Kaç kez okudum, bilmiyorum.
Eskiden, köy çobanına sempati duyduğumu sanırdım.
“Adalet, aşk, sadakat… Aslında düşündüğünde hepsi değersiz.” Tamamen saçmalık.
Ne zaman böyle düşünsem, o cümle aklıma gelir.
“Biri ona güvendi. Biri ona güvendi.”
Bana göre bu cümle, şeytanın fısıltıları gibiydi. O sözlerin tatlı tınısına kulak verdikçe, kendini güvenin bir canavarına dönüştürürsün. Kalbinde hiçbir ihanete izin vermeyeceğine dair efsun okursun.
Kendi iğrenç doğanın farkına varman, onu umutsuzca örtbas etmeye çalışmana neden olur. Üzerini örttüğünde, başkaları bu cepheni gerçek benliğin sanır ve bu zamanla kanıksanır. Gerçekte kim olduğun haline gelir.
Eğer her şeyin bundan ibaret olduğundan şüphelenmeye başlarsan, bunun sonu gelmez. Kararı asla kendin veremezsin.
Bu yüzden, birilerinin bunu mutlaka fark edeceğini düşünerek beklemeye devam ettim. Ve bu süreçte, sonunda o kötücül ve acımasız krala sempati duymaya başladım.
İnsanlara güvenemeyeceğini söyleyen o krala.
Ama hikayenin sonu, herkesin bildiği gibiydi.
Ancak…
Peki, sonda gerçekten ne oldu?
Kral, insan kalplerine güvenilemeyeceğini söylemişti. Bahse girerim o kötücül ve acımasız kral, şimdi bile o sadakatin varlığına inanmıyordur. Deneyebilir, ama kendini tam olarak inandıramaz, hatta bu kadar açıkça önüne serilse bile ona güvenmezdi – zaten bu yüzden mi içlerine girip tekrar denemek, onları yok etmek istiyor?
Eğer şüphe ettiğin için yanağına bir tokat yersen, o zaman en çok kim hak eder tokatlanmayı?
Kitabı kapattım ve gözlerimi pencereden dışarı diktim.
Zaten, belirsiz güneş ufkun altına inmiş, ışığın son kalıntıları da kaybolmuştu.
Sadakat. Ya da belki, gerçek.
Bunun boş bir yanılsama olmadığını nasıl bu kadar emin söyleyebilirsin?
Gerçek diye bir şey var mıydı ki zaten?
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.