bu, planların içinde yoktu. Enerji patlamasıyla ortadan kaldırılması gereken Veliaht Prens, bunun yerine insanlığın ötesine geçmiş ve adeta yeniden doğmuştu.
“Veliaht Prens şüpheleniyor gibi.”
“Ama Sekiz Kadim Bilge’ye parmağını bile süremez. O canavarvari görünüşü yüzünden şato kulesindeki yerinden ayrılmayı hayal bile edemez hale geldi. Üstelik o daha bir çocuk.”
“İmparatorluk bizim ellerimizde.”
“Astral güç kirleticileri gelecekte mutlaka güç kazanacak. Onlar bunu yapmadan önce harekete geçmeliyiz. ‘Kirletici’ çok zayıf bir kelime. Şimdiden kulağa daha tehditkar gelen bir isim bulmalıyız.”
“...”
“...”
Odaya bir sessizlik çöktü.
Sekiz bilge, sessizce birbirlerini süzdüler.
“Cadı.”
“Karar verilmiştir. Astral güçlere sahip olanlara cadı ve büyücü diyeceğiz. İmparatorluk toprakları içinde başka hiçbir ismin kullanılmasına izin vermeyeceğiz.”
“Luclezeus, İmparatorluk dahilindeki büyücüler ve cadılar tarafından şimdiye kadar kaç suç işlendi?”
“On bir.”
“Hiç yeterli değil. Bu, dünyanın onlara bakışını değiştirmez.”
“O zaman sayıyı artıralım.”
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.